Bir zamanlar, Ege’nin sıcak ama bir o kadar da sakin bir kasabasında, yetmiş yaşındaki Hasan Amca yaşardı. Tarlaları bereketli, zeytin ağaçları bol, kasabada adı saygıyla anılanya da en azından tanınanbir adamdı. Parası pulu vardı ama derdi de bitmiyordu. On yıl önce kaybettiği ilk eşi, Fatma Nine, ona üç kız evlat vermişti. Kızlar evlenip başka köylere gitmiş, kendi hayatlarını kurmuştu. Sık sık ziyaretine gelseler de Hasan Amca’nın içinde bir boşluk vardı: Bir oğlu yoktu. Adını yaşatacak, tarlalarını, mallarını devralacak bir evlat Bu düşünce onu öyle kemiriyordu ki, sonunda kasabayı şoka uğratacak bir karar verdi: Yeniden evlenecekti.
Gözüne kestirdiği kişi, kasabanın yoksul ailelerinden birinin kızı olan yirmi yaşındaki Ayşegül’dü. Ayşegül’ün ailesinin durumu berbattı: Borç içinde yüzüyorlar, hasta olan küçük oğullarının ilaçlarını alamıyorlardı. Ayşegül ise taze bir gelinlik kız, yüzü bahar gibi, saçları kara, gözleri ışıl ışıl ama kederle gölgelenmiş. Ailesi, Hasan Amca’nın teklifini duyunca sevinçten ağladı. Bir miktar para karşılığında kızlarını ona vermeyi kabul ettiler.
Ayşegül fazla direnmedi. Gözyaşlarını içine akıttı, kardeşinin hayatını kurtarmak için bu fedakârlığı yapmalıydı. Düğün gecesi annesine usulca, “Bari bana iyi davransın Görevimi yaparım,” dedi. Annesi ise ona sarılıp hıçkıra hıçkıra ağladı.
Düğün, kasabada olay oldu. Hasan Amca, herkese hâlâ “diri” olduğunu göstermek istiyordu. Davul zurna çaldı, köylüler kiliseyi doldurdu, sonra da avluda dedikodu yapmaya başladı. “Yazık şu kıza,” diyenler, “Şunun haline bak, bu yaşta daha neyin peşinde?” diye gülenler vardı. Ama Hasan Amca umursamadı. Gururla Ayşegül’ün yanında yürüdü. Onun için bu evlilik, bir oğul umudunun son şansıydı.
Akşam, misafirler dağıldıktan sonra evde bir sessizlik çöktü. Hasan Amca, gençliğine döneceğine inandığı bitki karışımından bir kadeh daha içti. Ayşegül’e baktı, gözleri parıldıyordu. Onu usulca yatak odasına götürdü. Mumlar titriyor, duvarlarda gölgeler dans ediyordu.
Ama o gece beklenmedik bir şey oldu. Hasan Amca’nın yüzü aniden değişti. Nefesi kesildi, göğsüne yapıştı. Yatağa yığıldığında Ayşegül çığlık attı: “Hasan Amca! Ne oldu size?”
Ama iş işten geçmişti. Komşular koşup geldiğinde Hasan Amca’nın bedeni soğumuştu. Onu hemen hastaneye götürdülerse de doktorlar ellerini açıp, “Kalbi dayanamadı,” dediler.
Kasaba sabaha kadar bu haberi konuştu. “Oğul bile veremeden gitti,” diyenler, “Kaderin cilvesi işte,” diye ekleyenler oldu. Ayşegül ise suskun, donuk, bir köşede oturuyordu. Daha dün gelin olmuştu, şimdi bir duldu.
Hasan Amca’nın cenazesi büyük oldu. Davullar çalındı, ağıtlar yakıldı. Ayşegül, başında örtüsü, uzaklara dalmış gibiydi. Ailesinin borçları kapanmış, kardeşi iyileşmişti ama o, bir ömür boyu bu geceyi unutamayacaktı.
Artık kasabada ona “Genç Dul” ya da “Hasan’ın Son Gülü” diyorlardı. Yirmi yaşında, hayatı henüz başlamadan bitmiş bir kız. Her sabah uyandığında, gözlerini Ege’nin masmavi göğüne çevirip iç geçiriyordu. Keşke kader biraz daha merhametli olsaydı




