O gün, yıllardır kapımda görmediğim bir kadın çıkageldi

O gün, yıllardır kapımda görmediğim bir kadın belirdi. Tamara Hanım. Bizim burada, gözden ırak olduğunda ona “paşa kadın” derlerdi. Asker kocasından dolayı değil, haşmetli duruşundan, jilet keskinliğindeki bakışlarından ve tüm köyümüzü üç kez çevreleyecek kadar büyük olan gururundan. Her zaman dimdik yürür, çenesini yukarı kaldırırdı; sanki köyümüzün çamuruna değil de sarayların parkelerine basıyormuş gibi. Kimseyle de fazla samimi olmazdı, omuz üstünden bir selam verir, işte o kadar.

Şimdi ise sağlık ocağımın eşiğinde öylece duruyor. Kendinden geçmiş gibi. Alışkanlıkla sırtı hâlâ dik, ama gözlerinde korkunç bir yalnızlık var. Renkli yazmasını kaşlarının üstüne kadar çekmiş, saklanmak istiyormuş gibi. Eşikte bekliyor, içeri girmeye cesaret edemiyor.

“Buyur Tamara Hanım,” dedim tatlı bir sesle. “Ne diye kapıda üşüyorsun? Aspirin için gelmediğiniz belli.”

İçeri girdi, sobanın yanındaki tabureye oturdu, ellerini dizlerinin üstüne koydu. Elleri hep bakımlıydı, ama şimdi derisi kurumuş, çatlamış, parmakları ince ince titriyordu. Sustu. Ben de acele etmeyip ona kendi demlediğim nane ve ıhlamur çayından doldurdum. Masanın üstüne koydum.

“İç,” dedim. “Ruhunu ısıtırsın.”

Bardağı aldı, gözlerinde yaşlar parladı. Akmadı, gururu engelledi, ama kuyu suyu gibi durdu içinde.

“Tamamen yalnızım, Emine Abla,” nihayet içini çekti ve sesi kırık, tanınmaz hâldeydi. “Gücüm kalmadı. Geçen gün elimi incittim, kırılmadı şükür, ama ağrıyor, lanet olasıca. Ne odun taşıyabiliyorum ne su. Sırtım öyle ağrıyor ki nefes alamıyorum.”

Şikâyeti, baharın bulanık ve acı suları gibi akmaya başladı. Ben dinliyor, başımı sallıyordum, ama gözümün önüne beş yıl öncesi geliyordu. Onun köydeki en düzenli evinde yankılanan kahkahaları hatırladım. Tek oğlu, güzel yüzlü, çalışkan İsmail, kendine bir gelin almıştı. Ayşeyi.

Kızcağız, saf bir melekti. İsmail onu şehirden getirmişti. Gözleri berrak, güven doluydu. Sarı saçları kalın bir örgüyle bağlanmıştı. İnce elleri her işe alışıktı. İsmailin ona vurulduğu anlaşılıyordu. Ama Tamaranın ondan hoşlanmadığını köyde kimse anlayamadı.

Hoşlanmadı, işte o kadar. İlk günden itibaren Tamara onu yerin dibine soktu. Yanlış oturuyor, yanlış bakıyordu. Çorbası, görünüşe göre, yeterince kırmızı değildi, yerler yeterince temiz değildi. Hoşaf yapardı, “şekeri israf ediyor, savurgan” diye azarlardı. Bahçeyi çapalardı, “çorba için gerekli ısırganları kökünden sökmüş, beceriksiz” derdi.

İsmail başta savundu, ama sonra yılgınlığa kapıldı. O hep annesinin koruması altında büyümüştü. İkisi arasında, rüzgârda sallanan kavak yaprağı gibi gidip geliyordu. Ayşe ise sessizdi. Sadece her geçen gün eriyor, soluyordu. Bir gün onu kuyunun başında gördüm, gözleri doluydu.

“Neden katlanıyorsun, kızım?” diye sordum.

Acı bir gülümsemeyle cevap verdi:
“Nereye gideyim, Emine Teyze? Onu seviyorum. Belki bana alışır, merhamet eder”

Merhamet etmedi. Son damla, Tamaranın annesinden kalma eski bir işlemeli örtü oldu. Ayşe dikkatsizce yıkayınca, motifler biraz soldu. Ah, o günkü kavga Tüm sokak duydu.

O gece Ayşe sessizce evden ayrıldı. Sabah olunca İsmail deliye döndü, onu aradı. Sonra annesine gitti, gözleri kuru, bakışları korkunçtu.

“Bu senin eserin, anne,” dedi tek kelimeyle. “Mutluluğumu mahvettin.”

O da gitti. Söylentilere göre, şehirde Ayşeyi bulmuş, evlenmişler, bir kızları olmuştu. Ama anneye bir daha uğramadı. Ne bir haber, ne bir telefon. Sanki kökünden kesilmişti.

Tamara başta böbürlendi. “İyi oldu,” dedi komşulara. “Öyle gelin bana lazım değil, oğlum da oğul değilmiş demek ki, anasını bir etek uğruna satan.” Ama kendisi bir anda yaşlandı, çöktü. Tertemiz, ameliyathane gibi evinde yapayalnız kaldı. Şimdi önümde oturuyor, paşalığı, bütün o haşmeti, soğanın kabuğu gibi soyulup gitmişti. Geriye sadece yaşlı, hasta, yalnız bir kadın kalmıştı. Bumerang kötü niyetle fırlatılmaz, sadece bir daire çizip geri döner.

“Kimsenin umurunda değilim artık, Emine Abla,” fısıldadı, yanağından ilk yaş süzüldü. “İp atsam kimse engel olmaz.”

“Böyle laflar etme, Tamara Hanım,” sertçe cevap verdim, içim acıyla doldu. “Hayat yaşamak için verilmiştir, yok etmek için değil. Gel şu sırtına bir iğne yapayım, ağrısı geçsin. Sonrasını görürüz.”

İğneyi yaptım, kokulu bir merhemle sırtını ovdum. Biraz canlandı sanki, omuzlarını dikleştirdi.

“Sağ ol, Emine Abla,” dedi. “Birinden iyilik göreceğimi hiç düşünmezdim.”

Gitti, ama yüreğimde bir taş kaldı. Tedavi edebilirim, ama bazı hastalıkların ne hapı ne iğnesi vardır. Bu hastalığın adı yalnızlıktır. Ve tek ilacı başka bir insandır.

Birkaç gün düşündüm, içim daraldı. Sonra, tanıdıklar aracılığıyla İsmailin telefonunu buldum. Numarayı çevir

Rate article
Lifequest
O gün, yıllardır kapımda görmediğim bir kadın çıkageldi