Yazlıkta Aile Kuralları: Anneanne, Dede ve Torunlarla Bir Yaz Tatilinde Kuşaklar Arası Sınırlar, Anlaşmalar ve Küçük Kaçamaklar

Yaz Kuralları

Banliyö treni küçük bir istasyonda yavaşladığında, Nurten Hanım çoktan peronun kenarında bekliyordu, bez çantasını sımsıkı göğsüne bastırarak. Çantanın içinde birkaç elma yuvarlanıyor, vişne reçeli kavanozu ve plastik bir kapta poğaçalar birbirine çarpıyordu. Evin çocukları zaten tok gelir, sırt çantaları ve market poşetleriyle şehirden çıkıp gelirdi, ama insanın eli yine de bir şeyler hazırlamaya gidiyordu işte.

Tren durdu, kapılar açıldı ve vagondan üç kişi birden dökülüverdi: uzun, zayıf Doruk, küçük kız kardeşi Selen ve, sanki kendi başına bir yolculuk yapıyormuş gibi görünen bir sırt çantası.

Babaanne! Selen hemen onu fark etti, bileğindeki bilezikler şıngırdayarak el salladı.

Nurten Hanım boğazına sıcak bir şeyin yükseldiğini hissetti. Çantayı yere dikkatlice koyup, kucaklamaya hazır olarak kollarını açtı.

Ay, siz ne kadar…”Büyümüşsünüz” diyeceği vardı, frenledi. Zaten biliyorlardı.

Doruk daha yavaşça yanaştı, bir koluyla babaanneyi sardı, diğer eliyle çantasını kolluyordu.

Merhaba babaanne.

Neredeyse Nurten Hanımın boyunu geçmişti. Çenesinde tüyler, ince bilekler, tişörtün altından sarkmış kulaklık kabloları Bir zamanlar kerpiç bahçede kovaladığı minik oğlanı hatırlamaya çalıştı, bakışı her seferinde yabancı, yetişkin ayrıntılara takılıyordu.

Dedeniz arabada bekliyor aşağıda, dedi Nurten Hanım. Hadi, yoksa köfteler buz gibi olacak.

Bir fotoğraf çekeyim önce, dedi Selen, çoktan telefonunu çıkarmış, peronu, treni, Nurten Hanımı pıtır pıtır çekiyordu. Storyye.

“Story” kelimesi kulağının kenarından bir kuş gibi uçtu. Kışın kızına sormuştu; anlatmışlardı ama gitmişti aklından. Önemli olan, torununun gülümsüyor olmasıydı.

Beton merdivenlerden indiler. Bir köşede, eski bir Şahinin yanında Yakup Bey bekliyordu. Dorukun omzuna hafifçe dokundu, Seleni kısa bir sarılışla karşıladı, eşine başını salladı. O daha soğukkanlıydı ama Nurten Hanım biliyordu, en az onun kadar sevinmişti.

Ne var ne yok? Tatil başladı mı? diye sordu Yakup Bey.

Tatil tabii, dedi Doruk, çantayı bagaja atarken.

Eve doğru giderken çocuklar susmuştu. Camdan bahçeli evler, sebzeli tarlalar, arada bir görünen keçiler geçiyordu. Selen birkaç kere telefonunda bir şey karıştırdı, Doruk ekrana bakarken kıkırdadı; Nurten Hanım ise hafifçe onların ellerini, o simsiyah dikdörtgenlerle didişen parmaklarını izliyordu.

Neyse, dedi içinden. Benim evim, benim kurallarımla. Gerisi… Artık nasıl oluyorsa.

Ev onları kızarmış köfte ve dereotu kokusuyla karşıladı. Verandada eski bir masa, üstünde limon desenli muşamba. Tavada yemekler cızırdıyor, fırında patatesli börek pişiyordu.

“Ooo, ziyafet be!” dedi Doruk, mutfağın kapısına kafasını uzatıp.

