25 yıl sonra geçmiş kapıyı çaldığında
Bir kış sabahı, karların hâlâ çöküp kaldığı bir İstanbul tren istasyonunda duruyordum. Soğuk Şubat rüzgârı paltoma çarparken, bir anlık hışırtı sessizliği deldi. Rüzgâr, çığlıkları taşıyan fırtınanın içinde, ince bir inlem getirdi. Ses raylardan geliyordu. Gözüm eski, çamurla kaplanmış bir makas evine takıldı; karlar altında neredeyse kaybolmuştu. Rayların yanında koyu renk bir paket yatıyordu.
Yanına dikkatlice yaklaştım. Yıpranmış, kirli bir örtü içinde ufak bir beden saklıydı. Küçük bir el, soğuğa kızarmış bir kırmızıyla dışarı uzanıyordu.
Allahım! diye içimden söyledim, kalbim çarparken.
Diz çökerek onu aldım. Bir bebek. Bir kız çocuğu. Bir yaşını doldurmamış, belki daha da küçüktü. Dudakları morarmış, ağlaması neredeyse duyulmazdı; sanki korkuya bile gücünü kaybetmişti.
Onu göğsüme bastırdım, paltoma sardım, soğuğa karşı korumak için koşarak köydeki tek sağlık görevlimiz Ayşe Hanıma götürdüm.
Ne oldu, Ayşe? dedim, ellerim titriyor, nefesim kesilmişti. Ayşe, paketimi gördüğünde bir anda boğazını sıktı.
Raydan buldum. Neredeyse donmuş gibiydi, dedi, bebekle nazikçe ilgilenerek.
Ayşe bebeği incelerken, Soğuk; ama hayatta, dedi. Polise haber verelim mi? diye telefonunu tuttuktan sonra bir an duraksadı.
Oraya gönderirler, yetimhaneye koyar. O yolculuğu yapamaz, dedim. Burada kalmalı, senin evde bir şey buluruz.
Ayşe bir dolap açtı, Bende anne babamın torununu besleyen bebek maması var. Şimdilik bu yeter, dedi. Peki, ne yapacaksın? diye sordu.
Ben, sıcacık bir nefesini hissettiğim çocuğa bakarak, Onu büyüteceğim, diye fısıldadım. Başka bir yol yok.
Kasaba dedikodusu hemen yayılmaya başladı.
Otuz beş, evlenmemiş, tek başına yaşıyor ve şimdi terk edilmiş bebekleri mi topluyor?
Dedikodular beni umursamıyordu. Belediye arkadaşlarımın yardımıyla evrakları hallettim; akrabası yoktu, kayıp bir çocuk bildirimi de bulunmamıştı.
Ona Elif adını verdim.
İlk yıl en zordu. Uykusuz geceler, ateş, diş çıkarma Ben onu sallıyor, teselli ediyor, çocukluğumun neredeyse unutulmuş ninnilerini söylüyordum.
Anne! dedi, on ayındayken, kollarını bana uzattı.
Gözlerimden damla damla yaş süzüldü. Yalnızlık dolu yıllarımın ardından, bir ev ve ben, bir an için anneliğin sıcaklığını tattım.
İki yaşında bir fırtına gibiydi; kediyi kovalıyor, perdeleri yırtıyor, her şeyi sorguluyordu. Üçünde kitapların harflerini çözer, dörtünde bütün hikâyeleri anlatırdı.
Komşum Fatma teyze, O çok zeki, diyerek başını sallar, Nasıl bu kadar başarılı olabiliyorsun? derdi.
Ben değil, Elifin ışığı, diye cevap verir, Parlasın isterim, derdim.
Beş yaşında onu komşu kasabada bulunan anaokuluna götürmek için taşıt ayarladım; öğretmenleri hayretle bakardı.
Yedi yaşındakilerden daha iyi okuyor, derlerdi.
Okula başladığında kestane rengi iki örgüsü, uyumlu kurdeleleri vardı; her sabah onları özenle örer, hiçbir veli toplantısını kaçırmazdım. Öğretmenleri onu över, Elif, hayal ettiğimiz öğrenci, derdi.
Kalbim gururla doldu. Kızım artık zarif, güzel, kendine güvenen bir gençti. Mavi gözlerinde kararlılık ışıldardı. Yazım yarışlarını, matematik olimpiyatlarını, bölgesel bilim fuarlarını kazandı; köyde herkes adını bilir hâle geldi.
Onuncu sınıfta bir akşam, evime geldi ve Anne, doktor olmak istiyorum, dedi.
Gözlerim dondu. Bu harika, canım ama üniversiteyi nasıl karşılayacağız? Şehir, kiralar, yiyecek
Burs alacağım, dedi, gözleri parıldayarak. Bir yol bulurum, söz veriyorum.
Ve buldu.
Tıp fakültesine kabul mektubu geldiğinde iki gün ağladım; sevinç ve endişe gözyaşıydı. İlk kez evden ayrıldı.
Üzülme, anne, dedi tren garında elimi sıkarak. Her hafta sonu gelirim.
Gerçekten gelmedi. Şehir onu yuttu; dersler, laboratuvarlar, sınavlar. Başta ayda bir, sonra ikiüç haftada bir arar, Anne! Anatomiayı birincilikle geçtim! ya da Klinikte bir bebek doğurduğumuz günü anlatıyorum! derdi.
Her seferinde gülümser, onun hikâyelerini dinlerdim.
Üçüncü sınıfta heyecanla, Birini tanıdım, dedi çekingen bir sesle.
Adı Murattı; bir sınıf arkadaşı. Noelde ona evimize yemek getirdi, nazik gözleri ve sakin sesiyle. İyi bir başlangıç, dedim, bulaşıkları yıkarken.
İyi mi? diye alayla karşılık verdi, Hâlâ en yüksek notları alıyorum.
Mezun olduktan sonra çocuk hastalıkları uzmanlığına başladı.
Bir kez beni kurtardın, dedi. Şimdi ben diğer çocukları kurtarmak istiyorum.
Ziyaretleri seyrek oldu; hayatı yoğundu. Ama her fotoğrafı, her hasta hikâyesini saklardım.
Bir perşembe akşamı telefon çaldı.
Anne yarın gelmek ister miyim? dedi sesi titrek, endişeli. Sana bir şey söylemek istiyorum.
Kalbim çarptı. Tabii canım, her şey yolunda mı?
Ertesi öğleden sonra yalnız geldi. Yüzü donuk, gözlerinde ışık yoktu.
Ne oldu? diye sordum, onu kucakladım.
O oturdu, ellerini birleştirdi. İki kişi hastaneye geldi, bir adam bir kadın. Benim amcam ve teyzem olduklarını söylediler. 25 yıl önce kaybolan yeğenim
Başım dönmeye başladı. Ve? diye sordum.
Fotoğrafları, DNA testleri var. Her şey gerçek, dedi. Beni terk ettiler, beni karda bıraktılar.
Senin ebeveynlerin? diye sordum.
Onlar öldü. On yıl önce bir trafik kazasında, diye yanıtladı.
Nefesim kesildi. Elif elimi tuttu. Sana ne olursa olsun, ben senin annemsin. Geçmiş ne diyorsa diyeyim, sen benim kızım, daima benim kızım.




