OĞLUYLA BİR ARADA… MISAFİR OLMAK…

Hayır, şimdi gelmen kesinlikle gerekmiyor. Düşün bir kez daha, anneciğim. Yol uzun, bütün gece trenle, sen de artık genç değilsin. Ne işe yarar bu zahmet? Üstelik bahar, tarlanda belki de çok iş var diyor bana oğlu.
Oğlum, ne gerek var ki? Uzun zamandır görüşemedik. Ayrıca evlendiğin kadını da görmek istiyorum; yeni gelinle tanışmak lazım, diyorum içimden.
O zaman şöyle yapalım, ay sonuna kadar bekle, o zaman hepimiz senin yanına geliriz; bayram tatilleri de çok olur diyerek beni rahatlatıyor.
Doğrusu, ben zaten yola çıkmaya karar vermiştim ama ona inandım, gitmemeye, evde onu beklemeye karar verdim.
Fakat kimse bana gelmedi. Birkaç kez oğlumu aradım, o ise telefonları kapattı. Sonra kendisi geri arayıp meşgul olduğunu, beni beklemenin gereksiz olduğunu söyledi.
Çok üzüldüm. Oğlumun gelmesi için yemekler hazırlıyordum. O, altı ay önce evlenmişti, ama ben yeni gelini bir kez bile görmemiştim.
Oğlum Mehmeti ben, deyince kendi çocuğum demek istiyorum. Otuz yaşındaydım, evlenmemiştim, bir çocuk sahibi olmak istedim.
Belki bir günah gibi görünür, ama bu kararım için hiç pişman olmadım; sıkıntılar, para eksikliği, hayatta kalmak zorunda kalmak hep yanımdaydı. Birden fazla işte çalışır, çocuğumun ihtiyacı olan her şeyi temin ederdim.
Mehmet büyüdü, başkentte üniversiteye gitti. İlk döneminde ona maddi destek olabilmek için Polonyaya gidip çalışmaya başladım, Ankarada okul ve konaklama masraflarını gönderiyordum. Anne kalbim, çocuğuma yardım edebildiği için sevgiyle doluyordu.
Mehmet üçüncü sınıfta iş bulup kendi parasını kazanmaya başladı. Üniversiteyi bitirince bir iş edindi ve kendini geçindirebiliyordu.
Oğlum evine nadiren, yılda bir kez geliyordu. Ben ise İstanbulda, söylemesi utanç verici ama hayatımda hiç Ankarada bulunmadım.
Düşündüm ki, o evlenecek, ben de mutlaka gideceğim. Bunun için para biriktirmeye başladım, altmış bin lira biriktirdim.
Altı ay önce Mehmet telefon açtı ve uzun zamandır beklediği haberi verdi: evleniyormuş.
Anne, ama gelme; şu anda sadece nişanlanıyoruz, düğün sonrası yapılacak diye uyardı beni.
Üzüldüm ama ne yapalım. Mehmet beni yeni geliniyle video görüşmesi üzerinden tanıştırdı. Kız, görünüşe göre güzel, zengin bir ailenin kızı, adı İlona. Babası büyük bir iş insanı. Tek yapacak şeyim onun mutlu olduğuna sevinmekti.
Zaman geçti, ama oğlum hâlâ bana gelmiyor, beni de evine çağırmıyor. Sabırsızlıkla yeni gelini görmek, oğlumu kucaklamak istiyorum; bu yüzden çantalara koydum, tren bileti aldım, ev yapımı ekmek, birkaç turşu, kuru meyve ve kornişon hazırladım, hatta taze ekmek de fırınladım. Trene binmeden önce Mehmete aradım.
Anne, ne yapıyorsun! İşteyim, seni karşılayamam. Adresi ver, taksi çağır kendine dedi Mehmet.
Sabah Ankaraya vardım, taksi çağırdım, fiyatın yüksekliğine şaşırdım ama şehrin sabah manzarası güzel, camdan izledim.
Kapıyı, yeni gelini açtı. Gülmedi, sarılmadı, sadece sessizce mutfağa yönlendirdi beni. O da henüz işe gitmiş, evde değildi.
