Büyükanneye Göz Kulak Ol, Senin İçin Zor Olmaz!

Şirin, bu işi yapman çok zor değil mi? diye seslendim, annemi düşündüğümüzü anlatan Ayşe Hanımın gözleri içime baktı. Yaşlılık, demans, hafıza kaybı Doktorlar sürekli gözetim gerektiğini söylüyor. Ben de işimle meşgulüm, evden çalışıyorum ama bir şeyler bulmak zor. Senin evden çalıştığını da biliyorum; bir iki saat ayırman çok büyük bir fedakârlık olmaz mı?

Şirin dudaklarını büzdü. Evet, evden çeviri dosyalarını düzenliyor, zaman zaman online danışmanlık yapıyordu. Çalışma saatleri esnekti, ama bu, zamanının bol olduğu anlamına gelmiyordu.

Ayşe Hanım, ben bu konuda hiç deneyimim yok, diye başladı Şirin nazikçe. Belki bir bakıcı tutmak ya da bir huzurevine vermek daha iyi olmaz mı? Orada uzmanlar var

Ayşe Hanım aniden ayağa kalktı, gözleri öfkeyle parladı.

Huzurevine mi? Nasıl olur bu! Bu benim annem! Onu kimseye teslim edemem; tanımadığım insanlar onunla ilgilenir mi? Biz aileyiz, biz ona bakarız.

Şirin gözlerini bana dikti, destek aradı ama ben başımı bile kaldırmadım.

Şirin, anneye çok şey istemiyor, diye bağırmadım, telefonla meşgulken. Sabah gelip bir şey getir, akşam bir şey getir. Yemek ver, biraz yardım et. Zor bir şey değil, yapabilirsin.

Şirin derin bir nefes aldı. Karşı koymak bir fayda getirmedi. Ayşe Hanımın evinde yaşıyorduk; o da evlendikten sonra yeni evimizi bir süredir bize açmıştı, hâlâ kendi evini birikmek için kullanıyordu. Bizden bunu reddetmek ona haksızlık olurdu.

Tamam, diyerek sessizce onayladı. Deneyeceğim.

Ayşe Hanım gözleri ışıldadı, etrafı dolaştı ve beni sıkıca kucakladı.

Çok teşekkür ederim, canım kızım. Senin sayende başım rahat. Sana anahtarları vereceğim, adresi yazacağım. Annem evimizden yaklaşık on beş dakikalık yürüme mesafesinde. Fakat Şirin, o zaman zaman sinirli oluyor, bazen kendini kaybediyor. Söylediği şeylere aldırma, tamam mı?

Şirin başını salladı, işin bu kadar zor olmayacağını düşündü.

Ertesi sabah sorunun cevabını öğrendim.

Fatma Hanımın dairesi eski bir binada, duvarları çürük, merdivenleri gıcırdıyor, üçüncü kata çıkıyordum. Kapıyı çaldım, bir an bekledim. İçeriden bir gürültü duyuldu, ardından hırıltılı adımlar ve kilidin tıkırtısı geldi.

Kapı aniden açıldı ve önünde eski bir hırka içinde kıvrılmış, buruşturulmuş bir kadın belirdi. Fatma Hanım gözleri bulanık bir şekilde bana baktı.

Ne istiyorsun? diye kısık sesle sordu.

Merhaba Fatma Hanım, ben Şirin, Mehmetin eşiyim. Ayşe Hanım size yardım etmemi istedi. İçeri girebilir miyim?

Kadın kaşlarını çattı ama bir kenara kaydı. İçeri girdim ve burun deliklerime yoğun bir koku doldu: rutubet, ilaçlar ve ekşi bir şey. Dairenin içinde kaos hâkimdi; yerde dergiler, yırtık terlikler, masada ilaç şişeleri yığılmıştı. Mutfaktan yanmış bir yemek kokusu geliyordu.

Kahvaltıda ne istersin? Ben hazırlarım diye döndüm Fatma Hanıma.

Fatma Hanım bağırarak karşılık verdi:

Bana bir şey lazım değil! Kim seni çağırdı? Vay canına, yine bir gözcü mü gönderdi?

