Geçmişin Yeşil Gözlerinden Bir Bakış
Mehmet şafak sökmeden uyandı ve düşündü:
“Evet, uzun zamandır böyle deliksiz uyumamıştım. Hem de nerede? Tarlada, saman yığınının içinde, ne rahat bir yatak var ne de sıcak bir battaniye. Ama ne gerek var, yaz mevsimi, hava sıcak, saman da mis gibi kokuyor zaten.”
Ayağa kalkıp samanı dağıttı. Kafası berraktı, eşiyle ayrılma konusunda hiç üzülmüyordu. Acaba gerçekten onu sevememiş miydi? Derin bir düşünceye daldı.
“Demek on yıldır süren evliliğimiz aslında bir aile hayatı değilmiş. Yine de düzenli yaşıyorduk, ama çocuğumuz olmadı. Esra’nın bir kızı vardı tabii, kendisi de kimin babası olduğunu bilmediğini söylemişti. Kendi için doğurmuş.”
Mehmet, Esra’nın ilişkilerinde hep bir yapmacıklık hissetmişti. Sık sık tartışırlardı. Her kavganın ardından aklına hastanede ona bakan hemşire Ayşe’nin yeşil gözleri ve tatlı gülüşü gelirdi. O zamanlar yaralıydı, Güneydoğu’daki çatışmalarda yaralanmıştı.
Saman yığınının içinde otururken Ayşe’yi hatırladı, onun sakinleştiren sesini, iki zümrüt gibi parlayan gözlerini ve gür kahverengi saçlarını. Öyle gözler bir daha görmemişti. Tüm acıları ve zorlukları onun sayesinde atlattığına inanırdı.
Taburcu olduğu gün, topladığı kır çiçekleriyle Ayşe’ye gitmişti. Ona kendisiyle birlikte evine dönme teklif edecekti. Zor olacağını biliyordu ama yine de denemek istemişti.
“Ayşe burada değil, başka bir sahra hastanesine gönderildi,” demişti karşılaştığı hemşire.
“Nereye, söyleyebilir misiniz?”
“Hayır, bilmiyorum. Zaten kimse söylemez, biliyorsunuz nerede olduğumuzu…”
Mehmet çok üzülmüştü ama onu aramaya karar verdi. Peki sadece adını ve göz rengini bilerek nasıl bulacaktı? Yaralanması nedeniyle terhis edilmişti, eve dönmek zorunda kaldı. Evde her şey eskisi gibiydi: babası içiyor, annesi çalışıp kocasına söyleniyordu.
Bir gün, cephe arkadaşı Levent yanına uğradı. Beraber pek çok şey atlatmışlardı.
“Selam Mehmet, nasılsın? Yaraların iyileşti mi?” diye sarıldı Levent.
“İyiyim, sağ ol,” diye omuz silkti Mehmet.
“Bizim köye gel, burada iş yok. Yoksa seni burada bir şey mi tutuyor?” diye kıkırdadı Levent.
“Hayır, kimse yok. Ayşe’yi unutamıyorum işte.”
“Ah kardeşim, seni çok etkilemiş. Ama aramaya devam et, yaz, pes etme.”
Mehmet, Levent’le birlikte köye taşındı. Zaman geçti. Ufak, eski bir ev aldı, biraz tadilat yaptı ve orada yaşamaya başladı. Levent ise âşık olup eşi Leyla’yla ilçe merkezine taşındı.
“Mehmet, beni affet, seni buraya getirdim ama şimdi ben gidiyorum. Kim bilebilirdi Leyla’yla tanışacağımı? Ama yine görüşürüz.”
“Üzülme kardeşim,” diye gülümsedi Mehmet. “Üstelik benim de aile kurma vaktim geldi. Esra’yla evlenmeye karar verdim.”
Geniş tarlalara ve uzak ormanlara bakarken anılarından sıyrıldı. Birden eşinin kötücül sesini duyar gibi oldu, dün ona şöyle demişti:
“Benim gibi birini asla bulamazsın… Seninle bu kadar zaman geçirebilecek birini bulamazsın. Ben sana katlandım, başkası katlanamaz. Bu takıntıların kimsenin umurunda değil. Üstelik beni seven gerçek bir adam var, ona gidiyorum.”
“Takıntı” dediği şey, Mehmet’in içine kapanıp geçmişin anılarına gömülmesiydi. Esra bundan hiç hoşlanmaz, onu zorla konuşturmaya çalışır, sonra kavga çıkardı. Mehmet, anılarını paylaşmadığı halde Esra’nın neden bu kadar sinirlendiğini anlamıyordu.
Dün nihayet ağzından dökülenler, Mehmet’in tahmin ettiği şeydi. Sessizce dinledi. Sonra eşyalarını toplayıp evden çıktı, arkasından küfürler yağdı. Köyden uzaklaştı, Esra’dan kaçtı.
“Garip, ayrılığımızı bu kadar sakin karşılayacağımı düşünmezdim. Bağırıp çağıracağımı sanıyordum. Ama hiçbir şey hissetmiyorum, hatta rahatladım.”
Ertesi sabah Levent’in yanına şehre gitmeye karar verdi. Köyün dışına çıktı, akşam oluyordu. Tarlaya saptı, yeni biçilmiş saman yığınlarının arasına girdi ve birinde gecelemeye karar verdi. Sabah erkenden Levent’e gidecekti. O her zaman yanında olmuştu.
“İşte bu kadar,” diye düşündü Mehmet. “Artık hiçbir şey yokmuş gibi davranmak zorunda değilim.” Uzun zamandır Esra’nın köye gelen belediye başkanıyla ilişkisi olduğunu seziyordu.
Son altı aydır ilk defa rahat ve huzurlu hissediyordu, sanki üzerinden bir yük kalkmıştı. Saman yığınının içine gömülürken düşündü:
“Yarın yarınki iş, bugün dinlenmeliyim. Sabah Levent’le buluşacağım, o her zamanki gibi beni destekler.”
Çantasını başının altına koyup uzandı, ama uykusu yoktu. Hava kararmış, gökyüzünde yıldızlar belirmişti. Birden geçmişin anıları yeniden hücum etti. Hastanede kurtarılan kolu hâlâ zaman zaman sızlar ve seğirirdi. Ama hemen dikkatini başka şeylere vermeye çalışırdı.
“Esra’yla nasıl tanıştığımız aklıma geldi. Neşeli, enerjik, hayat dolu bir kadındı, benden üç yaşında büyüktü. Bana umut




