İgor fazla düşünmedi. Neden söylediği kelimeleri bile fark etmemişti; sanki imkânsız bir şey söylemişti.
Hava Aralık ayının başında bir perşembe akşamıydı. Yağmur şiddetle yağıyordu, sanki gökyüzü yeryüzüyle birlikte ağlayarak sokakları ve Igor Sokolovun oturduğu küçücük binayı ıslattı.
İgor kırk iki yaşındaydı ve sessiz bir yaşam sürüyordu; neredeyse dünyaya görünmezdi. On yaşındaki kızı Tamara, evin sessizliğini gözlerine yansıtan bir çocuğu gibiydi. İki yıl önce Igorun eşi Larisanın kanserle ölümü, içi soğuk ve derin bir boşluk bırakmıştı. Hastalık çabuk geldi, neşeyi, sıcaklığı ve konuşmaları da beraberinde götürdü. Hayat, iş, okul ödevleri, yalnız yemekler ve sönük anılarla bir rutin haline gelmişti.
Fakat o gece her şey değişti.
Aniden çaldı kapı; monotonluğu sarsan bir çarpma gibi. Kapıyı açtığında, kemiklerine kadar ıslanmış bir kadın ve ona tutunan üç çocuk gördü. Gözleri, gitmek için bir yer bulamayan birinin çaresizliğini ve yorgunluğunu yansıtıyordu.
Ben Katya diye kırılan bir sesle söyledi. Kocam altı ay önce iş kazasında öldü. Ailem bana sırtını döndü. Araba burada bozuldu. Kalacak bir yerimiz yok.
İgor çok düşünmedi. Neden bu kelimeleri söylediğini bile bilmedi; sanki imkânsız bir şey söylemişti:
Bu gece bizimle kalın.
İki odalı, küçük bir dairede altı kişi; herkes için yer ya da konfor yoktu ama ortak bir istek vardı: yalnız olmamak.
Tamara, itiraz etmeden Katyanın en büyük kızına yatağını verdi; diğerleri ise zemine, battaniyeler ve hayallerle dolu bir alana yerleşti.
Takip eden günler kaos dolu bir fırtına gibiydi. Kahkahalar gözyaşlarıyla karıştı, tabaklar kırıldı, kıyafetler her yere saçıldı ve ses, daha önce sessiz olan yerde çınlamaya başladı. Aynı zamanda, aileleri oluşturan görünmez bağlar da güçlenmeye başladı.
Katya sıcak çorbalar pişiriyor, ödevlerde yardım ediyor ve yavaş yavaş Tamaranın arkadaşı hâline geliyordu. Çocuklar İgora amca diye sesleniyor, birlikte yeni şeyler öğreniyorlardı: odun kesmek, mobilya tamir etmek, yastık kaleleri inşa etmek.
Yalnızlık yeni, kusurlu ama gerçek bir ritme dönüşüyordu. İgor yeniden hissetmenin mümkün olup olmadığını bilmiyordu; ama bu geçici ailenin sıcaklığı, kaybettiğini sandığı bir şeyi geri getirmişti.
Kasaba değişimi fark etti. Bazıları fısıldıyor, bazıları hayran kalıyordu. İgorun bir aziz olduğunu söylüyorlardı. O ise sadece gülümsüyordu:
Ben de onlardan kurtuldum.
İlkbahara girerken bir öğleden sonra Katya, bir çekmecede eski bir fotoğraf buldu. Fotoğrafta, kucağında Tamara tutan, gülümseyen Larisa vardı. Görüntü, uzun süredir uykuda kalan anıları uyandırdı. Bir de şunu gösteriyordu: Gerçek aile her zaman kan bağından doğmaz; fırtınalar ortasında adım adım inşa edilen sevgiden oluşur.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



