Son Eylülde İstanbuldaki bir mezarlıkta uzun bir cenaze töreni yürüyüşü bir tabutun arkasından ağır ağır ilerliyordu. Ahmet başını eğmiş, ayaklarının altına bakarak yürüyordu; hayatında neyin nasıl bittiğini tam anlayamıyordu. Düşünceleri dağılmış, duyguları yok gibiydi; sanki o da ölmüş gibi hissetti. Gözlerinin önünde tabuttaki cansız beden duruyordu.
On sekiz yıl önce
İlk sınıfta Ahmet ile Mehmet bir öğle arası oyun bahçesinde çarpışmış, gerçek bir kavga çıkarmıştı. Gürültü, toz, çimenlerin üzerinde yuvarlanıyorlardı; üniformaları çamura bulanmıştı. Çevrede bir kalabalık çocuk bağırarak Haydi Mehmet! Saldır! ya da Vur Ahmet! diye tezahürat yapıyordu. Kavganın doruk noktasında, Mehmet rakibinin kulağını ısırdı; rakip çığlık atarak kulağını tutup mücadeleyi bıraktı. Çatışma sona erdi, iki çocuk yerde oturup birbirine baktı; Ahmetin yanağından kan akıyordu. Ders saati çaldı.
O günden sonra Ahmet ve Mehmet ayrılmaz dost oldular. Ahmet okulun en başarılı öğrencisiydi, öğretmen sorusuna hemen elini kaldırır, doğru cevap verirdi. Mehmet ise ortalama bir öğrenci, sınıfta durmadan dolaşan bir meraklıydı; öğretmenler sık sık ona kızar, not düşürürdü. On yıl boyunca aynı sırada oturdular, ortak ilgi alanları buldular.
İki yıl sonra aynı sınıftan bir kız çocuğuna, Elife, aynı anda aşık oldular. İnce, sarışın bir kız, gökyüzü gibi mavi gözleriyle onları büyülemişti. Elif dans kulübünde yer alıyordu, Ahmet ve Mehmet de onu izlemek için koşar, her birinin aklına Belki de o beni seçer düşüncesi girerdi. Elif bir yargıya varmadan, kimseyi seçmeden, yıllar geçip mezuniyet gecesi geldi ve herkes yollarını ayırdı.
Ahmet üniversite okumak hayali kurdu. Ancak hayatın çarkı dönerken tek başına yeterli bir puan ve maddi imkan yoktu; yüksek bir puanla dahi kontenjan sınırlıydı. Ailesi köyde geçim sıkıntısı çektiği için Ahmet bir meslek yüksekokuluna kaydoldu.
Mehmet ise maddi açıdan rahat bir aileden geliyordu; eğitim masrafları sorun değildi. Fakat onun bilime ilgisi yoktu; ailesi ona bir oto tamir atölyesinde çıraklık teklif etti. Mehmet bu kararıyla uzun vadeli ve kazançlı bir iş buldu.
Elif de üniversiteye gitmek yerine, dans topluluğu ile yurtdışına, bir Avrupa ülkesine gidip para kazanmaya karar verdi. Tek bir şansı vardı; risk aldı.
Herkes farklı şehirlere dağıldıysa da telefonla sık sık haberleşir, hayatlarından haberdar olurlardı. Ahmet ve Mehmet daha sık buluşur, akşamları kafelerde ve kulüplerde vakit geçirir, Mehmet genellikle Ahmeti yeni bir eğlenceye ikna ederdi.
Mehmet, iki yıl süren bir meslek yüksekokulu eğitiminin ardından bir atölye açtı. Birkaç çalışanı işe aldı, üç yıl içinde iyi bir arabası oldu ve başarılı bir işadamı hâline geldi.
Elifin beş yıllık sözleşmesi sona erdi; geri döndü. Bir araya gelip tekrar kutlama yapmaya karar verdiler. Herkes Elifin hangi seçimi yapacağını merak ederken, Ahmet masada oturmuş kalbi çarpıyordu.
Mehmet, bak şunu dedi Ahmet, gömleğinin yakasını çekerken, Bu yeterli mi?
Endişelenme, rahat ol! diye cevap verdi Mehmet, Derin bir nefes al, cesaret için bir şeyler iç.
Elif, merhaba! diye seslenerek odanın üzerindeki ses yükseldi, Ne kadar şıksınız!
Merhaba Elifim! dedi Mehmet nazikçe, sandalyesini çekip elini öptü.
Selam! diye fısıldadı Ahmet, dili boğazına takıldı.
O gece okul günlerini hatırladılar. Mehmet bütün gece Elifle dans ederken Ahmet oturup içini burukluk kapladı. Şansım yok mu? diye düşündü kendine. Mehmetin atölyesi var, arabası var; ben hâlâ ebeveynlerimle yaşıyorum, param yok.
Akşamları çocukları eve bıraktıktan sonra, Ahmet sonunda karar verdi. Dördüncü gün Elifin evinin kapısına uzun uzun düşündükten sonra çaldı. Kapıyı açtığında Elif onayıyla gülümsedi.