“Ne ziyafeti? Yerli yersiz konuşma, bu öğle yemeği sadece,” Nurten Hanım ağzından kaçırıverdi, hemen toparlandı. “Neyse, girin içeri, ellerinizi yıkayın çabuk. Muslukta sabun var.”

Selen çoktan yine telefona dalmıştı. Nurten Hanım masaya salata, ekmek, köfte koyarken, torununun tabağı, mutfak penceresi, hatta sandalye altından bakan Minnoş isimli kediyi fotoğraflayıp çektiğini göz ucuyla gördü.

“Yemekte telefon yok bak,” diye gayri ihtiyari söyledi masaya oturduklarında.

Doruk başını kaldırdı:

“Nasıl yani?”

“Direkt işte,” araya girdi Yakup Bey. “Yemek ye, sonra bakarsın neye bakacaksan.”

Selen bir an tereddüt etti, sonra telefonunu ekranı aşağı koydu.

“Ben sadece fotoğraf”

“Çektin zaten,” Nurten Hanım nazikçe gülümsedi. “Şimdi yiyelim, sonra yüklersin…”

Yüklemek çok kararlı çıkmadı ağzından. Neyse ya, yeni adı neyse işte o.

Doruk biraz bozularak telefonunu ucuna koydu masanın. Sanki ona uzay gemisindeki kaskını çıkartmasını söylemişler gibi yüzü düştü.

“Bizde düzen böyledir,” Nurten Hanım kompottan bardaklara dökerek devam etti. “Öğle yemeği birde, akşam yemeği yedide. Sabah da en geç dokuzda kalkılır. Sonrası, ne haliniz varsa gezin tozun.”

“Dokuzdan önce…” Doruk uzun uzadıya inledi. “Ya gece film izlersem?”

“Geceleri uyunur,” dedi Yakup Bey kaşığını bırakmadan.

Nurten Hanım aradaki havanın epey inceldiğini hissetti. Hemen ekledi:

“Tabii asker ocağı değil burası, ama bütün gün uyuyup öğleye kadar yatarsan gün biter, hiç bir şey göremezsin. Bak dere var, orman var, bisiklet var.”

“Ben dereye gitmek istiyorum!” dedi Selen hemen. “Bisiklet de isterim. Bir de bahçede fotoğraf çekimi!”

“Fotoğraf çekimi” lafına artık alışmıştı.

“Çok güzel,” dedi Nurten Hanım. “Ama önce azıcık yardım. Patateslerin otunu ayıklayacağız, çilekler de sulanacak. Yazlık saray değil ya burası sonuçta.”

“Babaanne, biz tatile geldik ama…” dedi Doruk burun kıvırarak ama Yakup Bey gözünü dikti.

“Tatile geldin, tatil köyüne değil,” dedi.

Doruk söylenmeden sustu. Selen altından kardeşinin spor ayakkabısına ayağıyla dokundu, Doruk hafifçe güldü.

Yemekten sonra çocuklar odalarına çekilip eşyalarını boşalttılar. Nurten Hanım yarım saat sonra yanlarına uğradı. Selen tişörtlerini sandalyenin arkasına yaymış, makyaj çantasını, şarj aletini pencere kenarına dizmişti. Doruk ise yatağa uzanmış, parmağıyla telefona takılı kalmıştı.

“Çarşafları yeni serdim, bir terslik olursa haber edin,” dedi.

“Her şey yolunda babaanne,” gözünü telefondan ayırmadan cevapladı Doruk.

O “yolunda” sözü batıverdi Nurten Hanım’a, belli etmese de.

“Akşam mangal var,” dedi. “Şimdi biraz dinlenin, sonra bahçeye çıkın. Bir-iki saat işimiz var birlikte.”

“Tamam,” dedi Doruk telefondan ayrılmadan.

