Oğlum bir karmaşa; gelini de onun aynası. Bu düzensizlik içinde yaşamaktan yoruldum.
Oğlum tam bir felakete dönüştü; gelini de onun yansıması. Bu kaosun içinde yaşamaktan bitap düştüm.
Bunu yüksek sesle söyleyeceğimi hiç düşünmezdim, ama artık dayanamıyorum. Kirli tabaklardan, haftalardır süpürülmemiş yerlerden, bayat yemek kokusundan ve kendi evimde değil de sorumsuz ev arkadaşlarıyla yaşıyormuşum gibi hissetmekten bıktım. Ve bütün bunlar, kendi oğlum ve onun “aşkı” yüzünden. İki aydır burada tatildeymiş gibi yaşıyorlar.
Emir yirmi yaşında. Uzaktan eğitim alıyor, askerliğini yeni bitirdi ve hemen iş buldu. Teoride bağımsız bir yetişkin, masraflara katkı sağlıyor, boş durmuyor. Onunla gurur duyuyordum. Ta ki o lanet konuşmaya kadar.
*”Anne,”* dedi bir gün, *”Leyla’nın evde durumu zor. Ailesi kavga ediyor, eşyalar fırlatıyor, huzur içinde ders çalışamıyor. Bir süreliğine burada kalabilir mi? Sorun çıkarmayacağız.”*
İçim acıdı. Leyla’yı daha önce görmüştüm; ürkek, kibar, gözleri yerde, sesi kısık. Nasıl hayır diyebilirdim? Üstelik Emir’in odası vardı, yer vardı. Ama bana neyin geleceğini tahmin edemezdim.
İlk haftalar biraz çaba gösterdiler: bulaşıklar toplandı, yerler süpürüldü, gürültü yoktu. Hatta bir temizlik planı bile yaptık: Cumartesi onlar, Çarşamba ben. Belki olgunlaşmışlardı diye düşündüm. Ama üç hafta sonra her şey altüst oldu.
Kirli tabaklar bulaşıkta günlerce birikti, saçlar ve atıştırmalık paketleri yerlere saçıldı. Banyo? Şampuan lekeleri, saçlar lavaboda, sabun kalıntıları. Odaları mağara gibiydi: yerlere atılmış kıyafetler, masada kırıntılar, toplanmamış yatak. Leyla, yüzünde maske, elinde telefon, evimde değil de bir spa salonundaymış gibi geziyordu.
Konuşmaya çalıştım, rica ettim, hatırlattım. Hep aynı cevap: *”Vaktimiz olmadı, sonra yaparız.”* Ama o “sonra” asla gelmedi. Onlara sessizce, sitem etmeden paspası ve temizlik malzemelerini bizzat verdim. O bile işe yaramadı. Bir gün masanın üstüne yemek döktüler, temizlemeden gittiler. Yine ben topladım.
Odalarına girdiğimde o manzarayı görünce daha fazla sessiz kalamadım:
*”Böyle yaşamak sizi rahatsız etmiyor mu?”*
Emir gözünü bile kırpmadan cevap verdi:
*”Dahiler kaosu yönetir.”*
Ama ben o kaosun içinde dahiler görmüyorum. Sadece annelerinin hizmetçisi olmasından memnun, domuz gibi yaşayan iki yetişkin.
Emir masraflara katkı sözü verdi. Gerçekte sadece faturaları ödüyor. Alışverişi haftada bir yapıyor, ama sushi, pizza siparişleri neredeyse her gün. Bana da ikram ediyorlar, ama bu beni teselli etmiyor. Buzdolabı hâlâ bomboş. O parayla tüm aileyi doyurabilirdik.
Leyla çalışmıyor, öğrenci. Burs alıyor, ama yemeğe ya da temizliğe tek kuruş harcamadı. Parasını saçma sapan şeylere harcıyor. Masrafları biraz düzenlemeyi önerdiğimde, omuz silkti, alınmış gibiydi.
Emir’i tek başıma büyüttüm. Babası daha doğmadan gitmişti. Ailem yardım etti, iki kat çalıştım, biriktirdim, her şeyi onun için yaptım. Hiçbir şeyi yüzüne vurmadım. Şimdi de başlamak istemiyorum. Ama evimin bir ahıra dönmesine daha fazla katlanamıyorum.
Sakin konuştum. Bir, iki, üç kez… Artık anlaşıldı ki değişmeyecekler. Beni, onların “hoşgördüğü” bir ihtiyar sanıyorlar.
İki ay dayandım. Ama yeter. Açıkça söyleyeceğim: Ya toparlanırlar, ya da bir öğrenci evine taşınırlar. Belki orada, başkasının emeğine ve alanına saygı duymayı öğrenirler.
Çünkü onların hizmetçisi olmaktan bıktım. Sakin, stressiz, tavanına kadar bulaşık olmayan, mutfakta çorapların yerlere atılmadığı bir hayat istiyorum.
Ya siz? Ne yapardınız? Oğlumla kavga etmeyi göze almalı mıyım? Yoksa bu felakete, kendi emeğimle kurduğum evimde göz yummaya devam mı etmeliyim?
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



