“Bana istediğin gibi düşünebilirsin ama hiçbir şeyi ispatlayamazsın,” diye tehditkâr bir şekilde konuştu kaynana, gelini zor bir seçimle karşı karşıya bırakarak.
“Peki, Merve, iyi dinle. Bana istediğin kadar kötü düşünebilirsin ama yine de elinde kanıt yok. Tanığın da yok, üstelik Emre bana inanıyor. Yani, bu ailede kalmak istiyorsan, kabulleneceksin: Evin işlerini yapacak, yemek yapacak ve ağzını sıkı tutacaksın. Anlaşıldı mı?”
Merve, Emre ile birkaç yıl önce evlenmişti. Kısa süre sonra oğulları Deniz dünyaya geldi, şimdi altı yaşındaydı. İkisi de çalışıyor, ailelerini rahat ettirmek için didiniyorlardı.
Mütevazı ama mutlu bir hayatları vardı: Merve ev işlerini çekip çeviriyor, Denizle ilgileniyor, küçük bir şirkette muhasebeci olarak çalışıyordu. Emre ise mühendisti. Her şey yolunda gidiyor gibiydi.
Ta ki bir gün Emrenin annesi Gülsüme kalp yetmezliği teşhisi konulana kadar. Sürekli tedavi, bakım ve özen gerekiyordu. Gülsüm işi bırakmak zorunda kalmış, o günden sonra oğlunun yardımına muhtaç hale gelmişti.
Merve elinden geldiğince destek oluyordu: İşten çıkınca annesine uğruyor, çorba yapıyor, alışveriş getiriyordu. Bazen Denizi de yanında götürüyordu, çünkü akşamları ona bakacak kimse yoktu. Diğer günlerde Emre annesini ziyaret ediyordu.
Başta her şey normal görünüyordu. Ama zamanla gerilim arttı. Para eskisinden hızlı eriyordu: İlaçlar, tedaviler, özel beslenme Emre maaşının bir kısmını hiç sorgulamadan annesine veriyordu, Merve de buna ses çıkarmıyordu. Ama bir süre sonra kendi ihtiyaçlarına yetecek para kalmadığını fark etti. Emre ise sorunu görmüyor gibiydi.
Denizin ayakkabısı eskimişti, kurs ücretleri artmıştı, çamaşır makinesi bozulmuştu. Her şey ters gidiyordu. Mervenin zaten beş yıldır giydiği kışlık montu değiştirmesi gerekiyordu. Ama Emreden duyduğu hep aynı şeydi:
“Dayan biraz. Şimdi öncelik annem.”
Merve susuyor, sağlığın her şeyden önemli olduğunu biliyordu. Ama içinde biriken ağırlık giderek büyüyordu. Bu durumun ne kadar süreceğini ve sonunda ne olacağını bilmiyordu.
Bir gün, bayram öncesi işten erken çıktığı bir gün, Gülsümden duyduğu şey onu şok etti.
O gün Merveye ikramiye çıkmıştı. Büyük bir para değildi ama hesapta olmayan bir miktardı. Akşam Emreyle Denizi yatırdıktan sonra şarap açıp biraz peynir, meyve alıp eski günlerdeki gibi rahat bir akşam geçirmeyi hayal ediyordu.
Bu düşüncelerle markete uğradı, taze sebze ve süt aldı. “Önce Gülsüm Teyzeye bırakayım, sonra eve gidip akşama hazırlanırım,” diye geçirdi içinden.
Gülsümün evinin anahtarı onda vardı. Kapıyı açtı, içeri girdi. Mutfaktan bir ses geliyordu. Önce televizyon sanıp aldırmadı ama yaklaştıkça donup kaldı.
Gülsüm, aralık pencerenin önünde sigara içiyordu. Telefonu da elindeydi.
“Tabii ki uzun süre daha numara yapacağım,” diyordu sesi gıcırtılı bir şekilde. “Oğlum bana bakıyor, gelinim önümde eğiliyor. Bundan vazgeçer miyim hiç? Veronikaya teşekkür et, raporu hazırladığı için.”
Mervenin gözlerinin önü karardı. Duydukları yumruk gibi çarpmıştı. Geri çekilirken sırtını kapıya çarptı, elindeki poşet yere düştü. Domatesler ve elmalar yerlere saçıldı.
Gülsüm hızla döndü.
“Merve… Bekle! Açıklayabilirim!” diye bağırdı.
Ama Merve kapıyı çarparak çıkmış, merdivenlerden hızla iniyordu. Durağa nasıl geldiğini bile hatırlamıyordu.
Akşam eve döndüğünde, Deniz uyuduktan sonra Emreyi mutfağa çağırdı. Emre şaşırmıştınormalde Merve bu saatlerde bitkin düşerdi.
“Emre,” dedi ciddi bir ses tonuyla. “Ciddi bir şey konuşmamız lazım.”
“Ne oldu?” diye sordu Emre.
“Annenle ilgili.”
“Yine para mı? Yetiyor işte. Sen hep fazlasını istiyorsun. Aslında düşündüm de… Neden çalışıyorsun ki? Evde dur, anneme bak.”
“Annen mi?” diye patladı Merve, artık dayanamıyordu. “Annenin aslında hiç hasta olmadığını biliyor musun?”
“Ne diyorsun sen?”
“Ben uydurmuyorum. Ama annen… Bugün onu sigara içerken ve Veronikaya raporu hazırladığı için teşekkür ederken duydum!”
Emre donup kaldı, duyduklarına inanamıyordu.
“Bekle… Veronika annemin arkadaşı. Hastanede çalışıyor…”
“İşte bu yüzden!”
Emre yüzünü elleriyle kapattı.
“Sana güvenmemek mümkün değil… Ama annem… Bu kadarını yapar mı?”
“Görünüşe göre yapmış,” diye cevapladı Merve sakin bir sesle. “Üstelik paramızın yetmesinin sebebi de dayının bana her hafta gönderdiği paraydı. Denizin montunu nereden aldığımı hiç merak ettin mi?”
Emre sessiz kaldı, nefesi kesik kesikti. Kontrolünü kaybediyor gibiydi.
“Yarın kendim gidip konuşacağım.”
“Git tabii. Ama önceden haber verme.”
“Neden?”
“Saklayacak vakit bulamasın diye.”
Merve masadan kalkıp banyoya gitti.
Ertesi gün Emre işte kendini toparlayamadı. Aklı karışıktı: Mervenin sözleri, annesinin yüzü, ra