O çıktı, kapıyı çekti, koridorda kısa bir duraklama yaptı. Odadan Selenin kıkırtılı konuşmaları, birilerine görüntülü konuştuğu, geliyordu. Nurten Hanım bir an kendini yaşlı hissetti. Sırtı ağrıdığı için değil; çocukların dünyası sanki bambaşka, dokunulmaz bir katmanda cereyan ediyordu; ona yetişmek mümkün değilmiş gibi.

Neyse canım, dedi içinden. Dert etme. Üzerine gitmeyelim, çözülür.

Akşam güneş batarken hep birlikte bahçedeydi. Toprak ılıktı, kuru otlar ayakalrının altında hışırdıyordu. Yakup Bey, otla havuç fideini anlatıyordu.

Şu otları çekiyorsun, şu kalsın, Lerene uygulamalı gösteriyordu.

Ya karıştırırsam? Selen yerde çömelip yüzünü buruşturdu.

Hay Allah, kıyamet mi kopacak yani? Burası kooperatif mi? diye araya girdi Nurten Hanım.

Doruk bir köşeden, çapasına yaslanmış halde, gözü evin penceresindeki mavimsi monitör ışığına kayıyordu.

Telefonunu unutmadın değil mi? dedi Yakup Bey, hafif ironiyle.

Odada bıraktım zaten, iç çekti Doruk.

İşte o an, Nurten Hanımın nedense hiç ummadığı kadar hoşuna gitti.

İlk günler değişik bir dengeyle geçti. Nurten Hanım sabah kapı tıklatır, çocuklar biraz homurdanır, döner ama dokuzu çeyrek geçe sofrada olurlardı yine. Kahvaltı sonrası hafif bir ev yardımı; sonra dağılırlardı: Selen Minnoşla çilekleri stylinge sokup Instagrama atar, Doruk ya kitap okur ya kulaklıkla müzik dinler, ya da bisikletle turlardı.

Kurallar minik şeylerde saklıydı. Telefonlar masada bırakılırdı. Geceleri ev sessiz olurdu. Sadece üçüncü gecenin birinde Nurten Hanım ince bir kıkırtı ile uyandı. Saate baktıbir buçuk.

Gitsem mi, sabretsem mi? diye düşündü karanlıkta.

Bir tekrar güldüler, araya biri sesli mesaj attı. Üfleyerek sabahlığını giydi, hafiften kapıyı tıklattı:

Doruk, uyumadın mı?

Ses hemen kesildi.

Geliyorum, diye fısıldadı içeriden.

Doruk kapıyı araladı, gözleri kızarmış, saçlar dik, elinde telefon.

Noldu, hala uyumadın mı? dedi Nurten Hanım sakince.

Şey film izliyorum.

Gece saat birde?

Arkadaşlarla sözleştik, aynı anda izleyip mesajlaşıyoruz

Şehirde başka dairelerde de böyle karanlıkta film izleyen, mesajlaşan benzeri gençler olduğunu hayal etti.

Bak şöyle yapalım, dedi. Film izlemene karışmam ama sen gece uyumazsan sabah kalkamazsın. Bahçeye çıkamazsın. Anlaştık mı? Gece on ikiye kadar ne yaparsan yap. Sonra kapanış.

Doruk yüzünü buruşturdu.

Onlar şehirde, sen burada! Her yerin kuralı başkanine olunca hayır mı dedim?

Doruk ensesini kaşıdı.

E, tamam. On ikiye kadar.

Bir de kapat şu kapıyı, ışık gözümüzü alıyor. Ve sesi kıs artık.

Yatağa dönerken Nurten Hanım düşündü belki fazla yumuşaktı. Eskiden kızıyla daha disiplinliydi. Ama ne fayda, devir değişti.

Gerilim ufak ufak artmaya başladı. Sıcak bir sabahta, Nurten Hanım Doruktan Yakup Beye yardım etmesini istemişti; odunları depoya taşıyacaklardı.

Şimdi geliyorum, dedi Doruk, gözünü ekrandan ayırmadan.

On dakika geçti, yerinden oynamadı.

Doruk, deden tek başına taşımaya başladı artık, sesini hafifçe yükseltti Nurten Hanım.

