İstanbulun eski bir mahallesinde, komşuma aşık oldum. O gün, oğlu Kaanın bağırışı hâlâ kulaklarımda çınlıyordu: Ne yapıyorsun anne! Delirdin mi?! Yüzü pancar gibi kızarmıştı. Sen komşuyla mi? O çit arkasındaki yaşlı tuhaf adamla mı?
Mutfakta hâlâ bir bez tutuyordum, böyle bir tepkiye hazır değildim. Murat Beyle görüşüyorum, dedim. Aylarca konuşuyoruz, birlikte keyifli vakit geçiriyoruz. Sanırım ona aşık oldum.
Kardeşim henüz üç yıl mezarda değil! diye bağırdı Kaan. Nasıl olur bu?
Kendimi kötü hissettim. Oturmak istedim ama o kapıya yöneldi. Beni arama. Seni tanımak istemiyorum, diye bağırdı ve kapıyı öyle bir çarptı ki camlar titreşti.
Ve bir sessizlik çöktü. Tek başıma kaldım. Bu, yıllar boyunca alıştığım tanıdık yalnızlıktı değil; hayatımın en değerli parçası, bana hamile bırakıp büyüten, canıma can katan adamın ardından gelen bir boşluktu.
Hiç suç işlemedim, değil mi? Aşk aramadım. O, sessizce, çitin üzerinden, birlikte içtiğimiz çaylar, bahçedeki kahkahalarla bana geldi. Şimdi ise kendi oğlum beni annesi olarak tanımıyor.
Gerçekten mutluluğa hakkım yok mu?
O gece bir dakikasını bile uyuyamadım. Yatağımda başımı tavana diktiğimde, kulaklarımda hâlâ onun sesi çınlıyordu: Seni tanımak istemiyorum. Bu söz, bana daha önce hiç dokunmamış bir yara gibi acıttı. Kocamın cenazesi bile daha az yırtıcıydı. O ölüm bir trajediydi ama doğal. Bu ise çocuğumla bağın kopması gibiydi.
Murat sabah bir mesaj gönderdi. Seni düşünüyorum. Konuşmak istersen buradayım. Cevap vermedim. Vicdan azabım, Murata değil, oğluma karşıydı. Sanki geri alınamaz bir şey yapmışım gibi hissediyordum.
Bütün gün evde ruh gibi dolaştım. Komodadaki aile fotoğrafları, en iyi anneanne yazılı kupalar, buzdolabına yapıştırılmış torun resimleri Hepsi bir zamanlar sağlam bir bütünün parçası olduğumu hatırlatıyordu: anne, baba, eş. Şimdi ise kendimi bencil hissediyordum.
Akşam kızım Elif geldi. Bana bir kek ve böğürtlen suyu getirdi, her zamanki gibi. Masaya oturdu ve gözlerine baktı. Neler olduğunu duydum. Başımı salladım, parçalanmak istemedim. Sence ne düşünüyorsun? diye fısıldadım. Elif omuzlarını silkedi. Açıkçası? Bilmiyorum. Baba harika bir insandı. Seni başka biriyle hayal etmek zor. Ama sen artık genç bir kız değilsin. Sevgiye, yakınlığa hakkın var. Bir an tereddüt etti. Sadece Kaanı anlamalısın. O hâlâ anıların içinde yaşıyor.
Ama ben gündelikte yaşıyorum, dedim. Ve çok yalnız.
Uzun süre bana baktı, sonra nazikçe elimi sıkı sıkı tuttu. Ne söyleyeceğimi bilemiyorum anne. Ama yanındayım. Bu sözler yara üzerindeki bir pansuman gibiydi. Acıyı iyileştirmese de, ertesi gün bahçeye çıkıp yeniden çalışmaya güç verdi.
Murat kapının önünde bekliyordu. O beceriksiz ifadeyle ve elinde bir termos çayla. Bir dakikan var mı? diye sordu. Başımı salladım. Oturduğu bankta yanımda oturdu. Her şey bu kadar döküldüğü için özür dilerim. diye alçak bir sesle konuştu. Sana sıkıntı vermek istemedim.
Bu senin suçun değil, dedim. Bu ben sanırım böyle şeylere hakkım yok.
Böyle konuşma. Hakkın var. Ben de varım. Yıllardır ikimiz de her şeyi gerektiği gibi yaptık. Belki şimdi kendi tarzımızla bir şeyler yapma zamanı?
Boğazımda bir sıcaklık hissettim. Cevap vermedim ama kaçmadım. Kalıp onunla sessizce oturdum. O sessizlik incitmek değil, teselli vermekti.
Üç hafta geçti. Kaan bir ses çıkarmadı. Aramadı, mesaj da yanıtlamadı. Torunlar sessizlik. Sanki hayatımın tüm ipleri kalın bir makasla kesilmişti. Her gün acıtsa da, yeniden nefes almayı öğrenmeye başladım.
Muratla neredeyse her gün buluşuyorduk. Hiç çılgın bir şey yapmıyorduk; çay, bankta sohbet, ara sıra ortak alışveriş. Ama bu, yaşamaya başladığımı hissettirdi. Biri beni görüyordu; sadece anne, dul ya da büyükanne olarak değil, bir kadın olarak.
Bir öğleden sonra, sebze pazarından dönerken evimin altındaki arabasını gördüm. Şok oldum. Bir an dönmek, saklanmak, yokmuş gibi davranmak istedim. Ama dimdik durdum ve içeri girdim.
Kaan masada oturmuştu. Çocuklar yoktu. Sana bir şey söylemek istedim Sanırım fazla ileri gittim. diye bakmadan konuştu. Ama hâlâ kabul edemiyorum.
Kabul etmeni beklemiyorum. Sadece reddetme. dedim.
Uzun süre sessiz kaldı. Biliyorsun babamı ne kadar çok sevdim.
Biliyorum. Ben de onu sevdim. Ama o gitti. Ben hâlâ buradayım. Ve yaşamaktan ölmek istemiyorum.
Sonunda bana baktı. Gözlerinde öfke, acı ve belki bir parça anlayış vardı. Bu benim için zor olacak.
Benim için de, dedim. Ama seninle aynı fikirde olmaman benim sana olan sevgimi kesmeme sebep olmaz.
Kaan ayağa kalktı, kısa bir sarıldı. Daha fazla bir şey söylemedi. Ama bu, bir başlangıçtı.
Bugüne kadar bu kararın doğru olup olmadığını tam olarak bilemiyorum. Ama aşk, birine uymasıyla gelmez. Geldiğinde, onu kabul etmelisin. Başkası sırtını döndürse de. Acıtsa da. Çünkü o zaman gerçekten tekrar yaşamayı hissetme şansını yakalarsın.




