Küçükçekmece, İstanbul.
Şehrin en lüks emlaklarının yarısına sahip olan Demir Arslan, rengi solmuş, zamana meydan okuyan bir apartmanın önünde durdu.
Temizlikçisini işten atmaya gelmişti, çünkü o kadın, kendisine yaptığı yakınlaşma tekliflerini reddetmişti.
Fakat kapı açıldığında karşısında temizlikçisi Ayşe değil, üç küçük çocuk duruyordu. Çocuklar ona, ölümle yüz yüze gelmiş gibi bakıyorlardı.
“Lütfen beyefendi, annemizi almayın,” diye fısıldadı en küçükleri, titrek elleriyle Demir’in pantolonuna yapışarak.
Arkalarında, rutubet ve umutsuzluk kokan iki odalı dairede, Demir’in nefesini kesen bir manzara vardı.
Mermerleri 50.000 liraya temizleyen Ayşe, yerdeki ince bir yatakta yorgunluktan bitkin halde uyuyordu, üzerinde hâlâ temizlik kıyafetleri vardı. Etrafı, ödenmemiş faturalar ve karşılayamadığı ilaçlarla çevriliydi. Duvarda ise bir fotoğraf asılıydı: Ayşe, üniformalı bir askerleAfganistan’daki bir terör saldırısında şehit düşen kocasıydı bu.
Demir, zenginliğinin verdiği küstahlıkla baştan çıkarmaya çalıştığı kadının aslında bir şehit eşi olduğunu şimdi anlıyordu. Çocukların sahip olduğu tek şeyi, annelerini kaybetmek üzereydiler.
İstanbul, eylül güneşi altında parıldıyordu, ama bu ışık Demir’in Nişantaşı’ndaki dubleksinin camlarına vururken ona hiçbir şey ifade etmiyordu.
38 yaşında, babasından kalan mirası İstanbul’dan İzmir’e, Antalya’dan Ankara’ya uzanan bir emlak imparatorluğuna dönüştürmüştü. Tarihi konaklar lüks otellere, eski mahalleler gözde semtlere dönüşmüştü. İnsanlar yerlerinden edilmiş, “ilerleme” denen şeyin yüzü, Demir’in yüzü olmuştu.
Başarıyı metrekareyle, insanların değerini ise ne kadar işe yaradıklarıyla ölçen bir adamdı.
Eşi Selin’le olan evliliği, romantizm maskesi takmış bir iş anlaşmasıydı. Selin, soyadını ve bağlantılarını getirmiş, Demir ise parayı ve hırsı. Boşanmaları da aynı şekilde hesaplı olmuştu.
Ayşe Altun, altı ay önce hayatına girmişti. Bir temizlik şirketinden haftada üç gün dubleksini temizlemek için tutulmuştu. 32 yaşında, sıkıca toplanmış siyah saçları, ona diğer çalışanlar gibi boyun eğmeyen keskin kahverengi gözleri vardı.
Onda Demir’i hem sinirlendiren hem de büyüleyen bir şey vardı. Belki de 100.000 liralık parkelerini bir cami temizler gibi özenle silmesiydi ya da servetine hiç aldırmıyor gibi duruşu.
İlgisi yavaş yavaş bir takıntıya dönüşmüştü. Demir, istediğini hemen elde edememeye alışkın değildi. Küçük jestlerle başlamıştıpahalı hediyeler bırakıyor, gitgide daha açık iltifatlar ediyor, “fazla mesai” diyerek onu akşam yemeklerine davet ediyordu.
Ayşe hepsini kibarca reddetmişti, bu da onu deli ediyordu.
Sonunda bir gece sınırı aşmıştı. Ayşe’i mermer banyoda diz çöküp temizlik yaparken görmüş, o pozisyonda onu görünce içindeki canavar uyanmıştı. Omzuna dokunmuş, onu ayağa kaldırıp duvara yaslamıştı.
Ağzından çıkan sözler açık, kaba, bir temizlikçinin reddedemeyeceği türden bir teklifti.
Ama Ayşe reddetti.
Daha da kötüsü, ona yıllardır kimsenin gösteremediği bir tiksintiyle bakmış ve “Açlıktan ölmeyi tercih ederim,” demişti. Sonra oradan gitmiş, Demir’i öfkeyle baş başa bırakmıştı.
Kimse Demir Arslan’ı reddedemezdi.
Kimse.
Bütün gece 10.000 liralık viskisini içmiş ve intikam planları yapmıştı. Sadece onu işten atmakla kalmayacak, İstanbul’da kimsenin ona iş vermemesini sağlayacak, onu dilenmeye mahkûm edecekti. Sonra, yeterince çaresiz kaldığında, teklifini yineleyecek ve Ayşe kabul edecektiçünkü açlık herkesi boyun eğdirirdi.
Personel dosyasındaki adres onu Küçükçekmece’ye götürdü. Demir için bu semt, sadece gelecekteki projelerinde “yenilenmesi gereken bir bölge”ydi. 60’lardan kalma apartmanlar, dökülen boyalı duvarlar, yoksulluk kokan sokaklar.
Bentley’ini park ettikeşke bunu yapmasaydıve idrar ve umutsuzluk kokan merdivenlerden çıktı.
Dördüncü kat, daire 23. Kapı, bir zamanlar neşeli olan soluk yeşil bir renge bürünmüştü.
Alışkın olduğu gibi sertçe kapıyı çaldı.
Ama açan Ayşe değildi.
Üç çocuk, zayıf yüzlerine orantısız büyüklükte gözlerle ona bakıyordu. En büyükleri, belki 12 yaşındaydı, koruyucu bir tavırla küçüklerinin omuzlarını tutuyordu. Sekiz yaşında bir oğlan ve beş yaşında bir kız.
Temiz ama yamalı kıyafetler giyiyorlardı. Bakışlarında Demir’in tanıdığı bir şey vardı, ama hemen adını koyamadı.
Lüks tatil köyleri yapmak için boşalttığı köylerdeki çocuklar da ona böyle bakmıştı.
Korku.
Saf, damıtılmış korku. Yetişkinlerin dünyasının bir anda her şeyi yok edebileceğini bilenlerin korkusuydu bu.
En küçük kız konuşan ilk oldu.
Sesi o kadar naifti ki, Demir’in yılların acımasız iş dünyasında ördüğü zırhı delip geçti.
Minik elleri bacağına yapışmış, onu durdurabileceklerini sanıyorlard