Bir yazıp geliyorum! diye huysuzlandı.

Ne yazıyorsun sabahtan beri? Sanki senden başkası yazamıyor!

Başını kaldırdı.

Bu önemli, turnuva var!

Turnuva mı?

Evet, oyunda. Takım savaşı. Şimdi çıkarsam kaybederiz.

Diyecek bir şey arandı, ama gerginliğini gördü.

Ne kadar sürer? dedi bunun yerine.

Yirmi dakika.

Tamam. Yirmi dakika sonra direkt gidiyorsun.

Kafasını eğdi, telefona odaklandı. Tam zamanında kalktı, İşte gidiyorum diyerek çıktı. Böyle ufak pazarlıklar Nurten Hanıma bir nebze ipleri tutabildiklerini düşündürüyordu. Ta ki, işler karışıncaya dek.

Temmuz ortasıydı. Sabah pazara fidan, domates, yumurta alınacak; Yakup Bey bana yardımcı lazım demişti akşamdan.

Doruk, sabah dedenle pazara gidiyorsun. Ben ve Selen evde reçel kaynatırız.

Gidemem.

Niye ki?

Arkadaşlarla şehir merkezine gideceğiz. Festival var, müzik, yiyecek falan… Destek arayışla Selene baktı, Selen omuz silkti. Söylemiştim zaten.

Söylemiş miydi, hatırlayamadı. Belki evet, çoğu laf gibi uçmuştu arada.

Hangi şehir? diye sordu Yakup Bey.

Bizim burası işte, banliyöyle. İstasyona yakın zaten.

Neresi yakınmış. Gideceğin yol haritası var mı?

Herkes geliyor! dedi Doruk. Ya ben on altı yaşındayım artık!

Babanla konuştuk, yalnız dolanmıyorsun, dedi Yakup Bey.

O kadar da yalnız değilim, arkadaşlar var.

İşte o yüzden daha fena.

Hava sıklaştı, Selen tabağındaki makarnanın sonunu sıyırıp kenara çekildi.

Şöyle yapalım, dedi Nurten Hanım araya girip. Bugün pazara siz gidin, Doruk yarın arkadaşlarıyla gitsin?

Pazar yarın, dedi Yakup Bey. Tek başıma taşımam mümkün değil.

Ben giderim! dedi Selen ansızın.

Nâsiye ile evde olacaksın, dedi Yakup Bey.

Yalnız hallederim, dedi Nurten Hanım. Reçel bekler. Selen seninle gelir.

Yakup Beyin gözleri teşekkür ve tereddütle buluştu.

Ya bu Doruk efendi özgür mü yani? dedi Yakup Bey.

Doruk atıldı: Yahu…

Burası şehir değil. Anlamıyor musun? Başına bir sey gelirse biz sorumluyuz.

Herkes benim için endişeleniyor! Bir kere kendi başıma karar almak istedim sadece!

Sessizlik geldi. Nurten Hanımın içi büzüşmüş gibiydi. Oğluna, anlıyorum seni, vaktiyle ben de bağımsız olmak isterdim demek istedi, ama ağzından, mekanik bir şekilde bizim evde bizim kurallar, çıktı.

O zaman tamam, hiçbir yere gitmiyorum, dedi Doruk.

Hızla çıktı, kapıyı hafifçe çarptı. Sanki yukarıda sırt çantasını fırlattı ya da yatağa yığıldı.

Akşam gergin geçti. Selen bir influencerdan bahsederek ortamı yumuşatmaya çalıştı, ama gülüşmeler suni kaldı. Yakup Bey suskun, Nurten Hanım tabakları yıkarken bizim kurallar sözü kulaklarında çınlıyordu.

Gece alışılmadık bir sessizlikle uyandı Nurten Hanım. Ev genelde nefes alırdı: tahta gıcırdar, bir yerlerde fareler gezinirdi, dışarıdan nadir geçen araba sesi… Ama şimdi çok sessizdi. Bekledi. Dorukun odasından hiç ışık görünmüyordu.

