Bu Cuma akşamı, Ayşegül işten dönerken, bu günün her şeyi değiştireceğini hayal bile edemezdi. İstanbul’daki evlerinin kapısını açıp her zamanki gibi seslendi:
“Sevgilim, geldim!”
Sessizlik. Evde tuhaf bir sessizlik hakimdi.
“Garip… Normalde şimdiye kadar gelmiş olurdu,” diye düşündü ve yatak odasına doğru yürüdü.
Kapıyı açınca donup kaldı. Kocası, Emre, telaşla bavulunu topluyordu.
“Emre… Ne yapıyorsun?” diye fısıldadı, yüreği sıkışarak.
“Gidiyorum,” diye soğuk bir cevap verdi, ona bile bakmadan.
“Gidiyor musun? Neden? Ne oldu?”
“Bütün bunlar senin baban yüzünden,” diye öfkeyle söyledi.
“Babam? Bunun onunla ne alakası var?”
Ayşegül hiçbir şey anlamıyordune dediğini ne de bu durumu. Yine de gözlerinin önünde, aşk ve sabırla beslediği evlilik hayatı yıkılıyordu.
Ayşegül yirmi sekiz yaşındayken tanışmışlardı. Sekiz yaş büyük olan Emre, kendinden emin, karizmatik ve tecrübeliydi. O zamanlar, hayatını birleştireceği adamı bulduğunu sanmıştı. Ailesi, arkadaşları, herkes ona artık evlenme zamanının gelmiş olduğunu, biyolojik saatinin işlediğini söylüyordu. Bu yüzden her tanıştığı erkeği potansiyel eş olarak görüyor, bu da onları kaçırıyordu.
Ama Emre farklıydı. Bir İstanbul kafesinde bir iş arkadaşı sayesinde karşılaşmışlardı ve aralarında hemen bir bağ oluşmuştu. İlgili, nazik biriydi. Ayşegülün Beşiktaşta kendi dairesi, yeni bir araba, iyi maaşlı bir devlet memuriyeti ve girişimci bir babası olduğunu öğrenince daha da şefkatli ve özenli davranmaya başlamıştı.
Bir yıl sonra, babasının tamamen finanse ettiği görkemli bir düğünle evlendiler. Emre hiç itiraz etmedi. Aksine, kayınpederinin iş yerlerinden birinde bir pozisyonu hevesle kabul etti.
Evliliklerinin ilk zamanları masal gibiydi: yurtdışı gezileri, mum ışığında akşam yemekleri, hediyeler. Ama bir ayrıntı her şeyi bozuyordu: Emre asla tek kuruş harcamıyordu. Her şeyi Ayşegül ödüyordu. Başta umursamadı. Sonra sormaya başladı. En sonunda yalvarmaya.
“Neden bütün yükü ben taşıyorum?” diye en yakın arkadaşına dert yanıyordu. “Ben de şımartılmak, korunmak istiyorum.”
Ama Emre gülüp geçiyordu:
“Boşver, canım. Her şey yolunda. Küçük şeyleri kafana takma.”
İşte de minimum çabayı gösteriyor, telefonuna gömülüyor ve kazandığı parayı gizlice kendi hesabına yatırıyordu. Ayşegül hiçbir şeyden şüphelenmiyordu.
Sonra ciddi şekilde hastalandı. Bir ay hastanede yattı ve Emre nadiren ziyaretine gelirken, ailesi her gün yanındaydı. Taburcu olduğunda şok oldu: ev perişan haldeydi.
“Temizlik bile yapmamışsın?” diye haykırdı.
“Niye yapayım? Bu kadın işi, değil mi?” diye omuz silkti.
“Ama hastanedeydim, Emre! Yine her şeyi ben mi temizleyeceğim?”
“Eh, artık geldin ya. Kendin yap işte.”
Bitkin düşmüş bir şekilde temizlik şirketi çağırdı. Doktorlar ona iyileşmenin en az bir yıl süreceğini söylemişlerdi. Hamilelik? Şimdilik imkansızdı.
Bir yıl sonra, doktorlar nihayet “geçmiş olsun” deyince, heyecanla Emreye anlattı:
“İnanabiliyor musun? Deneyebiliriz… Artık bir bebek sahibi olabiliriz!”
“Öyle mi… Şimdi değil, meşgulüm,” diye homurdandı, Ayşegülün parasıyla aldığı PlayStationıyla oynarken.
Haftalar geçti. Ondan kaçtı. Sonra bir gün patladı:
“Bak Ayşegül… Ben gidiyorum. Ve seninle çocuk yapmak ilgimi çekmiyor.”
“Ne?!”
“Seni sevmiyorum. Hiç sevmedim zaten. Sadece işime geliyordun. Ev, araba, para. Şimdi bıktım. Artık hiçbir işe yaramıyorsun.”
“Emre, sen… bunu yapamazsın. Yaşadıklarımı, beklediklerimi gördün…”
“Senin dertlerin, benim değil. Canım ne isterse onu yaparım.”
Bavulunu kapattı, konsolunu içine tıkıştırdı ve gitti.
Ayşegül günlerce kendini kaybetmiş halde, yemeden içmeden, uyumadan öylece kaldı. Üç gün sonra, endişelenen ailesi onu almak için geldi. Bu halini görünce babasının öfkesi patladı.
Onu Bodrumdaki yazlıklarına götürdüler. Emre o akşam işten atıldı ve kayınpederinin bağlantıları sayesinde banka hesabı iptal edildi. Bütün birikimiuçup gitti.
Emre beş parasız, işsiz ve evsiz kaldı. Zar zor bir öğrenci evine yetecek kadar parası vardı. Ve ne yapacağına dair hiçbir fikri yoktu.
Birkaç ay sonra, Ayşegül yeni bir iş buldu. İşte orada, Muratla tanıştı. Artık genç sayılmazdı ama dürüst, sakin ve ona hep saygılı ve nazik davrandı.
Altı ay sonra, küçük bir mucize gerçekleşti: hamilelik testinde iki pembe çizgi. Gözyaşları, kahkahalar, ailesine haber verme… Ve o gün “yeter” deme cesaretini gösterdiği için duyduğu büyük gurur…




