Kanka, dinle, tam on beş yıldır her akşam saat altıda, Fatma Şahin, bir zamanlar İstanbul’un Kadıköy semtindeki Gülbahçe Parkında, yeşil boyalı aynı bankta sıcak bir yemek bırakıp, kim alırsa alır, bir iz bırakmadan, bir not da bırakmadan yapıyormuş.
Bu işe, eşi vefat ettikten sonra bir başına kalınca evin içinde yankılanan sessizliği doldurmak için başlamış. Zamanla, sadece o ve o karnını doyuracak yabancılar bildiği bir ritüele dönüşmüş. Yağmur yağsa da, sıcak yaz günleri de, kış fırtınası da, yemek hâlâ oradaymış. Bazen çorba, bazen bir et yemeği, bazen de özenle kağıda sarılmış bir sandviç, kahverengi bir poşetin içinde bırakılırmış. Kimse onun adını bilmiyormuş; şehir ona sadece Bankadaki Hanımefendi deyip seslenirmiş.
Bir Salı akşamı, gökyüzü yağmura hazırlanmışken, 73 yaşındaki Fatma şapkasını daha sıkı çekmiş, parkın içinden yürürken dizleri titriyor, nefesi kısa, ama elleri hâlâ o hâlâ sıcak tabağı sıkı tutuyormuş. Tabağı dikkatle yere bırakmış, ama dönmeden önce bir ışık çakıyor; şık siyah bir SUV kenara çekilmiş.
İlk defa, on beş yıl içinde, birileri bekliyormuş. Arka kapısı açılmış, lacivert bir takım elbise içinde bir kadın, elinde şemsiye ve altın renkli bir balmumu mührüyle kapalı bir zarf tutarak çıkmış. Çimlerin ıslaklığı ayaklarının dibine hafifçe giriyormuş.
Hanımefendi Şahin? diye sesini titrek bir şekilde söylemiş. Fatma göz kırpmış. Evet Tanıyor muyum seni?
Kadın hafif bir gülümseme yapmış, gözleri yaşla doluymuş. Beni belki adını hatırlamıyorsun ama bir kez seni tanıdım. Benim adım Elif. On beş yıl önce buraya bıraktığın yemekleri yeriz.
Fatma göğsüne elini koymuş, Sen sen bir tanesiydin o kızlardan mı? demiş.
Elif, Merve ve Deniz, diye cevaplamış Elif. Kaçak çocuklardık, salıncakta saklanıyorduk. O yemekler, o soğuk kışta hayat kurtarmıştı.
Fatmanın boğazı yanmış, Canım, demiş gözyaşları damlaya damlaya yağmurla karışmış. Elif, titrek elleriyle bir zarfı Fatmaya uzatmış. Sana teşekkür etmek istedik. Bunu bilmeni istedik; yaptığın sadece karnı doyurmak değil, bize hâlâ iyilik olduğunu hissettirdi.
Zarfın içinde bir mektup ve bir çek varmış. Fatma okumaya çalışırken gözleri bulanıklaşmış:
Sayın Fatma Şahin,
Biz çorbasız ve ekmeksiz kaldığımız zaman, siz bize yemek sundunuz. Şimdi biz de başkalarına aynı umudu vermek istiyoruz.
Fatma Şahin Burs Fonunu kurduk, evsiz gençler için. İlk üç bursiyer bu sonbaharda üniversiteye başlayacak. Sizin bir keresinde bir öğle çantasına yazdığınız ‘Hanımefendi Şahin’ ismini hatırlıyoruz. Artık dünyaya kim olduğunuzu göstermek zamanı geldi.
Sevgilerle,
Elif, Merve ve Deniz
Fatma gözyaşlarıyla bakmış, Kızlar, bunu siz mi yaptınız? demiş. Elif başını sallamış. Biz bir araya geldik. Merve Ankarada bir barınak yöneten, Deniz İzmirde sosyal hizmet uzmanı, ben de artık bir avukatım.
Fatma bir kahkaha atmış, Avukat ben hiç olmaz! demiş, içinden bir sevinç çığlığı yükselmiş. Üçü de ıslak bankta oturmuş, şemsiyeyi bir kenara bırakmışlar. O an park sanki yeniden canlanmış; kahkahalar yağmurun fısıltısıyla karışmış, anılar havada süzülmüş.
Elif arabaya bindiğinde, SUV gri yolun içinde sessizce kaybolmuş, sadece çamurlu toprak kokusu kalmış. Fatma bir süre daha sıcak tabağın yanında oturmuş, elini üzerine koymuş. O akşam, on beş yıl içinde ilk defa parka yemek getirmemiş. Ama ertesi sabah, banka yalnız değildi; tek bir beyaz gül oturmuş, altında zarif bir el yazısıyla bir not bırakılmış.
İşte öyle bir hikaye bu, kanka. Gerçekten kalbimizde bir yer açan bir şey. 