Belki uyuyordur, diye düşündü.

Sabah mutfağa indiğinde, saat dokuzu on beş geçiyordu. Selen masada esniyordu. Yakup Bey çayına gömülmüş gazete okuyordu.

Doruk nerede?

Uyuyordur, dedi Selen.

Üst kata çıkıp kapıyı tıklattı.

Doruk, kalk oğlum.

Cevap yok. Kapıyı hafifçe araladı. Yatak biraz özensizce düzeltilmişti, Doruk ortada yoktu. Sandalyede trakçı, masada şarj cihazı duruyordu, telefon ise yok.

İçi çöktü.

Yok! dedi aşağı inerken.

Nasıl yani? dedi Yakup Bey hemen kalktı.

Yok, gitmiş.

Belki bahçededir? Selen bir umut attı.

Birlikte bahçeye baktılar. Ne ahırda, ne serada. Bisiklet yerindeydi.

Banliyö sekiz kırkta, dedi Yakup Bey kapıya bakarak.

Nurten Hanımın elleri buz kesti.

Belki mahalledeki çocuklara gitti…

Ne çocukları? Kimseyi tanımaz burada.

Selen telaşla telefonuna sarıldı.

Mesaj atayım.

Parmakları ekranda uçuştu. Yüzü asıldı.

Görmedi bile. Tek çoğaltı var.

Tek çoğaltının ne anlama geldiğini bilmese de, Selenin yüzünden kötü bir şey olduğunu anladı.

Şimdi napıyoruz? Nurten Hanım Yakup Beye döndü.

Yakup Bey düşündü.

Ben istasyona gidiyorum. Belki gören olmuştur.

Boş ver, belki gelir şimdi…

Haber vermeden gitmişse bu iş ciddidir, dedi Yakup Bey. Anahtarı kaptı, hızla çıktı.

Sen burada kal, dedi kapıdan. Belki döner. Selen, eğer mesaj atarsa anında haber ver.

Araba çıkınca Nurten Hanım pipet gibi bir bezle verandada kalakaldı. Kafasinda türlü türlü senaryo dönüyordu: Doruk istasyona yürür, banliyöye biner, telefonu kaybeder, bir şey olur… Bir yandan da gösterişli şekilde yok bir şey canım demeye çalıştı.

Bir saat geçti. Selen defalarca telefona bakıp baş salladı.

Yok, dedi. Çevrimiçi bile olmuyor.

Saat on bir civarı Yakup Bey perişan halde kapıda belirdi.

Kimse görmemiş, dedi. İstasyonda da

Boş verin, devamını getirmedi. Zaten belli.

Belki şehre gitmiştir, festivale, dedi Nurten Hanım cılız bir sesle.

Ne parasıyla, neyle? Yakup Bey kaşını büktü.

Sanal kartında var, dedi Selen. Telefonunda da.

Baktılar birbirlerine. Onlar için para her zaman cüzdandaydı, çocuklar için ise dijital bir yerde.

Babasını mı arasak? dedi Nurten Hanım.

Ara bakalım, dedi Yakup Bey.

Telefon görüşmesi ağır geçti. Oğlu önce sustu, sonra sinirlendi, neden göz kulak olmadınız? diye söylendi. Nurten Hanım içinden bir yere doğru çekildi. Sonrasında mutfağa döndü, elleriyle yüzünü kapattı.

Babaanne, dedi Selen, Kayıp filan olmadı. Kızgınlıktan gitti resmen.

Alınıp gitmek de bize mi düşmüş? Sanki en büyük düşmanıymışız gibi gitti,” dedi Nurten Hanım kısık sesle.

Gün bitmek bilmedi. Selen reçel karıştırdı, Yakup Bey ahırda bir şeylerle oyalanmaya çalıştı. Telefon suskundu.

