Kasvetli bir Kasım akşamını hatırlıyorum; pencereye çarpan karla karışık yağmur, borularda uluyan rüzgar bir aç kurt gibi, ama hastane odasındaki ocak cızırtılı bir sıcaklık yayar. Tam hazırlanmak üzereyken kapı gıcırtısı duyuldu ve girişte devasa, omuzları geniş bir adam belirdi: Gökhan Somuncu. Bedenleri sanki rüzgarın ayaklarından söküp atacakmış gibi titriyor, ama ellerinde küçük bir bebek, kızı Defne taşıyordu.
Defneyi yatağa bıraktı, ardından duvara yaslanıp heykel gibi dondu. Çocuğa baktıkça kalbim ayak parmaklarına kaçtı. Yanakları kızarıktı, dudakları kurumuş, ince bir titreme içinde tek bir kelimeyi fısıldıyordu: Anne anne. O hâlâ beş yaşını doldurmamıştı. Ateş ölçtüm, seksenin altında bir rakam!
Gökhan, oturmuşsun hâlâ! Uzun zamandır böyle mi? diye sertçe sordum, oysa ellerim bir ampul açıyor, şırınga hazırlıyordu.
Gökhan sessizdi. Gözleri yere takılmış, çene altındaki sakalı dalgalanıyor, elleri öyle bir sıkılmış ki parmak eklemleri beyazlamıştı. Sanki burada değil, kendi acı içinde bir köşede duruyordu. Ona baktığımda anladım: sadece kızı iyileştirmemiz yetmez; bu adamın ruhu parçalanmış, yaraları her ateşten daha korkunç.
İğneyi yaptım, çocuğu okşadım Defne yavaşça sakinleşti, nefesi düzenli bir melodi gibi akmaya başladı. Ben de yatağın kenarına oturdum, sıcak alnını okşadım ve Gökhana fısıldadım:
Burada kalın. Bu fırtınada nereye gideceksiniz? Ben kanepede otururum, onunla otururum, göz kulak olurum.
Gökhan sadece başını salladı, fakat yerinden kıpırdamadı. Duvarın yanında sabahın şafağına dek nöbet tutan bir saatçi gibi durdu. Ben bütün gece kompres değiştirip, Defneye su içiriyordum, düşünüyordum
Köyde Gökhan hakkında sohbetler dolaşırdı. Bir yıl önce eşi Kader, nehirde boğulmuştu. Göz alıcı bir kız, şırıngını çalan bir dere gibi neşeliydi. Onun ölümünden sonra Gökhan adeta taş kesildi, yürüyor ama yaşamıyordu. Üç kişilik bir iş yapar, evini tutar, kızını bakar ama gözleri boş, ölü bir boşluktu. Kimseyle pek konuşmaz, dişlerinin arasından soğuk bir selam verir, sonra sessizliğe bürünürdü.
Dedikodular, o gün nehir kenarında bir tartışma olduğundan, Gökhanın bir kelimeyle öfkesini havaya attığından, kızının da bu öfkeyi suya atıp boğulmuş olduğundan bahsederdi. O günden sonra ağzını bir daha kapamasa da, içindeki suçlanma bir votkadan daha zehirliydi. Köy insanı ona römorklu adam derdi; römork ise kız değil, taşıdığı dertti.
Sabah olduğunda Defnenin ateşi düştü. Gözleri, annesinin gibi gök mavisi, önce bana bakıp sonra babasına döndü, dudakları bir kez daha titredi. Gökhan ona yaklaşıp, elini tutmaya çalıştı, sanki yanmış gibi geri çekti. Kız, annesinin bir yansımasıydı, tüm Kader onun içinde saklıydı.
Bir gün onları bir gün daha evimde tutmaya karar verdim. Tavuk çorbası kaynattım, Defneye kaşıktan yedirdim, sessizce yedi, kelimelerden uzak bir dünyaya gömülmüşti. Babası da ona çorba döker, ekmek keser, sessizce bir tutam tel tel örer, aynı sessizlik içinde Evdeki sessizlik, tavanı çalan bir melodi gibi çınlardı.
