Beni dikkatlice dinle, diye devam etti ev arkadaşı. Ya kızın bana arabasını verir, ya da gider! Kendime saygı duyulmayan bir evde yaşamam! Peki nereye gidecek? Senin problemin değil! Artık büyüdü. Kendi ayakları üzerinde durma vakti geldi
Elif, anne evinin koridorunda dikilmiş, annesinin banyo kapısından neden arabasını vermesi gerektiğini anlatmasını dinliyordu.
Elif, biraz mantıklı düşün! Mehmet her gün işe gidiyor. Sen öğrencisin. Otobüsle gitmek bu kadar zor mu?
Genç kız duvara yaslandı ve gözlerini kapattı. Arabayı dedesi yirmi yaş hediyesi olarak vermişti. Eski ama onundu. Hayatındaki ilk araba. Dedesinin sözleri hâlâ kulaklarındaydı: “Kimseye bağımlı olmayasın diye. Nereye gideceğine kendin karar veresin diye.”
Anne, arabanın tapusu bende, dedi sakin bir sesle.
Ne önemi var? Aile değil miyiz? Annenin sesi tizleşti. Mehmet sana baba gibi oldu. Hatırlıyor musun, onuncu sınıfta matematikten nasıl çalıştırdı seni?
Elif hatırlıyordu. Her hatasında bağırdığını, anlamadığında kitapları masaya fırlattığını hatırlıyordu.
“Şapşalın teki! Tıpkı annen!” demişti.
Banyodan saç kurutma makinesinin hırıltısı geliyorduannesi bir yere hazırlanıyordu. Beş dakikaya çıkacak ve konuşma devam edecekti. Elif bunu istemiyordu.
Düşüneceğim, diyerek yalan söyledi ve odasına geçti.
Ama düşünecek bir şey yoktu. Arabasını vermeyecekti. Peki sonrası? Belirsizdi.
Elif, üniversitenin son sınıfındaydı. İngilizce dersleri vererek harçlığını çıkarıyordu. Parası azdı ama geçiniyordu.
Tabii, “hayat” denen şeyin her adımının eleştirildiği bir evde geçtiğini saymazsak.
Mehmet, ailelerine Elif on bir yaşındayken katılmıştı. Annesi iş yerinde tanışmıştı onunla. Uzun boylu, sakallı, kendinden emin ve çok konuşan biriydi.
Annesinin hoşuna gitmişti. Babası tam tersiydisessiz, düşünceli. Boşandıktan sonra başka bir şehre taşınmış, nadiren arardı.
Başta Mehmet çabaladı. Şekerler getirdi, okulunu sordu, hatta birkaç kez sinemaya götürdü. Elif o zamanlar, “Belki de kötü biri değil,” diye düşünmüştü. Ama uzun sürmedi.
Mehmet eve tamamen yerleşir yerleşmez her şey değişti. Emir vermeye başladı. Rica değil, öneri değildirekt emir. Sanki Elif evin kızı değil de hizmetçisiydi.
Çay yap. Etrafı topla. Ayaklarını sürüme. Kapıyı çarpma. Televizyonun sesini kıs.
Bu liste her gün uzuyordu.
Annesi ise annesi Mehmetin avukatına dönüşmüştü. Onun her dediğini savunuyor, her eleştirisini sahipleniyordu.
Elif, Mehmet işten yorgun geliyor. Biraz sessiz olamaz mısın?
Elif, o haklı. Müziği neden bu kadar açıyorsun?
Elif, başkalarını da düşün.
“Başkaları” Mehmet demekti. Çünkü Elif sınavlara çalışırken televizyonun sesini kısmalarını rica ettiğinde kimse umursamıyordu.
“Kütüphane değil burası,” diyordu Mehmet. “Sessizlik istiyorsan odana git.”
Elifin odası küçücüktü, eski bir kiler. Sadece bir yatak ve çalışma masası sığabiliyordu. Oraya sığındığında duvarlar üzerine geliyor, nefes almak zorlaşıyordu. Ama başka seçeneği yoktu.
Zamanla görünmez olmayı öğrendi. Mehmet uyurken ya da evde yokken geliyordu. Mutfakta kimse yokken yemek yiyordu. Aile sohbetlerine katılmıyordu.
Bu, araba meselesi başlayana kadar işe yaradı.
Ertesi sabah annesi kapısını çaldı.
Elif, uyandın mı? Konuşmamız lazım.
Elif yatağına oturdu. Annesinin üzerinde yeni, pahalı bir elbise vardı. Saçları özenle taranmıştı. Bir yere gidiyordu.
Dinliyorum.
Mehmet dün çok üzüldü. Arabayı hemen vereceğini sanmıştı.
Neden öyle düşündü?
Annesi yatağın kenarına oturdu, pencereden dışarı baktı.
Elif, anlıyorsun ya Mehmetle nikâh düşünüyoruz. Güzel bir düğün yapmak, misafir çağırmak istiyoruz. Ama para zor zamanlardayız.
Elif sessiz kaldı.
Mehmetin iş için arabaya ihtiyacı var. Yeni bir pozisyon aldı, sürekli seyahat gerekiyor. Otobüsle olmaz.
Kendi arabasını alsın.
Nereden? Annesinin sesi yükseldi, ama hemen kendini topladı. Elif, yabancı değiliz. Aile




