Üvey oğlum o meşhur sözü çürüttü: “Gerçek anneler ön sıradadır!”
Kocamla evlendiğimde Emre daha altı yaşındaydı. Annesi on dört yaşındayken bir Şubat gecesi sessizce çekip gitmişti – ne bir telefon, ne bir mektup. Kocam Ahmet paramparça olmuştu. Onunla, ikimiz de hayatımızın kırık parçalarını toplamaya çalışırken tanıştık. Evliliğimiz sadece ikimizle ilgili değildi; Emre de bizimdi.
Onu ben doğurmadım, ama o gıcırdayan merdivenli küçük eve, duvarları futbol posterleriyle kaplı odaya taşındığım andan itibaren onun annesiydim. Üvey annesi, evet – ama aynı zamanda sabah alarmı, okul projeleri ortağı, gece yarısı ateşlendiğinde hastaneye koşan şoförüydüm. Tüm okul piyeslerinde en ön sırada, her maçta çılgınlar gibi tezahürat yaparken buldum kendimi. İlk aşk acısında elini tuttum, üniversite sınavlarına hazırlanırken sabahladık.
Hiçbir zaman onun gerçek annesinin yerini almaya çalışmadım. Ama güvenebileceği biri olmak için her şeyi yaptım.
Ahmet, Emre on altı yaşına gelmeden bir kalp kriziyle aramızdan ayrıldığında dünyam başıma yıkıldı. Ama o karanlık günlerde bile şundan emindim:
Ben gitmiyordum.
Kan bağımız yoktu. Miras filan da değildi aramızdaki bağ. Sadece sevgi. Ve sadakat.
Onu harika bir adam olarak görmenin gururu tarif edilemezdi. Üniversite kabul mektubunu mutfakta sallayarak gösterdiği an, altın bilezik bulmuş gibiydi. Kayıt ücretlerini ödedim, bavulunu hazırladım, yurda yerleştirirken kocaman bir sarılmayla vedalaştığımızda hıçkıra hıçkıra ağladım. Mezuniyetinde gözyaşlarımı tutamadım.
“Anne,” dedi bana bir gün (evet, bana anne diyordu), “Elif’le evleniyorum. Düğün hazırlıklarının her anında senin yanımda olmanı istiyorum.”
Tabii ki ön planda olmayı beklemiyordum. Davet edilmiş olmak bile benim için yeterdi.
Düğün günü erken geldim. Mavi bir elbise giymiştim – evimizin rengiydi bu. Çantamda kadife bir kutu vardı: içinde “Büyüttüğüm çocuk, hayran olduğum adam” yazan kol düğmeleri. Pahalı değillerdi belki, ama yüreğimin tamamını taşıyorlardı.
Salona girdiğimde telaşlı bir koşturmaca vardı. Çiçekçiler, müzisyenler, organizatör Sonra Elif belirdi karşımda.
Mükemmeldi. Zarif, kusursuz, gelinliği ona özel dikilmiş gibiydi. Dudaklarında bir gülümseme, ama gözlerine yansımamıştı.
“Hoş geldiniz,” dedi nazikçe. “Geldiğiniz için çok mutluyuz.”
“Bunu asla kaçırmazdım,” diye cevapladım.
Elif duraksadı. Ellerime baktı, sonra tekrar yüzüme.
“Ufak bir hatırlatma,” diye ekledi, “ön sıra sadece öz anneler için. Anlarsınız değil mi?”
Kelimeler ilk anda anlam ifade etmedi. Belki bir aile geleneği ya da oturma düzeni sanabilirdim. Ama sonra o gülüşteki yapaylığı, hesaplanmış nezaketi gördüm. Tam da demek istediği buydu.
Sadece öz anneler.
Yer yarılıp beni yutacak sandım.
Organizatör duymuştu. Nedimelerden biri rahatsızca kıpırdandı. Kimse tek kelime etmedi.
“Tabii,” dedim, zoraki bir gülümsemeyle. “Anlıyorum.”
Şapelin en arka sırasına geçtim. Dizlerim titriyordu. Kucağımdaki hediyeyi sıkıca tutundum, sanki o beni bir arada tutabilirmiş gibi.
Müzik başladı. Konuklar ayağa kalktı. Gelin girişi başlamak üzereydi.
Sonra Emre belirdi koridorda.
Lacivert takım elbisesiyle yakışıklıydı. Ama ilerlerken gözleri sıraları taradı. Sağa sola baktı. En arkada beni görünce duraksadı.
Yüzünde şaşkınlık, sonra tanıma ifadesi belirdi. Ön sırada Elif’in annesiyle babasını gördü. Sonra… geri döndü.
Önce bir şey unuttuğunu sandım.
Ama şahidi bana doğru yürüdü.
“Hanımefendi?” diye fısıldadı. “Emre Bey sizi ön sıraya almak istedi.”
“Hayır, yok,” diye kekeledim. “Karışıklık çıkmasın, sorun değil.”
“Israr ediyor.”
Ayağa kalktım. Yanaklarım yanıyordu. Koridorda yürürken herkesin bana baktığını hissediyordum.
Elif döndü. Yüzündeki ifade okunmuyordu.
Emre yanımıza geldi. Elif’e baktı, sesi yumuşak ama kararlıydı:
“Ön sırada oturacak. Aksi halde düğün olmayacak.”
Elif gözlerini kırpıştırdı. “Ama Emre, anlaşmıştık”
Emre sözünü kesti: “‘Ön sıra gerçek anneler içindir’ demiştin. Haklısın. İşte bu yüzden o burada olacak.”
Sonra konuklara döndü: “Bu kadın beni büyüttü. Kabuslarımda elimi tuttu. Bugünkü adam olmamı sağladı. Beni doğurmamış olabilir, ama annem odur.”
Sonra bana baktı: “O, kalan kişidir.”
Bir sessizlik oldu. Sonra biri alkışlamaya başladı. Önce hafif, sonra gittikçe güçlenen bir alkış. Bazıları ayağa kalktı.
Elif şaşkına dönmüştü. Ama itiraz etmedi.
Emre’nin koluna tutundum. Gözlerim doluydu. Beni ön sıraya götürdü, Elif’in annesinin yanına oturttu.
O bana bakmadı. Ama önemli değildi. Ben orada onun için değildim.
Düğün muhteşem geçti. Emre ve Elif evlendiler, salon alkışlarla inledi.
Resepsiyonda, biraz kenarda duruyordum. Hâlâ olanları tam sindirememişElif yanıma geldiğinde artık gözlerinde o ilk soğukluk değil, ailemizin sıcaklığı vardı.