Defne iyileşmeye başladı, ama gözüm onlardan uzak değildi. Ara sıra pastalar, bazen kavanozda bir reçel, saklanacak bir yer yok bahanesiyle getirirdim. Onların yaşamını izlerken, iki yabancı insanın aynı evde ortak bir duvarın ardında donmuş gibi oturduğunu gördüm; buz gibi bir duvar, eriyişi bilinmezdi.
Bahar geldiğinde yeni bir öğretmen köyümüze geldi: Elif Şahin, şehirden gelmiş, sessiz, ince ruhlu, gözlerinde bir hüzün taşıyan. Kendi acı dolu geçmişi de vardı, belki de iyi bir hayatın köyümüze yolculuğu değildi. Okulda çocuklara akıl öğretmeye başladı, Defne sınıfına girdi.
Güneş ışığı karanlık bir sarayı delip geçer gibi, Elif hemen Defnenin sessiz acısını hissetti, kalbiyle duydu. Yavaşça, bir damla bir damla, kızın ruhunu ısıtmaya başladı. Resimli kitaplar getirdi, renkli kalemler uzattı, ders sonrası masallar okuttu. Defne ona yaslanarak, uzun bir süredir duymadığı bir sesle bağlandı.
Okulda bir gün kontrol etmeye gittiğimde, sınıfta yalnız iki çocuk oturuyordu. Elif okuyor, Defne ise ona sarılmış, durmadan dinliyordu. Yüzünde bir huzur, uzun zamandır görmediğim bir neşeyle parlıyordu.
Gökhan önce bu neşeyi bir kurt gibi gözetti. Kızını öğretmenle gördüğünde yüzü taş gibi dondu. Eve diye homurdandı, elini çeken gibi bir hareket yaptı. Elife selam vermedi, hoşça kal demedi. Onun iyiliğinde sadece acı gördü; acı ise ona bir çarpma gibi çarpıcıydı.
Bir gün markette karşılaştılar. Elif ve Defne dondurma yerken Gökhan önlerinden geçti, kaşları çatıldı. Elif ona bir gülümseme sundu:
– Gökhan Bey, merhaba. Kızınızı şımartıyoruz.
Gökhan gözlerini çarpıcı bir bakışla çevirip, Defnenin elindeki dondurmayı alıp çöp kutusuna attı.
– Bana karışma, biz hallederiz.
Defne gözyaşlarına boğulurken Elif donakaldı, gözlerinde kırgınlık ve acı birikmişti. Gökhan dönüp, ağlayan kızını sırtından çekerek uzaklaştı. Kalbim kan gibi akıyordu, onun bu sahnesini izlerken. Ah, bu adam, kendi başına bir felaketi mühürleyip çocuğunu da mahvediyor.
Akşamüstü Gökhan bana Koravan reçinesi (koruyucu bir şey) istedi. Kalbim sıkıyor, dedi. Ben ona bir bardak doldurdum, karşısına koydum, oturdu.
– Bu kalbin değil, Gökhan. Bu senin acın. Sessizliğinle kızını korumaya çalışıyorsun ama onu yavaş yavaş öldürüyorsun. O bir canlı, nazik bir söz, sıcaklık ister. Sen onu bir buz parçası gibi taşıyorsun. Sevgi çorba içinde değil, gözlerde, dokunuşta. Korkuyorsun ona bakmaktan, dokunmaktan. Katlettiğin Katerini bırak! Hayatla ısrar et!
Gökhan başını eğdi, sessiz kaldı. Sonra gözlerine baktı, içinde evrensel bir ızdırap vardı ki, nefes almak bile zorlaştı.
– Yapamıyorum, Vildan Hanım. Yapamıyorum
Ve gitti. Ben uzun süre onun ardına baktım. Bazen başkasını affetmek, kendini affetmekten daha kolaydır.
Mayıs sonunda, çiçekler açmış, söğüt çiçeklerinin kokusu toprağı sararmıştı. Elif yine Defneyi ders sonrası bahçeye oturtmuş, birlikte resim çiziyorlardı. Defne bir ev, bir güneş ve yanında büyük bir figür baba çizmeye başladı. Baba yanına siyah bir kalemle işlenmiş bir leke koymuştu.
Elif bu resmi gördü ve bir şeyler kırıldı sanki. Defnenin elini tutup, Somuncu evine doğru yürüdüler. Ben de o evin yanından geçiyordum, bir şey lazım mı diye bakıyordum. Kapının önünde Elif duruyordu, tereddütle girip girmeye karar vermişti. Bahçede Gökhan odun kesiyordu, talaşlar öfkeyle havada uçuşuyordu.