Akşam güneş daldıktan sonra verandadan çıt sesi geldi. Nurten Hanım elinde çay, yerinden sıçradı. Bahçe kapısı gıcırdadı, Doruk solgun bir halde beliriverdi.

Aynı tişörtleydi, dizleri tozlu, sırtında çanta; yüzü yorgun ama sapasağlam.

Merhaba, dedi kısık sesle.

Nurten Hanım kalktı. Bir an sarılmayı, sıkı sıkı kucaklamayı düşündü ama kendini tuttu.

“Neredeydin?”

Şehirde, başını öne eğdi. Festivaldeydik.

Tek mi?

Arkadaşlarla. Yani… sayılır. Onlar başka mahalleden. Önceden sözleşmiştik.

Yakup Bey, mendilini ellerine silip dışarı çıktı.

Biz burada… senin kaybolduğunu, başına bir şey geldiğini… deyip cümleyi toparlayamadı.

Mesaj attım aslında, dedi hemen Doruk. Çekmedi telefon. Sonra şarjı bitti. Şarj aletim burada kalmış.

Selen yanlarına yanaştı, telefonu kavradı.

“Ben de mesaj attım, hiç okumadın.”

Kasıtlı değil,” hepsine tek tek bakarak cevapladı. “İstediğim gibi sorsam izin vermezsiniz sandım. Hazır sözleşmişken…

Devam etmekte zorlandı.

Yani, hiç sormadan kaçmak daha mı iyi? deyip devraldı Yakup Bey.

Yine uzunca bir sessizlik oldu. İçinde sadece öfke değil, büyük bir yorgunluk da vardı.

Önce bir ye, dedi Nurten Hanım, içeri çağırıp sofraya oturttu. Önüne çorba ve ekmek, komposto koydu. Doruk aç kurt gibi yumuldu.

Buraların fiyatı çok fena şu meşhur food courtlar, dedi karnını doyururken.

“Food court” lafındaki “sizin bu” vurgusunu görmezden geldi Nurten Hanım.

Yemekten sonra yine verandaya çıktılar, güneş alçalmıştı, hafif serinlik başlamıştı.

“Gel seninle anlaşalım,” dedi Yakup Bey, bankta yaslanırken. “Özgür olayım istiyorsun, tamam. Ama buradayken senden biz sorumluyuz. Bir yere gitmek istiyorsan bir gün önceden söylersin. Gider miyiz, nasıl dönersin, kim karşılar konuşuruz. Anlaşamazsak gidemeyebilirsin. Kaçar gibi gidersen bu böyle olmaz.”

“Ya izin vermezseniz?” dedi Doruk.

“O zaman sinirlenirsin, ama yine bizimle pazara gelirsin,” Nurten Hanım araya girdi. “Biz de kızarız ama bir şekilde idare ederiz.”

Doruk zorlukla Ama sizi üzmek istememiştim, gerçekten karışmamı istedim, dedi.

“Karar almak iyidir,” dedi Nurten Hanım, “Ama sonuçlarına da katlanmak lâzım. Sadece gidip gitmemek değil; seni merak edenlere de karşı sorumluluğun var.”

Bunu söylerken kendi de şaşırdı: Azarlamadan, sadece gerçeği söylemişti sanki.

Doruk iç geçirdi.

Tamam. Anladım.

Bir şey daha,” dedi Yakup Bey. “Telefonun biterse; kafe, istasyon ne olursa olsun, şarjını bul. İlk iş bize yaz ya da ara. Biz kızsak da ara.

Doruk başını salladı.

Bir süre öylece oturdular. Arka bahçede köpek havladı. Minnoş kedi de oradan mırladı.

“Festival nasıldı?” dedi Selen.

Eh işte, müzik idare eder de yemek güzeldi.

“Foto atacak mısın?”

Çekemedim, şarjım bitti.

Aferin sana, kanıt sıfır, içerik sıfır! dedi Selen.

Doruk azıcık sırıttı. Ama gerginlik yoktu artık.

