7 Mayıs 2024
Bugün yine içimde birikmiş tüm duvarları tek tek yırtıp, kalemime döküyorum. Çocukluğumun ilk sayfalarını hatırladıkça, ne kadar çaresiz ve yalnız olduğumun ağırlığını hissediyorum.
Ben Yıldız. Doğduğumda annem hâlâ 19 yaşındaydı; onun gençliği, bir anda anne olmaya sürüklendi. Bu erken annelik, aile planlarımızı alt üst etti ve beş yaşına kadar beni büyükannemin evine, Karadenizin küçük bir köyüne bıraktı. Babam ve annem ise İstanbulda işlerine koşup, eğitimlerine odaklandılar. Büyükannem, benim ilk ve en sağlam dayanağım oldu; onun kucağında büyüdüm, onun öğütleriyle şekillendim.
Kızım doğduktan bir yıl sonra evlendik. Ancak gerçek bir aile atmosferi, Yıldızın altı yaşına geldiği zaman, yani 1999 yılına kadar oturmadı. O yıl, annem ve babam beni Ankaraya götürdü, yeni bir okula, yeni bir sınıfa. Yeni ailemle olan ilişkim ilk günden itibaren çöküktü. Babam, orta düzey bir mühendisti, ama evdeki ilgisizliği ve sık sık dışarı çıkıp geceyi barlarda geçirmesi, bana uzak bir gölge gibi hâkim oldu. Annem ise işine gömülmüş, geceleri bile ofise kalıp, evde beni yalnız bırakan bir figürdü. Bu yalnızlık beni sokaklarda dolaşmaya itti; düzensiz, soğuk ve kısıtlı yemekler yedim, kronik gastritim buna yakındı. Hastalandığımda annem beni hastanelere götürür, bu da zamanla onun üzerimde bir baskı unsuru haline geldi.
Evimde kişisel sınır diye bir şey yoktu. Bir şey istersem, o an dondurulur, karşı çıkmamaya zorlanırdım. Yıldız, sen hiç minnettar olmadın! diye bağırırdı annem. Ben sana ne kadar çaba sarf ettim, sen benden bir teşekkür bile bekleyemezsin! Yeter ki gözümden bir an olsun kayıtsın! derdi.
Ergenliğe girdiğimde, bir akşam ailesinin fotoğraf çekimi için dışarı çıkmamı reddettiğimde, annem çığlık attı: Aşağılık kız! Bana nasıl utanıyorsun? Hemen giyin, çık! Ben ise Anne, ben uyumak istiyorum, sabah erken kalkmam lazım, diye ısrar ettim. Annemin öfkesi bir anda yumruklarına döndü, babam araya girip ikimizi ayırmaya çalıştı ve ardından bana, Eğer imkan olsaydı, bu dakikada seni evden atardım! Keşke başka bir çocuğumuz olsaydı, o zaman seni kimsesiz bir kreşe gönderirdik, dedi.
Bu ortamda hayır demek bir lüks değildi. Annem sık sık beni yetersiz, sorumsuz ve kötü bir kız olarak nitelendirirdi. Altı on yaşına geldiğimde, aileye yeni bir evlat (kız) eklenince annemin tavrı bir anlık yumuşadı; ama bu da benim üzerimde yeni bir stres yarattı. Sen hâlâ bizim altın çocuğumuzsun, diye sık sık söylerken, aynı anda evlat çocuğu eşyaları yere atıp, bilgisayar alamadığı için sinirlenirdi. Seninle hiçbir sorun yaşamadık, babanın dediğini yap, biz de bunu kabul edin diyerek beni üzerlerine aldırdı.
Okulda da zulüm gördüm. Sınıf arkadaşlarım bana karşı bir sürü söz söyleyip, beni dolapların içinde kilitlemeye çalıştı. İçimdeki öfke bir türlü dışa vurulamazdı; Neden benim yanımda durmuyorsun? diye soran birini bulamıyordum.
Ailesinin istediği gibi hukuk fakültesine girdim, umursamaya çalıştığım tek şey onların onayını almaktı. Fakat babam alaycı bir sesle, Neden hukuk okuyorsun? Sana sadece bir fabrika işinde çelik çekiç gerekir. Sen yeteneksiz bir çocuksun, dedi. Sessizce katlandım, ama içimde bir çığlık vardı: bir an önce bu zincirlerden kurtulmak istiyordum.
Evlendiğimde, annem ve babam Seni evlenmeye zorladık, şimdi ise parayı bizden çalıyorsun! diyerek bir önsezi gibi suçladı. Gerçekten de, evlilik masrafları için onlara 30.000 TL borç aldım. Annem, Senin için ne kadar emek harcadık, sen bunu nasıl geri çevirirsin? diye bağırdı. Ben de Annem, biz Derya ve ben artık kendi ayaklarımız üzerinde durmaya çalışıyoruz, bize biraz alan verir misiniz? dedim. Babam ise, Sen hâlâ bizim çocuğumuzsun, ne zaman kendi işini yapacaksın? diye sinirlendi.
Bu tartışmalar sonunda, annem beni Nefret çocuğu olarak nitelendirdi, baba ise Eğer bir gün bize borcunu ödeyemezsen, seni bir daha evin dışına çıkamazsın, diyerek aşağılayıcı bir saldırıya döndü. Derya, yani kocam, sabırla oturup, Yeter artık, ben seninle aynı çatı altında yaşamamaya karar verdim. Bizi bir daha rahatsız etmeyin, dedi. O an, içimde bir rahatlama dalgası hissedip, gözyaşlarımı tutamadım.
İlk birkaç hafta özgürlük belki de en yoğun fırtınaydı. Aile sürekli telefonla beni arar, tehdit eder, sessiz kalmamı isterdi. Derya ise her seferinde bana şunu hatırlattı: Biz bu borcu ödeyeceğiz, ama önce kendi ayaklarımızla yürümeye başlamalıyız. Böylece, 500.000 TLlik hayali bir borcu kapatmak için sıkı bir bütçe tuttuk, her kuruşu tasarruf ettik. Sonunda bir yıl içinde bu büyük rakamı ödeyip, annemize ve babama bir defa daha mektup gönderip, Artık sizinle iletişimimiz yok. Lütfen hayatımıza dokunmayın, dedik.
Bu yolculuk beni derin bir yorgunluğa ve aynı zamanda bir güçlenmeye itti. Şimdi, Derya yanımda, ben de bir avukat olarak kendi sesimi buluyorum. Geçmişin gölgeleri hâlâ arkamda dolaşıyor belki, ama artık onlarla yüzleşebilecek duradayım.
Yarın yeni bir gün. Belki hâlâ bir şeyler eksik, ama en azından kendi hayatımın kıyısında oturuyorum, ellerimde kalem, kalbimde ise artık bir umut ışığı var.




