Eşim Ahmet Yıldırımdan kırk yıl sonra ayrıldım. Sonunda kendi yolumu çizmeye cesaret bulmuştum.
Mahallenin duvarları sanki bir fener gibi yanıp söndü; komşular, dükkan sahibi, hatta pazarda domates satıcısı bile bana bir deli bakışı attı. İyi bir eş, ev, torunlar, huzur Yaşlılıkta boşanma mı? diye mırıldandılar.
Evet, altmış iki yaşındaydım. Çantamı topladım, anahtarları mutfak tezgâhına bıraktım ve evden çıktım. Kavgaya, ağlamaya, sahneye yer kalmadı. Çünkü geçen yirmi yılın içinde, içimdeki sessiz çığlığı zaten dinlemiştim.
O, beni aldatmadı, içki içmedi, şiddet uygulamadı. Sadece bir duvar gibiydi: sessiz, soğuk, kayıtsız. İkimiz salonun iki köşesinde duran mobilyalar gibi yan yana ama birbirimizden kopuk yaşadık. Ahmet televizyonda bir program izlerken, ben çiçekleri suluyordum. Aynı yatakta, ama ayrı ayrı uyuyorduk. Yıllar içinde kendime İşte evlilik bu, Herkes böyle yaşar, Her şey elde edilemez diye tekrarlıyordum.
Bir sabah gözlerimden bir ışık süzüldü ve düşündüm: Acaba mümkün mü?
O sabah kahvemizi demledim, aynada kendime baktım ve tanıyamadığım bir kadını gördüm. Gri, yorgun, neredeyse görünmez bir gölge. Ama bir köşede hâlâ seyahat etmeyi, resim çizmeyi, sabaha kadar gülmeyi hayal eden genç bir Şebnem hâlâ vardı. O an, beklemeyi bıraktığımı, şimdi denmezsem bir daha fırsat kalmayacağını anladım.
Kapıyı araladım ve bana ait olmayan bir hayatın dışına adım attım. İlk günler bir sessizlik içinde sürükleniyordu; evin sıkıcı havası yerine hafif bir serinlik vardı. İstanbulun dış mahallelerinden birinde, üç pencereli, eski bir kanepeyle dolu bir stüdyo kiraladım. Kira 2500 TL idi; her şey benimdi ama henüz tam anlamıyla benim gibi değildi. Planım yoktu, geleceğin ne getireceği belli değildi. Fakat uzun yıllar sonra ilk kez boşluk hissiyle dolu bir alan bulmuştum: zihinde, bedenimde, kalbimde.
Başlangıçta suçluluk duygusuyla uyanıyordum, sanki bir suç işlemeye çalışıyormuşum gibi. Evi, Ahmeti, ailevi pazar günlerini bıraktığım için mi? Ama bir şeyi terk edebilir miyim ki, o zaten yoktu? Artık kendimi eş olarak hissetmiyordum; bir adamın yanında gölgede kalan, onu anlamayan bir gölgeydim.
Biz pek konuşmadık. Daha çok ben konuşuyordum: Kırıldım, sevgiye ihtiyacım var, sadece çorba ve dizi değil, daha fazlasını istiyorum. Ahmet başını sallar, gözlerini kısar, televizyonu açardı. Zamanla ben de susmaya alıştım; kaç kez birine insan gibi bakmasını isteyebilirim ki, mobilya gibi değil?
Çocuklarım farklı tepkiler verdi. Oğlum Murat sessiz kaldı, kızım Elif ağladı. Neden torunlar büyüyene kadar beklemedin?, Baba bu yüzden acı çekiyor, Ne için yaptın bunu? dediler. Ben ise sakin bir sesle, öfkeyle değil, sessizlikle ayrıldığımı, başkasının değil, kendi kendimin peşinden koştuğumu açıkladım. Romantik bir macera, lüks bir hayat yoktu; sadece bir valiz, mütevazı bir daire ve üzerimde bir madalya gibi taşıdığım cesaret vardı.
Parkta, kütüphanede, yoga sınıfında yürümeye başladım. Sulu boya kursuna kaydoldum, ellerim stresle titredi. İlk kez kendim boya alıp, otobüse binip, bir kafede çay sipariş edip, yeni bir şey yaptım. Basit mi? Evet. Ama kırk yıl boyunca arka planda kalmak, benim küçük Everestimdi.
Bir gün parkta bir bankta oturup defter ve kalemle çizmeye başladım. Gölge düşüren bir ağaç, yapraklar, köpeği Karabaş ile yürüyen bir kadın. Gözlerim doldu. Ağlamadım; rahatlama ve bir parça özlem vardı. Ayrılışım için değil, bekleyişin uzunluğu içindi.
Kendinden şüphe anları da oldu. Akşam eve dönerken kimseye söyleyebileceğim sözcük kalmadığında, tanıdık bir ses Şimdi daha iyi mi? dediğinde, aynada gri saçlı, kaçmış bir kadını gördüğümde. O zamanlar, boş bakışlar, uzun sessizlikler, soğukluk vardı. Şimdi, yalnızlık içinde bile, en azından kendim oldum.
Altmışın üzerindeyken hayat son değil, yeni bir başlangıç. Büyük bir devrim, genç bir aşk, egzotik bir seyahat değil; sadece sabahları sevdiğim kahveyi demlemek, pencere kenarında günün uyanışını izlemek. Korkusuz, pişmanlıktan uzak bir nefes.
Bir sabah uyanınca, dingin bir sessizlik hissettim; ne sevinç, ne heyecan, sadece sessiz bir huzur. Dışarıda sis ağaçları örtmüş, hava kışın kokusunu taşıyordu. Bir fincan çayla pencereye oturdum ve aynı ama bir başka dünya izledim.
Alt kata, fırına indim. Kasiyer Hanım her zamanki gibi sordu:
– Her zamanki buğdaylı poğaçalar?
Ben de:
– Hayır, bugün haşhaşlı olsun, farklı bir tat deneyeyim.
İşte bu küçük tercihlerdi. Başkalarının beğenmesi gerekmezdi. Artık Akşam yemeği ne olsun?, Hangi filmi izleyelim? gibi sorular sormazdım. Kırk yıl boyunca kendimin sesini duymamıştım; şimdi ise sessiz ama kesin bir ses duyuyorum.
Kısa bir süre önce eski bir dostla karşılaştım. Sokakta beni durdurup, yukarıdan bakarak:
– Ne yazık ki, çok uyumluydunuz.
Ben gülümsedim:
– Belki de. Ama uyum, yakınlık demek değil.
Eve döndüm, çamaşırları asıp, zencefil aromalı bir mum yaktım ve çizim yapmaya oturdum. Ellerim hâlâ titrek, ama kalbim artık cesur.
Gelecek ne getirecek bilmiyorum. Tek bildiğim, kendimi kaybettiğim bir hayata geri dönmek istemiyorum. Bazen çok geç ayrılmak gerekir; o zaman sonunda kendine varılır.