O günden sonra evin ritminde fark edilir bir yumuşama oldu. Kurallar hâlâ vardı ama köşeleri törpülenmişti. Akşam Nurten Hanım ve Yakup Bey bir kağıda önemli maddeleri yazıp buzdolabına astılar: En geç onda kalkılır, günde iki saat ev işi yapılır, giderken ya da şehirdeyken haber verilir, masada telefon yok. Kağıt dolaba yapıştı.

Yaz kampı tablosu! dedi Doruk dalga geçip.

Aile kampı ama, dedi Nurten Hanım gülerek.

Selen de kendi kurallarını ekledi birer madde olarak:

“Ben dereye ya da arkadaşlara gidince beş dakikada bir aramayın. Odaya girmeden tıklayın.”

“Biz hiç girmiyoruz zaten,” dedi Nurten Hanım.

Yaz bak, yaz! dedi Doruk, Adaletli olsun.

İki madde daha eklendi. Yakup Bey biraz söylense de imzaladı.

Giderek, birlikte iş yapmak yük olmaktan çıktı. Bir gün Selen, anne babalarının hediye ettiği kutu oyunu buldu, Akşam birlikte oynayalım, dedi.

Ben bunu çocukken oynardım! diye atıldı Doruk.

Yakup Bey önce çekindi, garajda işi olduğunu söyledi ama başına oturdu. Gerçekten kuralları herkesten iyi hatırlıyordu. Hep birlikte güldüler, birbirlerine taş attılar, telefonlar masada unutuverildi.

Ortak işlerden biri de mutfak oldu. Nurten Hanım, Kusura bakmayın ama cumartesi akşamı yemeği siz hazırlıyorsunuz. Ben sadece dolabın kapağını gösteririm, dedi.

Biz mi!

Evet ister sosisli makarna ister başka bir şey. Yenebilsin yeter!

Beklenmedik bir ciddiyetle işe koyuldular. Selen telefondan havalı bir tarif buldu, Doruk sebze doğramaya girişti, tartışarak, gıybet ederek çalıştılar. Mutfakta kızarmış soğan, baharat kokusu vardı; ortada bulaşık dağ gibi yükselse de hava keyifliydi.

“Yarın tuvalet kuyruğu olursa gücenmek yok!” dedi Yakup Bey ama o da tabağını süpürdü.

Bahçede de bu tavır sürdü. Sürekli çapalama yerine kendi bahçeni seç uygulaması geldi.

“Şu sıra senin,” dedi Nurten Hanım Selene, çileği göstererek. “Şu da Doruk’un, havuç sırası. İster sula ister unut. Sonuçta çıkan da senin, çıkanmayan da.”

“Deney oluyor yani,” dedi Doruk.

“Sözde bilimsel,” diye güldü Selen.

Selen her gün çileklerine bakıp fotoğrafladı. Doruk ise bir iki kere hortumla su verdi; sonra unuttu. Sonunda hasat vakti geldiğinde Selenin sepeti dopdoluydu, Doruk’un ise iki üç çamurlu kök anca.

“Ne diyorsun, ibret aldın mı?” dedi Nurten Hanım.

“Kesinlikle. Havuç bana göre değilmiş,” dedi Doruk.

Kahkahalar bu kez gerginlikten uzaktı.

Yaz sonuna gelirken evin kendine ufak bir ritmi oldu. Sabahlar ailece kahvaltı, gündüz herkes başka telaş, akşam yine bir aradalar. Doruk bazen hala geceleri telefonda kalır, ama on ikide ışık kapanır. Nurten Hanım odasının kapısından geçerken hafifçe soluduğunu duyardı. Selen mahalleden arkadaşıyla dereye gider, her defasında “neredeyim, ne zaman dönerim” yazar.

Ara sıra hâlâ tartışırlardı. Müzik, çorbadaki tuz miktarı, bulaşıkların hemen mi, sabaha mı bırakılacağı… Ama artık savaş değil, beraber yaşama alıştırması gibiydi bunlar.

