Terk Edilen Yaşlılar Çiftlikte Ama Sırrı Keşfettiklerinde
Konya’nın altın başakları arasında, eski bir çiftlik evi yükseliyordu: Sarıçam Çiftliği. İki yaşlı, Ayşe ve Mehmet, verandadaki tahta sandalyelerde oturmuş, bekliyorlardı. Yanlarında yıpranmış bavullar ve onlarca yıldır sallandıkları salıncaklar duruyordu. Üç gündür çocuklarının dönmesini bekliyorlardı. “Birkaç saat sonra geliriz” demişlerdi ama güneş üç kez batmıştı ve sessizlik her geçen dakika ağırlaşıyordu.
En büyük oğulları Ahmet, gitmeden önce şöyle demişti:
“Anne, sadece şehre gidip birkaç belgeyi halledip geleceğiz, merak etme.”
Kızları Fatma, annesinin gözlerine bakmaktan kaçınıyor, küçük oğulları Can ise telefonuna gömülmüştü. Ahmet aceleyle eşyaları arabaya doldururken, Ayşe mendilini sıkı sıkı tutuyor, içinde bir şeylerin yanlış gittiğini hissediyordu. 72 yaşındaki Mehmet ise eski radyodan haber dinlemeye çalışıyor, evin tapusuyla ilgili sorun olabileceğinden bahsediyordu. Ama Ayşe’nin içine doğmuştu: Bu sadece bir gecikme değildi. Anneler işaretleri okumayı bilir, o da derin bir terk edilme acısı hissediyordu.
Dördüncü günün sabahı, Ayşe göğsünde kalbiyle ilgisi olmayan bir ağrıyla uyandı. Mehmet pencereden boş yola bakıyordu.
“Gelmeyecekler,” diye fısıldadı Ayşe.
“Öyle konuşma Ayşe.”
“Bizi burada terk ettiler Mehmet. Kendi çocuklarımız!”
Sarıçam Çiftliği üç nesildir ailenin gururuydu: verimli topraklar, hayvanlar, buğday tarlaları ve Ayşe’nin özenle baktığı sebze bahçesi. Ama şimdi kendi evlerinde yabancı gibi hissettiler. Yiyecekler tükeniyordu; yumurta, peynir, biraz un ve mercimek kalmıştı. Mehmet’in ilaçları üçüncü gün bitmişti ve başının zonkladığını söylemiyordu.
“Yarın köye yürüyeceğim,” dedi Mehmet.
“15 kilometre, bu sıcakta, senin yaşında?”
“Başka ne yapayım? Burada oturup bekleyeyim mi?”
Tartışma kısa sürdü, sinirden çok gerginlikten. Sonunda mutfakta birbirlerine sarıldılar, yılların ve hiç beklemedikleri bir yalnızlığın ağırlığını hissederek.
Altıncı gün, bir motor sesi sessizliği bozdu. Ayşe koşarak verandaya çıktı, kalbi hızla çarpıyordu. Gelen çocukları değil, komşuları İbrahim’di; eski motorunun üzerinde ekmek ve sebzelerle gelmişti.
“Ayşe Teyze, Mehmet Amca, nasılsınız?”
“İyi ki geldin İbrahim,” dedi Ayşe, rahatlamasını belli etmemeye çalışarak.
İyi kalpli İbrahim, durumu hemen anladı. Bavulları, boş buzdolabını görünce sordu:
“Çocuklar nerede?”
“Köye işlerini halletmeye gittiler,” dedi Mehmet, inandırıcı olmadan.
“Kaç gün oldu?”
Ayşe sessizce ağlamaya başladı.
“Altı gün,” diye mırıldandı.
İbrahim sustu, sonra ciddi bir ifadeyle ayağa kalktı.
“İzin verin Mehmet Amca, bir şey kontrol edeceğim.”
Bir saat sonra daha da telaşlı döndü.
“Dün Ahmet’in arabasını köyde gördüm, Hüseyin’in eskici dükkânının önünde. Evden eşya taşıyorlardı.”
Sessizlik kurşun gibi ağırdı. Ayşe dünya dönüyormuş gibi hissetti, Mehmet sandalyeye tutunmak zorunda kaldı.
“Ayşe Teyze, affınıza sığınarak, antika dolabınızı ve başka eşyaları gördüm.”
“Eşyalarımızı satıyorlar,” dedi Mehmet, sesi öfkeyle titreyerek.
Dahası da vardı. Hüseyin, çiftliği satmak için soruşturduklarını söylemişti. Ayşe dolap




