Adam eve döndü ve ne ayakkabılarını çıkardı ne de üstünü değiştirdi, doğruca:
“Gülnur! Ciddi bir konuşma yapmamız lazım…” dedi.
Bir nefeste, hiç tereddüt etmeden, zaten iri olan gözlerini daha da açarak devam etti:
“Aşık oldum!”
“İşte geldi,” diye düşündü Gülnur içinden, “orta yaş krizi kapımızı çaldı. Hoş geldin…” Yalnızca kocasına, yıllardır (beş mi, altı mı, belki sekiz?) yapmadığı bir dikkatle baktı.
Derler ya, ölümden önce bütün hayat gözlerinin önünden geçer diye… İşte Gülnurun da kocasıyla geçirdiği bütün yıllar bir anda zihninde canlandı. Tanışmaları sıcaktı internet üzerinden. Gülnur kendine üç yaş eklemiş, gelecekteki kocası da boyuna üç santim. Böylece, her ne kadar zor olsa da, bir şekilde birbirlerinin aradığı ölçütlere uyup buluşmuşlardı.
Gülnur artık kimin ilk mesaj attığını hatırlamıyordu ama kocasının yazdığı mesajın kaba olmadığını, hafif bir özeleştiriyle süslendiğini ve bunun hoşuna gittiğini biliyordu. Otuz üç yaşına gelmiş, “erkek pazarındaki” şansını tartan Gülnur, durumunu soğukkanlılıkla değerlendirip son sıralarda olmasa da sondan bir önceki sırada olduğuna ikna olmuştu. İlk buluşmada fazla havaya girmek yerine şaşkınlık yaratmak için pembe gözlük takmış, şık iç çamaşırı giymiş, el çantasına ev yapımı kurabiyeler ve Sabahattin Alinin bir kitabını koymuştu.
İlk buluşmaları şaşırtıcı derecede rahat geçti (doğru kıyafet işte buydu!), ilişkileri coşkulu ve hızlı ilerledi. Beraberken keyif aldıkları için, düzenli görüşmelerin ve artık torun umudunu kaybetmiş ebeveynlerin baskısıyla, gelecekteki kocası altı ay sonra Gülnura evlenme teklif etti. Aileleri hızla tanıştırdılar, genç çift dar bir aile çevresiyle nikâh istiyordu bu fikir ebeveynler tarafından hiç sorgulanmadan kabul edildi. Korkularından ötürü, en yakın boş günde evlenmeye karar verdiler.
Gülnura göre iyi gidiyorlardı. Ailede tropikal bir iklim hâkimdi aşkın şiddetli sağanakları olmasa da, huzurlu ve saygılı bir ortam… Mutluluk bu değil miydi? Kocası, tipik bir erkek olarak, basit ve istikrarlıydı. “Duygusal-romantik, altın ellerine rağmen beceriksiz dede” imajını evlilikten birkaç hafta sonra çıkarıp atmış, yerine rahat ev kıyafetleri gibi sade, çalışkan ve özenli biri olmuştu.
Gülnur ise, kadın olmanın verdiği zarafetle, “görünmez-dinleyen-seksi ev hanımı-entellektüel” imajından yavaş yavaş kurtuldu. Hamilelik bu süreci hızlandırdı ve bir yıl sonra o da rahat bir sabahlık giyip rahat bir nefes aldı.
İmajlarından vazgeçmelerine rağmen ilişkilerindeki denge bozulmamıştı, bu da Gülnurun doğru karar verdiğine dair inancını pekiştirdi. Ev işleri ve peş peşe doğan iki çocuk, bazen aile gemisini sallasa da gemi batmadı, fırtına dindiğinde yeniden sakin sulara açıldılar. Mutlu dedeler torunlarına ellerinden geleni yaptı, işte yavaş ama emin adımlarla yükseldiler, seyahat ettiler, hobilerine ve tabii birbirlerine zaman ayırdılar istatistiklerin biraz üzerinde bir hayat sürdüler.
İşte on iki yıllık evlilikleri boyunca kocası asla bir aldatma veya en ufak bir flörtle bile suçlanmamıştı. Gülnur kıskanç biri olmadığı için kocası böyle bir şey yapsa bile bunu saklamazdı. Kocasını flört ederken hayal etti ve içinden gülümsedi zihnindeki görüntü komikti. Çünkü kocası, ilk zamanlarda yaptığı birkaç başarısız iltifat denemesinden sonra bunun ona göre olmadığını anlamış ve taktik değiştirip sessizce övmeye başlamıştı. Belki de ultrasonik seslerle? Gülnur bunu duyamıyordu ama gözlerini baykuş gibi açarak sevgisini belli ediyordu.
Ortak hayatları boyunca Gülnur, kocasının gözlerinin açıklığından duygularını okumayı öğrenmişti: Vahşi bir hayranlık, memnun bir onay, ani bir şaşkınlık, ani bir kafa karışıklığı, derin bir anlayışsızlık ve tam bir öfke. Şimdi de kocasının bir fareye nasıl iltifat ettiğini hayal ediyordu, gözleri gittikçe daha da açılarak…
Gülnurun boğazı kurudu. Hafifçe gülümseyerek sordu:
“Peki, bu farenin adı ne?”
Kocasının gözleri neredeyse alnına çıkacaktı. Huzursuzca kıpırdanarak, kekeledi:
“Ne? Nasıl… Nasıl anladın fare olduğunu?! Hayır, sen… Anlıyor musun, görür görmez ona âşık oldum… Bak ne kadar harika, ne kadar yumuşacık, ne kadar güzel… Sana ne kadar benziyor…”
Cebinden küçük, gri-kahverengi, pembe kulaklı, pembe burunlu ve siyah boncuk gözlü bir fare çıkardı.
Gülnur daha fazlasını duymadı. Kocasına, yeni arkadaşına ve birbirlerine sarılışlarına baktı. Ve ona bu kadar benzeyen bir fareye âşık olduğu için sonsuz mutluydu…