Elif sonunda içeri girdi. Gökhan testereyi kapattı, arkaya döndü; yüzü bulut gibi karanlıktı.
– Ben sana söyledim
– Affedin, dedi Elif sessizce. Size gelmedim. Sadece Defneyi getirdim. Ama bir şey bilmenizi istiyorum.
Sözleri yavaş ama her bir kelime sokak boyunca duyuluyordu. Elif kendi hikâyesini anlattı: bir zamanlar çok sevdiği bir eşi vardı, bir kaza sonucu öldü. O günden beri bir yıl boyunca evden çıkmadı, perdeleri çekerken tavanda izlerdi, tek istediği ölmekti.
– Ben de kendimi suçluyordum, diye ağlamaya başladı. Eğer o gün onu bırakmasaydım, onu bırakmamı ister miydim Bu acı içinde boğuluyordum, Gökhan Bey. Neredeyse boğulmuş gibi hissettim. Sonra anladım ki, acım onun anısını çiğniyor. O hayatı sevmişti, benim de onun için yaşamalıydım.
Gökhan bir yıldırım çarpması gibi dondu. Maske yavaşça yüzünden kaydı. Sonra elleriyle yüzünü kapadı, bütün bedeni titredi. Ağlamıyordu, sadece titriyordu.
– Ben suçluyorum, diye fısıldadı. O gün neşeliydik. Kız nehirde oyun oynadı, su buz gibiydi. Ben bağırdım, o güldü. Sonra kaydı, başı bir kayaya çarptı Ben dalıp aradım, ama o Ben koruyamadım.
Tam o anda, evin verandasından küçük Defne çıktı, pencereyi aralamıştı sanki her şeyi duymuş gibi. Gözlerinde korku yoktu, sadece sonsuz bir çocukça merhamet ve sevgi vardı.
Babası ağlayan bir çocuk gibi çığlık attı, Defne ona ince elleriyle babasının güçlü bacaklarını sarıldı ve şöyle dedi:
– Baba, ağlama. Anne bulutların üstünde. Bize bakıyor, kızmıyor.
Gökhan diz çöküp, kızını sıkıca kucakladı, ağladı ve çığlık attı. Elif de yanındaydı, gözyaşları farklı bir temizlikti; acıyı silen, ruhu arındıran gözyaşları.
Zaman geçti. Yaz sonbahara, sonra bahar yeniden geldi. Bizim Kavaklı köyümüzde bir aile daha oluşmuştu; kimlik belgeleriyle değil, gerçek bir bağla.
Bir gün bahçede otururken, güneş çiçekli bir kiraz ağaçının yapraklarını ısıtıyordu, arılar vızıldıyordu. Gökhan, Elif ve Defne yolu yürüyordu, el ele, Defne artık durmadan cıvıldıyor, gülüyor, sesi bir çan gibi sokakları dolduruyordu.
Gökhan artık bambaşka bir insandı; omuzları dik, gözlerinde bir ışık yanıyordu, Elife ve kızına bakıp gülümsüyordu. O sakin, mutlu gülümsemesi, hazinenin bulunmuş insanlarının gülümsemesiydi.
Yanımıza geldiler, durdular.
– Merhaba, Vildan Hanım, dedi Gökhan, sesi sıcak bir ateş gibi.
Defne koştu, bir demet karahindiba uzattı:
– Size!
Ben çiçekleri aldım, gözlerimdeki yaşlar hala ıslaktı. Gülümseyerek bakarken, bir römorku çekmişti artık; ya da belki birine yardım etmişti onu. Sevgi, hem çocuğun hem kadının, bir çınar gibi kök salmıştı.
Onlar nehre doğru yürüdüler. O nehir artık bir hafıza yeri değil, sadece bir su yolu; oturup bir şeyler düşünebilir, ışıklı bir geleceği izleyebilir, suyun akışıyla kötüleri götürürdü.
Siz ne düşünüyorsunuz, sevgili dostlar? Bir insan tek başına acı çukurundan çıkabilir mi, yoksa bir elin uzanması şart mı?
Vildan Şemsi.