Çantamı açtım: patates, pancar, yumurta, kurutulmuş elma, mantar turşusu, salatalık, domates, birkaç kavanoz reçel. İlona sessizce izledi, sonra Bunları getirdiniz boşuna; biz böyle bir şey yemeyiz, eve yemek yapmamız da yok dedi.
Ne yiyorsunuz? diye şaşkındım.
Her gün teslimatla yemek geliyor. Ben yemek yapmayı sevmiyorum; mutfakta kötü koku kalıyor, uzun süre bayat kalıyor dedi İlona.
Sözlerinden henüz toparlanamadan mutfağa bir çocuk girdi; üç buçuk yaşında bir erkek çocuğu.
Tanışın, o benim oğlum Danıel dedi yeni gelini.
Danıel mi? diye tekrar sordum.
Danıel, Danıel, adımı çarpıtmayın diye bağırdı. Ben İlonayım, kimse adımı çarpıtmıyor.
Çok ağlamak istedim. Hem oğlum beni bu durumdan haber vermedi, hem de yeni gelinin tutumu beni kırdı.
Duvarda büyük bir düğün fotoğrafı gördüm.
Ah, düğün yokmuş; güzel fotoğraf çekmişsiniz dedim konuyu başka yönlendirmeye çalışarak.
Düğün mü? 200 kişilik bir düğün gerçekleşti, sadece siz gelmediniz; Mehmet, siz hastalandınız dedi İlona benden baş aşağı inceledi.
Kahvaltı yapacak mısınız?
Yapacağım dedi.
İlona bana bir çay ve pahalı bir peynir ikram etti; onun anlayışına göre bu kahvaltıydı.
Ben sabahları iyi bir şeyler yemeliydim, yolculuktan beri açtım. Yumurta kızartmak ve ev yapımı ekmekle kahvaltı yapmak istedim, ama İlona mutfakta koku çıkmaması için yumurta pişirmemi yasakladı.
Ekmek de yemeyi reddetti, biz sağlıklı besleniyoruz dedi.
Bu durum beni daha da üzdü; yıllarca bu anı beklemiş, para biriktirmiş, ama hepsi boşuna oldu.
Çayımı içmeye çalıştım, İlona sessizdi, garip bir sessizlik hâkimdi. Çocuk aniden koştu, bana sarıldı; kucaklamak istedim ama İlona elini salladı, bunun izni yok dedi.
Çocuğa bir kavanoz ahududu reçeli uzattım, pankekle güzel bir şey olur dedim.
İlona elinden kavanozu çırparak Kaç kez söylemem gerekir? Biz sağlıklı besleniyoruz, şeker yemiyoruz! dedi.
Gözlerim doldu, çayımı bitiremedim, koridorda ayakkabı giydim, İlona bir şey sormadı, nereye gideceğimi de sormadı.
İstasyona çıktı, bir bankta oturdum, gözyaşlarımı serbest bıraktım; hayatımda hiç bu kadar üzüntü hissetmemiştim.
Biraz sonra İlona çocuğu ile dışarı çıktı, çantamı çöp kutusuna atmıştı.
Söyleyecek sözüm kalmadı. Çantamı toparlayıp istasyona koştum; birinin biletini verdiği için bir akşam bileti alabildim.
İstasyonun yanında bir lokanta vardı; bir kase çorba, bir dilim kızarmış et, patates salatası aldım; açtım, çok para harcadım ama Kendime bir şeyler hak ediyorum dedim.
Çantamı depoya koydum, Ankarada birkaç saat dolaşmaya çıktım; şehri beğendim, biraz da kendimi kaybettim.
Trende uyumadım, ağladım; oğlum beni aramadı, nerede olduğumu bile sormadı.
Yazın kar yağmasını beklerken, çocuğumun böyle karşılamasını hiç hayal etmemiştim. Tek oğlu, bütün umutlarımı üzerine koyduğum oğlu, bana gereksiz geliyor.
Şimdi, o birikmiş altmış bin lirayı ona geri vermeli miyim? O, annesinin her zaman yanında olduğunu bilsin diye mi? Yoksa hiç vermeyeyim, çünkü hak etmediğine mi?

Rate article
Lifequest
OĞLUYLA BİR ARADA… MISAFİR OLMAK…