Şirin şaşkına döndü. Gözcü mü?

Sadece yardımcı olmak istiyorum

Yardım! diye taklit etti kadın. Hepiniz aynı sahteyi yapıyorsunuz. Benimle ilgileniyormuş gibi davranıyorsunuz, ama bir gün beni kaybettinizde dairenizi kapmak istiyorsunuz!

Fatma Hanımın sözleri öyle zehirli ki, karşılık vermek bile zor oldu. Sessizce mutfağa geçtim, çaydanlığı açtım ve yiyecek aramaya başladım. Buzdolabında birkaç yumurta, biraz salam ve kurumuş ekmek buldum; bir omlet yapabilirdik.

Yemek hazırlarken Fatma Hanım tabureye oturdu, durmadan şikayet etti:

Hep geç kalıyorsunuz. Dün Vay canına gelmişti, gelmedi. Yalan söylüyorsun. Şimdi beni doyuracak mıyım, sonra hiçbir şey kalmadı diye söyleyeceksin.

Ben yumurtaları çevirirken sessiz kaldım, onun sözlerine aldırmadım.

Kahvaltı hazır olduğunda tabağı Fatma Hanıma koydum. Kadın omlete baktı, bir lokma alıp suratını büktü, tabağı itti.

Lezzetsiz, çok tuzlu. Nasıl pişiriyorsun?

Ben bir dişimi ısırdım; tadı benim için doğru seviyedeydi.

Fatma Hanım, yemek yemek zorundasınız, yoksa ilaçlarınızı alamazsınız.

Bana ne söyle! Ben ne zaman yemek yiyeceğimi kendim bileceğim!

Kadın terlikleriyle odadan çıkıp kapıyı çarptı. Ben mutfağın içinde, dokunulmamış tabağa bakarak içimde bir kızgınlık hissettim, ama bastırdım. Gün henüz yeni başlamıştı.

Akşamüstü tekrar Fatma Hanıma gittiğimde aynı durum tekrarlandı. Kadın akşam yemeği yemeyi reddetti, ilaçlarını almayı inkar etti, beni hırsızlıkla suçladı. Ben ikna etmeye çalıştım, anlattım ama nafile. Günün sonunda başım ağrıyordu. Evde, Mehmet beni mutfakta karşılayarak sordu:

Nasıl geçti?

Zor, itiraf ettim, sandalyeye otururken. Annen çok zor bir insan. Bağırıyor, hakaret ediyor, hiç bir şey yemiyor.

Mehmet omuz silkti.

Yaşlanma anne de uyarıyordu. Sabret Şirin, bu uzun sürmez.

Ben uzun sürmez demenin ne anlama geldiğini sormak istedim ama suskun kaldım; Mehmet odasına gitti, kapıyı çarptı.

Böyle bir hafta, sonra bir hafta daha diye düşündüm. Günde iki kez Fatma Hanıma gidiyordum, yemek yapıyor, temizliyor, bir düzen kurmaya çalışıyordum. Akşamları işimi bitirince çevirilerle yarı geceye kadar çalışıyor, sabah yine aynı rutine başlıyordum.

Fatma Hanım hiç daha nazik olmuyordu. Tam tersine, her geçen gün daha çok kusurlu buluyordu. Yemeğin soğuk olması, sıcak olması, sesimin çok yüksek ya da çok alçak olması Kadın eşyaları fırlatıyor, bağırıyor, beni tembel ve hırsız olarak suçluyordu. Ben yumruklarımı sıkarak sessiz kalıyordum; sabrım sonuna yaklaşıyordu.

Bir ay sonra Fatma Hanım tamamen halsizleşti. Yatakta kalıyor, nadiren yemek yiyordu, sürekli ağrısını şikayet ediyordu. Bir doktor çağırdım; doktor daha ciddi bir durum olduğunu, yeni ilaçlar verdi ve hastaneye yatmasını önerdi.

Akşam eve döndüm, kanepede çökerek yorgunluktan ağlayamadım. Ayşe Hanım ertesi gün merakla sordu:

Şirin, annen nasıl?

