“Amca, lütfen küçük kardeşimi al… Çok uzun zamandır bir şey yemedi,” diye fısıldadı çocuk, birden dönüp şaşkınlıkla durdu.
“Amca, lütfen… Kardeşimi alın. O çok aç…”
Bu sessiz, umutsuzluk dolu ses, sokak gürültüsünün arasından sıyrılıp Cemal’i yakaladı. Acele ediyordudaha doğrusu, peşinde görünmez bir düşman varmış gibi koşuyordu. Zaman daralıyordu; milyonlarca liralık bir anlaşma, bugün yapılacak toplantıya bağlıydı. Eşi Ayşe’yi kaybettikten sonraonun ışığını, dayanağınıiş, hayatındaki tek anlam olmuştu.
Ama bu ses…
Cemal geri döndü.
Karşısında yedi yaşlarında bir çocuk duruyordu. Zayıf, dağınık, gözleri yaşlı. Kollarında küçük bir yumak, içinden minicik bir yüz gözüküyordu. Kız çocuğu, eski bir battaniyeye sarılı, hafifçe ağlıyordu. Çocuk ona öyle sıkı sarılmıştı ki, sanki dünyadaki tek koruyucusu oymuş gibi.
Cemal tereddüt etti. Zamanı yoktu, gitmeliydi. Ama çocuğun bakışındaki bir şeyya da o basit “lütfen”ruhunun derinlerine dokunmuştu.
“Annen nerede?” diye sordu yumuşakça, çömelerek.
“Geri geleceğini söyledi… ama iki gündür yok,” dedi çocuk, sesi titriyordu. “Burada bekliyorum, belki gelir.”
Adı Emre’ydi. Kardeşininki ise Zeynep. Tamamen yalnızdılar. Not yok, açıklama yoksadece, yedi yaşındaki bir çocuğun boğulurken sarıldığı bir umut.
Cemal yemek almayı, polisi aramayı, sosyal hizmetleri haberdar etmeyi teklif etti. Ama “polis” kelimesini duyunca Emre irkildi ve acıyla fısıldadı:
“Lütfen bizi götürmesinler. Zeynep’i alırlar…”
O an Cemal anladı: Artık sadece gidemezdi.
Yakındaki bir pastanede Emre açgözlüce yedi, Cemal ise eczaneden aldığı mama ile Zeynep’i besledi. İçinde uzun süredir unuttuğu bir şey uyanıyordubuz gibi kabuğun altında saklı kalmış bir şey.
Asistanını aradı:
“Bugünkü ve yarınki tüm toplantıları iptal et.”
Bir süre sonra polisler geldiDemir ve Nazlı. Rutin sorular, standart prosedürler. Emre, Cemal’in elini sıkıca tuttu:
“Bizi yuva




