“Sana artan yemeklerini verebilir misin?”Ama gözlerine bakınca her şey değişti
İstanbul’un en lüks restoranlarından biri olan *Beyaz Köşk*’te, sakin bir pazartesi akşamıydı. Saatler henüz yediyi geçmişti. Hava, mis gibi ızgara köfte, zeytinyağlı enginar ve şaraplarla doluydu. Köşedeki masada, tek başına oturan Elif, üzerindeki zarif elbiseyle loş ışıklar altında parlıyordu. Boynundaki altın kolye, bileğindeki pırlantalı saat ve ayakkabıları, onun kendi kendini yetiştirmiş bir milyoner olduğunu gösteriyordu. Ama tüm bu gösterişli aksesuarlar, yüreğindeki boşluğu saklayamıyordu.
Elif, İstanbul ve çevresinde birçok butik ve tasarım atölyesinin sahibiydi. İmparatorluğunu sıfırdan kurmuştu; bunun ardında ise terk edilmişlik ve ihanet yatıyordu. Yıllar önce, parasız pulsuzken, erkekler onu küçümsemiş, hayallerine gülmüş ve ona her türlü hakareti etmişlerdi. O da bu acıyı güce dönüştürmüş, bir daha asla zayıf olmayacağına yemin etmişti. Şimdi ise ünlü ve zengin olduğu için erkekler geri dönmüştüama aşk için değil. Parası, statüsü için geliyorlardı. Her seferinde, onları sınıyor, fakir olduğunu söyleyip kaçışlarını izliyordu. Bu yüzden hâlâ yalnızdı.
O akşam, Elif, önündeki etli pilav ve zeytinyağlılara boş boş bakıyordu. Şarap şişesi hâlâ kapalı duruyordu. Çatalını kaldırıp ilk lokmayı alacakken, yumuşak, titrek ve merhamet dolu bir ses duydu: “Hanımefendi, artan yemeklerinizi alabilir miyim?”
Elif donakaldı, çatalı havada asılı kaldı. Sesi duyduğu yöne döndüğünde, masasının yanında diz çökmüş bir adam gördü. Otuz beş yaşlarından fazla olamazdı, ama hayat onu yaşlandırmıştı. Göğsüne bağladığı bir bez parçasına sarılı, iki minik bebek vardı; yüzleri solgun ve açlıktan bitkindi. Adamın üzerinde yırtık bir kot pantolon ve tozla ter içinde kalmış bir tişört vardı. Titriyordukorkudan değil, yorgunluktan. Ama gözlerinde utanç yoktu, sadece bir babanın çaresiz sevgisi vardı.
Bebekler, masadaki yemeğe aç gözlerle bakıyorlardı. Restorandaki müzik ve tabak şıkırtıları devam ediyordu, ama adamın sesi oradaki fısıltıları kesmiş, herkesin dikkatini çekmişti. Bir güvenlik görevlisi yaklaştı*Beyaz Köşk* zenginler içindi, dilenciler için değil. Ama Elif sessizce elini kaldırdı, bir emir verircesine. Görevli durdu ve Elif adama yeniden baktı.
Yüzünde öyle samimi, öyle çıplak bir ifade vardı ki. Kendisi için değil, çocukları için dileniyordu. Gözlerindeki gerginlik, onları koruyuşu, yorgunluğun ardından parlayan sevgi Tüm bunlar, Elif’in yıllarca yüreğinin etrafına ördüğü duvarları çatlatmıştı. Acıya karşı kendini nasıl da sertleştirmişti, ama şimdi o bariyerler yıkılıyordu. Adamda kendini gördüacı çekmiş, kaybetmiş, ama hâlâ güçlü bir sevgiyle bağlı olan birini.
Hiçbir şey söylemeden, tabağını adama doğru itti. “Al,” dedi yumuşakça.
Adam, titreyen elleriyle tabağı aldı. Bebeklerden birini kucağına, diğerini yanına oturttu. Eski bir plastik kaşık çıkarıp onlara yavaş yavaş yedirmeye başladı. Minik ağızlar açgözlülükle kaşığı bekliyor, yüzleri mutlulukla parlıyorduElif’in yıllardır görmediği bir neşeydi bu. Kalan yemekleri yıpranmış bir naylon poşete doldurdu, sanki bir hazineymiş gibi, sonra bebekleri göğsüne yeniden bağlayıp ayağa kalktı.
Elif’in gözlerinin içine baktı ve “Teşekkür ederim,” dedi. Sonra cam kapılardan dışarı, karanlığa doğru yürüdüşarabına dokunmamış, başka bir şey istememişti. Elif olduğu yerde donup kalmıştı, kalbi hızla çarpıyordu. İçinde bir şeyler kıpırdıyordubir özlem, bir bağ, yıllardır hissetmediği bir amaç.
Anlamadığı bir dürtüyle, Elif ayağa kalktı, restorandan çıktı ve adamı takip etti. Onu sokakta izlediçocuklarını koruyan bir kalkan gibi yürüyorduta ki terk edilmiş bir tamirhaneye varana kadar. Orada, hurda bir Renault’un içine girdi, bebekleri arka koltuktaki ince bir battaniyenin üzerine yerleştirdi. Yavaşça mırıldanmaya başladı: “*Dandini dandini dasdana*” Bebekler sakinleşti, başları onun göğsüne yaslandı.
Elif, arabanın yanında durmuş, gözleri dolmuştu. O anda, herhangi bir servetten daha değerli bir şey gördübir babanın saf, kırılmaz sevgisini. Hafifçe kapıya vurdu, adam irkilerek döndü.
“Affedersin,” dedi Elif, ellerini kaldırarak. “Sadece iyi olup olmadığınızı merak ettim.”
“Beni mi takip ettin?” diye sordu adam sakin ama şaşkın bir ifadeyle.
“Evet,” dedi Elif alçak sesle. “Çocuklarını besleyişini gördüm. Hiç böyle bir şey görmemiştim. Anlamam gerekiyordu.”
Kendisini Mehmet olarak tanıttı, bebeklerin adlarını da Deniz ve Eren koymuşlardı, sekiz aylıktılar. “Küçük bir dükkânım vardı,” diye anlattı Mehmet. “Ama kötü bir anlaşma her şeyi mahvetti. İşler kötüye gidince anneleri bizi terk etti. Ailem de onun yanında durduğum için bana sırtını döndü. Şimdi sadece biz varız, nasıl idare edersek.” Konuşurken hi




