Babam bizi terk ettiğinde, üvey annem beni bir yetimhanenin cehenneminden çekip aldı. Küçükken hayatım pırıl pırıl bir masaldı sevgi dolu, bütün bir aile, Sakarya Nehri’nin kıyısında, küçük bir kasaba olan Taraklı yakınlarında, eğri büğrü bir evde yaşıyorduk. Üç kişiydik: ben, annem ve babam. Annemin yaptığı taze simitlerin kokusu evi sarar, babamın derin sesi ise akşamları nehirdeki maceralarını anlatırdı. Ama kader, beklenmedik anda vuran acımasız bir avcıdır. Bir gün annem hastalandı kahkahaları sustu, elleri titredi ve kısa sürede İstanbul’daki soğuk bir hastane yatağına düştü. Yavaş yavaş eridi ve bizi acı denizinde bıraktı.
Babam rakıya sarıldı, ruhunu ucuz içkilerde boğdu. Evimiz, kırık camlarla ve sessiz çaresizlikle dolu bir harabeye dönüştü. Kiler bomboştu, çöküşümüzün sessiz tanığıydı. Kirli kıyafetler içinde, aç karnımla Taraklı’daki okula giderdim. Öğretmenler ödevlerimi yapmadığım için azarlardı, ama günü nasıl geçireceğimi düşünürken nasıl ders çalışabilirdim? Arkadaşlarım sırtlarını döndü, fısıldadıkları yargılar bıçaktan daha derin keserdi. Komşular ise halimize acıyan bakışlarla izlerdi. Sonunda birileri dayanamadı çocuk esirgeme kurumuna haber verdiler. Sert memurlar evimize girdi, beni babamın titreyen ellerinden koparmaya hazırdı. Babam onların önünde çöktü, hıçkırarak bir şans diledi. Ona sadece bir ay verdiler dipsiz bir uçurumun üzerinde son bir umut.
Bu gidiş, babamı kendine getirdi. Marketten yiyecekler aldı, beraber evi temizledik, eski sıcaklığın izleri yeniden belirdi. Alkolden vazgeçtiğine yemin etti ve gözlerinde bir zamanlar tanıdığım adamın izleri vardı. İyileşeceğimize inanmaya başladım. Fırtınalı bir akşam, rüzgâr pencere pervazlarını sarsarken, bana birini tanıtmak istediğini söyledi. Kalbim durdu annemi bu kadar çabuk mu unutmuştu? Onun yerinin doldurulamayacağını söyledi ama bu, bizi devletin acımasız gözlerinden koruyacaktı.
Böylece Ayşe Teyzemin hayatıma girişi oldu.
Onun küçük evine gittik, İzmit’te, derelerin yanında, yaşlı çınarlarla çevrili bir yerdi burası. Ayşe Teyze bir fırtınaydı sıcak ama güçlü, sesi bir güven limanı, bakışları bir deniz feneri gibiydi. Bir oğlu vardı, Emre, benden iki yaşında küçük, çelimsiz ama kahkahası soğuğu kıran bir çocuk. İlk görüşte anlaştık, sokaklarda koştuk, kıyıda oynadık, nefes nefese kalana kadar. Dönüş yolunda babama, Ayşe Teyze’nin güneş ışığı gibi olduğunu söyledim, o da sessizce başını salladı. Birkaç hafta sonra Sakarya’daki eski hayatımızı toplayıp eve kiracı bıraktık ve İzmit’e taşındık yeni bir başlangıç için çaresiz bir denemeydi.
Hayat yavaş yavaş düzeliyordu. Ayşe Teyze, yaralarımı diken bir sevgiyle bana baktı yırtık pantolonlarımı dikti, sıcak çorbalar pişirdi, akşamları oturup Emre’nin şakalarıyla güldük. O, kan bağı olmayan kardeşim oldu kavga ettik, hayaller kurduk, suskun bir sadakatle barıştık. Ama mutluluk kısa süren bir misafirdir, kader onu paramparça etmeyi sever. Buz gibi bir sabah, babam eve dönmedi. Bir telefon sesi sessizliği böldü ölmüştü, buzlu yolda bir kamyonun altında kalmıştı. Acı, içimi kemiren bir canavar gibiydi, nefesimi kesiyordu. Çocuk Esirgeme Kurumu yeniden geldi, kati ve acımasız. Yasal bir velim olmadığı için beni Ayşe Teyze’nin kollarından çekip İzmit’teki bir yetimhaneye götürdüler.
Yetimhane, umutsuzluğun zindanıydı gri duvarlar, buz gibi yataklar, kayıp çocukların iniltileriyle doluydu. Zaman yavaşça akıyordu, her dakika ruhuma bir kamçı darbesiydi. Bir hayalet gibi hissediyordum, unutulmuş ve görünmez, bitmeyen yalnızlık kabuslarıyla işkence görüyordum. Ama Ayşe Teyze pes etmedi. Her pazar gelirdi, ekmekler, ördüğü atkılar ve beni geri almak için yenilmez bir iradeyle. Bir aslan gibi savaştı daireleri dolaştı, formlar doldurdu, gözyaşları dosyaların üzerine damlarken bürokratik zincirleri kırmak için uğraştı. Aylar geçti ve umutsuzluk içimi kemiriyordu; bu kasvetli çukurdan çıkamayacağımı düşünüyordum. Ama bir sabah yetimhane müdürü beni çağırdı: “Eşyalarını topla. Annen geldi.”
Sendeleyerek dışarı çıktım ve kapıda Ayşe Teyze ile Emre’yi gördüm, yüzleri umut ve inatla parlıyordu. Kollarına düştüğümde dizlerimin bağı çözüldü, boğazımdan bir fırtına gibi hıçkırıklar boşaldı. “Anne,” diye inledim, “beni bu mezardan çıkardığın için sağ ol! Yemin ederim, fedakarlığını boşa çıkarmayacağım!” O an anladım aile sadece kandan ibaret değildir; senin için son nefesine kadar savaşan bir ruhtur.
İzmit’e döndüm, odama, okuluma. Hayat daha sakin bir ritim buldu okulu bitirdim, İstanbul’da üniversiteye gittim, iş buldum. Emre ile ayrılmaz olduk, bağımız fırtınalarda bile sarsılmadı. Büyüdük, kendi ailelerimizi kurduk, ama Ayşe Teyze artık annemiz hepimizin temeli oldu. Her pazar evine koşarız, bize etli yaprak sarması ve tatlılar hazırlar, kahkahası bizim eşlerimizinkiyle karışır. Ona baktığım bazı anlarda