Gerçekten kabul ediyor musun? Şaka mı bu? diye sordu Ahmet inanamayarak.
Evet, evet! Şimdi seninle evleniyorum! diye bağırarak öptü Elifi.
Daha sonra Ahmet bu mutluluğunu Mehmete anlattı.
Ne buldu o benden? Ben ona bir şey teklif edecek hâle gelmedim hâlâ. dedi Ahmet, Bu kadar güzel bir kızla nasıl şansımı yakaladım?
Mehmet gülerek Ben de bir zamanlar ona evlenme teklif etmeye çalıştım ama kesin bir ret aldım. dedi.
Nasıl olur? Sen başarılı, ileri görüşlü ve maddi açıdan rahat birisin! diye şaşırdı Ahmet.
Mehmet omzunu silkerek Elif benimle evlenmeyecek; ben onun kalbini kazanamazdım. Sen çalışkansın, istikrarlı bir hayat sunuyorsun. İşte bu yüzden doğru seçim sensin. dedi ve ikisi de kardeşçe sarıldı, bir süre sohbet ettiler.
Gürültülü bir düğünle evlilik kutlandı. Ahmet ve Elif, Elifin yurt dışındaki kazançlarıyla satın aldığı yeni bir daireye taşındı. Ahmet başlangıçta yerinden çıkamasa da Elif ona şaka gibi Endişelenme, yarın kahvaltıyı yatağında yapacağız. diyerek rahatlatıyordu.
Elif, dans okulunu açtı, sevdiği işi yaparak para kazandı, aile hayatı huzurlu bir akışta devam etti.
Mehmet ise aileye çok yakın bir dost olarak yerini aldı. Bazen Ahmet, Elifi kıskanır gibi hissetse de, Mehmet sürekli ona her konuda yardım eder, markete ya da işe götürür, hastaneye taşır, yağmurda arabayı bekletmez. Bir kez Elif provada bir sakatlık geçirdiğinde, Mehmet hemen hastaneye götürüp tedavi ettirdi.
Mahallede bazı komşular Ahmete Mehmet seni köle gibi kullanıyor. gibi laflar söyleseler de Ahmet, Mehmet benim kardeşim, ona kızamam. diyerek yanıt verdi.
Bir akşam Ahmet, Mehmet, bu kadar takıntılı davranma, bir şey mi var? diye sordu.
Ahmet, rahat ol, bir şeyi olmadan da yaşayabiliriz. dedi Elif gülerek, Biz onsuz da iyiyiz.
Günler akıp gitti, bir gün Ahmetin evine bir telefon çaldı.
Ahmet, merhaba, ben Mehmetin babası, Oleg Bey. dedi ses.
Merhaba Oleg Bey! Uzun zamandır görüşemedik, nasılsınız?
Mehmet… o… öldü. dedi baba sesi hüzünle titrek, Dün bir kaza geçirdi, çarpıştı.
Ahmet bir an için nefes alamadı, boğazı kurudu. En yakın dostunun kaybı, sanki hayatının bir parçası eksildi. Elif, hamile sekizinci ayında olduğu için Ahmet onu evde tutup dinlenmesini sağladı, tek başına cenazeye gitti. Mezar başında uzun süre durdu, dostunun gülümseyen fotoğrafına bakıp gözyaşlarını tutamadı.
Mehmet, dostum! Tanrım, seninle tanıştığım için şükürler olsun. Yıllardır süren dostluğumuz için teşekkür ederim. diye içinden fısıldadı, gözleri doldu.
Elif doğum yaparken Ahmet, bir dua etti: Ya Rab, Mehmetin ruhu hâlâ bizimle kalsın, yeni doğacak bebeğimizle birlikte.
Bir yıl geçti. Oğullarının adı Mehmetten esinlenerek Mehmet konuldu. Oğul, babasının gözlerine benzer bir kirpik kıvrımı, aynı yüz ifadesi ve aynı kol üzerindeki doğum lekesiyle doğmuştu. Ahmet, çocuğu kucağına alıp Mehmet, bu senin yerin mi? diye sordu. Çocuk bir anda kulağını tutup gülümseyerek Evet dedi.
Ahmet, Mehmet, bize işaret et, seninle yine bir aradayız. diyerek gökyüzüne bakıp iç çekti.
Bir anda çocuğun kulağında bir çatırtı duyuldu, Ahmet o anki kulağını tutarak Bu senin dalgın çenene mi? Ya da hala bir şey ısırıyor mu? diye sordu. Çocuk kahkahayla gülerek Evet, baba! dedi.
Bu sessiz an, Ahmete şunu hatırlattı: Gerçek dostluk, bir bedeni geride bıraksa da kalplerde devam eder. Hayatın dönemeçlerinde, kayıplar ve sevinçler birbiriyle iç içe geçtiğinde, dostların izleri her zaman yanımızda kalır. Bu yüzden, her anı kıymetli kılmalı, sevdiğimiz insanları ve arkadaşlarıyla paylaştığımız değerli anları unutmamalıyız. Dostluk, ölümden bile öteye geçer; kalbimizde yaşar ve bize yol gösterir.