Dönüşten önceki son gece Nurten Hanım elmalı kek yaptı. Ev mis gibi koktu, verandaya serin bir yel doldu. Sırt çantaları hazırlanmış, her şey bir kenara çekilmişti.

“Bir fotoğraf çekelim, hadi!” dedi Selen kek kesildikten sonra.

“Yine mi şu sosyal medya işleri…” diyordu Yakup Bey, sustu.

“Sadece bize, dedecim. Bunu bir yere yüklemeyeceğim.”

Bahçede toplandılar. Güneş alçaktaydı, elma ağaçlarının üstünü sarıya boyadı. Selen telefonunu boca üstü bir kovanın üstüne sabitledi. Zamanlayıcıyı açıp koşa koşa aralarına girdi.

“Babaanne ortaya, dede sağda, Doruk solumda, hadi!”

Yan yana dizildiler, biraz gülerek, biraz şaşkın. Doruk hafifçe Nurten Hanım’ın koluna dokundu, Yakup Bey yanaştı. Selen belinden sardı hepsini.

“Gülümse, poz veriyoruz!”

Şipşak bir kere daha tıklandı.

“Süper oldu,” dedi Selen, ekranı gösterdi.

“Bakayım,” dedi Nurten Hanım.

Küçük ekranda biraz gülünç görünüyorlardı: bir yanda önlüğünü çıkarmayı unutmuş Nurten Hanım, Yakup Bey eski gömleğiyle, Doruk saçları dağılmış, Selen ise renkli tişörtünde. Ama hepsinin yüzünde ortak bir sıcaklık vardı.

“Bunu basılı fotoğraf isterim,” dedi Nurten Hanım.

“Tabii, yollarım,” dedi Selen.

“Telefondan nasıl bastıracağım ki?” dedi Nurten Hanım garip bir sesle.

“Ben yardım ederim,” Doruk atıldı. “Bize gelince birlikte çıkaralım. Ya da ben höstende getiririm.”

Başını salladı Nurten Hanım. Bir huzur yayıldı içine. Her şeyi anladıkları için değil. Daha çok tartışacaklardı elbet. Ama artık onların kurallarıyla çocukların özgürlüğü arasında gidip gelinecek bir patika oluşmuş gibiydi.

Gece çocuklar uyuyunca verandaya çıktı. Gökyüzü koyu, nadir yıldızlıydı. Ev sükunetle nefes alıyordu. Merdivene oturdu, dizlerini kucakladı.

Yakup Bey arkasından çıktı, yanına oturdu.

“Yarın dönecekler,” dedi.

“Dönecekler,” dedi Nurten Hanım.

Sustular.

“Bak bence gayet iyi atlattık,” dedi Yakup Bey.

“Atlatıldı,” dedi Nurten Hanım. “Hatta sanki biraz ders bile aldık.”

“Kim, kimden acaba?” dedi Yakup Bey kıs kıs.

Nurten Hanım sırıttı. Dorukun odasında ışık sönüktü. Selenin de öyle. Büyük ihtimalle, Dorukun masasında telefonu şarja bağlı, sessizce yarına hazırlanıyordur.

Nurten Hanım kalktı, mutfağın ışığını kapadı, buzdolabındaki kurallar listesinin kenarına baktı. Kenarları hafifçe kıvrılmış, yakındaki kalem hâlâ yerinde. Parmaklarıyla altındaki imzalara dokundu. Belki gelecek yaz yeni liste hazırlanır, eklenen çıkarılan başka bir şey olur. Ama en önemli öz aynı kalır.

Işığı söndürdü, evin huzurla dolu soluklarını dinleyerek yatağa gitti. İçinde de yeni hikâyelere yer açarak.

Rate article
Lifequest
Yazlıkta Aile Kuralları: Anneanne, Dede ve Torunlarla Bir Yaz Tatilinde Kuşaklar Arası Sınırlar, Anlaşmalar ve Küçük Kaçamaklar