14 Şubat 2025
Bugün, bir zamanlar evlendiğim Aylinin hayatını ve benim onun üzerindeki izini düşünürken, kalemim kağıda dökülmüş anıların bir yansıması gibi bir şey ortaya çıktı.
Aylin, benimle evlenmeden önce babasından tek başına ayakta durmayı öğrenmiş bir kızdı. Aile içinde güven sorunu vardı; babasını hiç tam anlamıyla güvenemez, her şeyini kendine saklamıştı. Bu yüzden evliliğimiz, iki yabancının bir araya gelmesi gibi bir denge içinde yürüdü. Ben, Veli, papatyanın göbeği gibi güzel, neşeli ve her ortamda sohbetin can damarı biriydim. Alkolü ölçülü, sigarayı hiç tutmazdım; futbol, balık tutma ya da av gibi maceralara pek ilgi duymazdım. Kısacası, iyi bir evlat gibi evlat edilecek bir adamdım.
Aylinin bana duyduğu tek güven, bizim biricik oğlumuz Aliye duyduğu aşktı. Boş zamanlarını Aliye ayırır, onunla vakit geçirmeden gün geçirmezdi. Bu yüzden Aylin, Evlilik bir bahçe gibi, ama çiçekleri sadece çocuğumuz Ali suluyorsa yeter diye düşünürdü.
Aylin, ilkokulda Kızıl diye takılırdı; yeleğindeki kızıl saçları ve çilleri yüzüne çiçek gibi serpilmişti. Annesi, ona Kuş gibi güzel değilsin ama bir ördek gibi sevimlisin diyerek küçükken bir benzetme yapmıştı. Annesi, Kızım, sen bir kazdağını andırıyorsun; kimsenin seni kavraması zor, ama bu yüzden yalnız kalacaksın. Kendine yet, çalış ve bir gün bir çobanın seni alacağını bekle demişti. Bu öğüt, Aylinin hayatı boyunca kulaklarında çınladı.
Lise yıllarında altın madalya kazandıktan sonra üniversiteye gitti ve benimle tanıştı. Benimle karşılaştığı an, Seninle tanışmak bir çay demliğindeki kaynamış su gibi dedi; ama ben ona Seni sevecek tek kişi ben olabilirim diyerek şaşırttım. Aylin hiçbir makyaj kullanmaz, sade giyinir ve erkeklerle flört etmeyi bilmezdi. Ben ona Neden bu kadar cesur bir adım atıp evlenme teklif etmiyorsun? diye sorunca, Sana bir hediye gibi gelmek isterim; seninle bir ömür boyu beraber olmayı istemiyorum, sadece sadık ve itaatkar bir eş olmak istiyorum dedi. Ben ise Aşk zamanla gelir diyerek ona güven verdim.
Evliliğimiz, Aylinin annesi Hanifenin gözünde pek hoş karşılanmadı. Fatma Oğuz, benim annem, Aylini kızıl çillerle kaplı bir çuval gibi değerlendirdi ve Alinin babası olarak daha güzel torunlar isterim diye düşündü. İlk buluşma çok buruk geçti. Ancak, Aylin annemin çay ikramına oturduğunda, Alışıyorum diyerek bir nebze sıcaklık kattı ve annem ona Çocuğuma sadık bir eş olacağına söz ver dedi. Bu söz, Aylinin benimle kalmasını sağlayan tek itici gücü oldu.
Benim annem, uzun yıllar önce beni ve Aliyi terk eden bir eşinden dönmüş, ama bir daha geri dönmemişti. O, Affetmek mi? Yoksa kırgınlık içinde mi kalmak? diye kendine sormaya devam ederken, Aylinin kararlılığına şahit oldu ve Alyarın yolu uzun, ama sonunda mutlaka ışık var diyerek oğlunu onayladı. Böylece evliliğimiz kutsandı.
Beş yıl sonra Ali doğdu. Ali, babasının yakışıklı yüzünü miras almıştı ve annem Fatma Oğuz, Bu çocuğun gözlerinde babasının parıltısı var diyerek sevincini gizleyemedi. Ben ise Aliye karşı bir kelebek gibi uçuşur, onun varlığı hayatımın tek anlamı olurken, eşim Ayline karşı duygularım donuk kalmıştı. Evimiz, sabah çayını yudumlayıp akşam yemeğini birlikte yediğimiz, ama içten içe bir boşluk barındıran bir rutin hâline geldi.
Beş yıl sonra, Boğa adıyla tanıdığım bir kadın, Boğaya aşık oldum. Boğa, gökyüzünün en parlak yıldızı gibi parlıyordu; gözlerin bir göl gibi derindi. Boğanın Vazgeç ya da benimle kal şartı, beni iki uçurum arasında sıkıştırdı. Alinin beş yaşında olduğunu, bana bakarak Baba, sen niye üzülüyorsun? dediğini hatırlıyorum. O an, çocukluğumda annemin beni yalnız bırakması gibi bir çöküş hissettim. 17 yıl süren bir ayrılık sonrası, Boğa beni bir kez daha peşinden koştu ama kalbimde hâlâ Aylinin ve Alinin izi vardı.
Aylin, annesinin Hayatın şansı yoksa, tek başına ayakta dur sözlerini hatırlayarak, bir kez daha bana bakıp Eğer hâlâ geri dönmek istersen, kapım her zaman açık dedi. Ben ise o anda, Boğanın elindeki çürük diş fırçasını saklamak zorunda kaldım; banyodaki kâğıt kutusunda yalnızca hatırıma kalan bir hatırımsa gibi duruyordu. Fırçayı çantasına atıp Saklayacağım dedim ama dönüşümde yeni bir fırça buldum; sanki hayatımın her köşesinde yeni bir umut saklıydı.
Mutfakta hâlâ sıcak bir kahve fincanı, koridorda hâlâ eski terlikler Bu küçük detaylar, evimin bir zamanlar ne kadar sıcak olduğunu hatırlatıyor. Ben, Aliyi eğitirken ve Boğanın peşinden koşarken, kendime Neden buradayım? diye soruyordum. Cevap yoktu.
Bir gün, Aylinin kızı Merve, Baba, bu benim babam! diye bağırarak bana koştu ve ben, gözlerimde yaşlarla Evet, Merve, bu senin baban dedim. O an, yılların birikimi bir damla su gibi akıp gitti. Fatma Oğuz, Hoş geldin eski dost, yıllar ne kadar çabuk geçiyor diyerek beni kucakladı. Ben ise Üzgünüm, eski hatalarım için dedim, ama Aylin elini tutarak Geçmişi bir kenara bırakalım, şimdi bizim için yeni bir sayfa açılıyor dedi.
Bu süreçte, Ali büyüdü, üniversiteye girdi ve ben onunla bir kenarda otururken, Aylin yeni bir hayat kurmuş, Mervenin annesi olmuştu. Ben ise hâlâ bir şeylerin eksik olduğunu hissettim; ama Aylinin Hayat bir kuş gibidir; kanat çırparken bazen yere konar, bazen gökyüzüne uçar sözü, içimde bir umut kıvılcımı yaktı.
Bugün, günlüğüme bakarak öğrendim ki; sevgi bir çiçek gibi, doğru bakıldığında büyür, fakat zorla tutturulamaz. Geçmişin gölgesinde yürümek yerine, yeni bir yola çıkmak gerekir. Hayatın her anı bir ders, her ayrılık bir öğretidir; yeter ki kalbimizdeki gözü peklikle ileriye bakabilsek.




