“Evini temizleyebilirim, karşılığında bir tabak yemek alabilir miyim?” dedi, ama milyoner onu görünce donup kaldı.
Yağmur, İstanbul’un lüks köşklerinden birinin cam tavanına şiddetle vuruyordu. İçeride, Cem Demir, elinde bir fincan Türk kahvesiyle şömine başında duruyor, alevlerin dansını izliyordu. Sessizliğe alışkındı; bu görkemli evde bile gerçek anlamda insanlarla çevrili değildi. Başarı ona servet getirmişti, ama huzur getirmemişti.
Aniden, kapıda keskin bir vuruş sesi duyuldu.
Cem kaşlarını çattı. Kimseyi beklemiyordu: personel izindeydi ve ziyaretçiler nadiren gelirdi. Kahvesini bırakıp kapıya yöneldi. Kapı açıldığında, eşikte sırılsıklam olmuş bir kadın duruyordu, kucağında henüz iki yaşında küçük bir kız çocuğu vardı. Giysileri yıpranmış, gözleri yorgunluktan çökmüştü. Çocuk, sessizce annesinin kazağına yapışmış, etrafı meraklı gözlerle inceliyordu.
“Rahatsız ettiğim için özür dilerim,” dedi korkak bir sesle. “İki gündür yemek yiyemedim. Evinizi temizleyebilirim sadece bana ve kızıma bir tabak yemek karşılığında.”
Cem donakaldı.
Kalbi durmuş gibiydiacıma duygusundan değil, şaşkınlıktan.
“Elif?” diye mırıldandı.
Kadın başını kaldırdı, şaşkınlıkla ağzı hafifçe aralandı.
“Cem?”
Zaman anında geri sarılmış gibiydi.
Yedi yıl önce ortadan kaybolmuştu: ne bir kelime, ne bir veda. Sadece hayatından çıkıp gitmişti.
Cem geri çekildi, şok içindeydi. Elif Yılmaz’ı son gördüğünde, kırmızı bir yaz elbisesi giymiş, çıplak ayaklarıyla bahçede gülüyordu, sanki dünya ona zarar veremezmiş gibi.
Şimdiyse paçavralar içinde karşısında duruyordu.
Göğsü sıkıştı. “Neredeydin?”
“Birleşmek için gelmedim,” dedi kırık bir sesle. “Sadece yemek yemeye ihtiyacım var. Lütfen hemen gideceğim.”
Gözlerini küçük kıza çevirdi: sarı bukleler, mavi gözler annesininkiler gibi.
Sesi titredi: “O benim mi?”
Elif cevap vermedi, sadece başını çevirdi.
Cem adım attı: “İçeri gelin.”
Evin sıcaklığı onları sarıp sarmaladı. Titreyerek, Elif cilalı mermerlere birkaç damla su bıraktı, Cem, şef aşçıya yemek hazırlamasını söylerken.
“Hâlâ personelin var mı?” diye sessizce sordu.
“Tabii,” dedi biraz sertçe. “Her şeyim var cevaplar hariç.”
Küçük kız, masadaki çilek tabağına uzandı ve usulca fısıldadı: “Teşekkür ederim.”
Cem hafifçe gülümsedi: “Adın ne?”
“Leyla,” dedi Elif.
Bu isim ona çarpmıştı. Leyla. Bir zamanlar her şey yolundayken, gelecekteki kızlarına vermeyi planladıkları isimdi.
Cem yavaşça oturdu. “Anlat. Neden gittin?”
Elif tereddüt etti, sonra karşısına oturdu, Leyla’yı kucağında tutuyordu.
“Hamile olduğumu öğrendiğimde, şirketin borsaya çıkma haftasıydı. Günde yirmi saat çalışıyordun. Sana yük olmak istemedim.”
“Bu kararı vermek bana düşerdi,” dedi acı bir tonla.
“Biliyorum,” diye devam etti. “Ama sonra kanser olduğumu öğrendim.”
Cem’in kalbi sıkıştı.
“İkinci evreydi. Doktorlar hayatta kalıp kalamayacağımdan emin değildi. Beni ölümle burun buruna bırakıp şirketinle arasında seçim yapmanı istemedim. Bu yüzden gittim Doğumu tek başıma yaptım, kemoterapiyi tek başıma aldım. Ve hayatta kaldım.”
Cem, öfke ve hüzünle paramparça olmuş halde, sessiz kaldı.
“Bana bu kadar inancın mı yoktu?” diye sonunda sordu.
Elif’in gözlerinden yaşlar süzüldü: “Hayatta kalacağıma bile inanmıyordum.”
Leyla, annesinin kazağını çekiştirdi: “Anne, uyumak istiyorum.”
Cem eğildi: “Sıcak bir yatakta dinlenmek ister misin?”
Küçük kız başını salladı. Sonra Elif’e döndü: “Bu gece burada kalacaksınız. Misafir odasını hazırlatacağım.”
“Kalamam” diye başladı.
“Kalmak zorundasın,” diye kesin bir sesle sözünü kesti. “Sen sıradan biri değilsin, çocuğumun annesisin.”
Elif donakaldı: “Onun senin kızın olduğunu mu düşünüyorsun?”
Cem dik durdu: “Bunu anlamak için teste ihtiyacım yok. Şuna bir bak: o benim.”
O gece, Leyla’yı yatırdıktan sonra, Cem balkonda ayakta durmuş, fırtınayla yıkanan gökyüzünü izliyordu. Elif yanına geldi, hizmetçilerden birinden ödünç aldığı sabahlığa sarınmıştı.
“Hayatını mahvetmek istemedim,” diye itiraf etti.
“Mahvetmedin,” dedi. “Sadece hayatımdan çıkıp gittin.”
Sessizlik oldu.
“Bir şey istemek için gelmedim,” dedi Elif. “Sadece çaresizdim.”
Cem başını ona çevirdi: “Hayatımda sevdiğim tek kadın sendin. Ve sen, senin için savaşma hakkımı elimden aldın.”
Elif’in gözlerinden yaşlar aktı: “Hâlâ seni seviyorum benden nefret etsen bile.”
Cevap vermedi. Pencereden içeri baktı, güvenle uyuyan Leyla’yı gördü.
Sonunda: “Kal. En azından ne yapacağımıza karar verene kadar.”
Ertesi sabah, güneş gri bulutların arasından süzülerek Cem’in köşkünü altın ışıklarla yıkadı. Yıllar sonra ilk kez, ev boş gibi gelmedi.
Aşağıda
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