Kötü, yorgun bir sesle yanıtladım. Doktor sürekli bakım gerektiğini söylüyor. Artık yapamam, Ayşe Hanım. Çok yoruldum. Çalışmam ve dinlenmem lazım. Başaramıyorum.

Ayşe Hanımın sesi buz gibi soğudu.

Yani vazgeçiyor musun?

Vazgeçmiyorum, yardım istiyorum. Bakıcı tutalım, ya da

Bakıcı tutacağız! diye bağırdı Ayşe Hanım. Hangi cimri paraya? Sen mi sandın ki cebimde çok para var? Bu aynı zamanda senin sorumluluğun, Şirin. Seni burada barındırdık, başına bir çatı verdik, biraz da minnettarlık göster! Bir tutam bile!

Şirin ellerini sıkıp yumrukladı.

Ayşe Hanım, bir ay boyunca annenize baktım. Yemek yaptım, temizledim, hakaretlere katlandım. Geceleri çalıştım, her şeyi dengelemeye çalıştım. Daha fazla dayanamazım.

Dayanamazsın mı? O zaman buradan bir türlü çık! Dört bir yana gid! Olamaz! Mehmet, duydun mu?

Mehmet kapı içinde, ellerini göğsüne çapraz koymuş, ifadesi donuktu.

Şirin, anne haklı, dedi sakin bir sesle. Aileye yardım etmen gerekiyor. Sen bir kadınsın, annemize minnettar olmalıyız, onun evinde yaşıyoruz.

Ben ayağa kalktım, bir nefes alıp rahatladım.

Tamam, sakin bir tonla söyledim. Anladım, her şeyi.

Ayşe Hanım hayretle baktı, Mehmet ise şaşkın bir ifadeyle.

Şirin, ne yapacaksın? Nereye gidiyorsun? diye sordu.

Ben zaten yatak odasına yönelmiştim. Çantamı çıkardım, biraz eşya topladım; kalan eşyalar hâlâ anne ve babamda, evimize taşındığımda yanımda getirdiğim kıyafetler, evraklar, laptop. Hepsi rahatça sığdı.

Mehmet peşimi bıraktı, yüzünde önce bir şaşkınlık, sonra sinir belirdi.

Şirin, artık gitme. Buradan ayrılmayacaksın.

Gidebilirim, diye kısa bir cevap verdim çantamı bağlarken.

Nereye? Anneye mi? diye sordu.

Evet, sonra bir ev kiralarım. Boşanacağım. Bölüşecek bir şeyimiz yok, daire bizim değil.

Mehmet ağzını açtı ama bir kelime söyleyemedi. Ben çantamı alıp Mehmetin yanından geçerek çıkışa yöneldim. Ayşe Hanım koridorda soluk soluğa, şaşkın bir şekilde durdu.

Şirin, nereye gidiyorsun?

Gidiyorum, misafirperverliğiniz için teşekkür ederim.

Dışarı adım attığımda derin bir nefes çektim, yüzümde bir gülümseme belirdi. Bir dalga gibi rahatlama üzerime indi.

Boşanma hızlıca gerçekleşti. Mehmet hiç karşı çıkmadı; duruşmaya bile gelmedi. Boşanma belgesini aldım, dosyaya koydum, çekmecenin bir köşesine sakladım ve eski eşimi bir daha düşünmedim.

Küçük bir stüdyo daire kiraladım ve kendim için yaşamaya başladım. Sessiz, düzenli, bağırışsız ve sürekli bir gerginlikten uzak bir hayat.

Bir yıl çabuk geçti.

Bir gün, Şirin bir kafede eski bir dostuyla, Meryemle buluştu. Sohbet ederken Meryem aniden şöyle dedi:

Bu arada, eski kayınvaliden Ayşe Hanımın annesi hakkında bir şey duydun mu?

Şirin çay bardağından bakışını kaldırdı.

Hayır, ne?

Üç ay önce vefat etti. Ayşe Hanım bütün mahalleyi skandalla sarstı. Meğerse yaşlı kadını bir akrabaya devretmiş. Kız kardeşi gibi birine. Ayşe Hanım dava açmaya çalıştı, ama beş yıl önce Fatma Hanım hâlâ akli sağlamken düzenlediği vasiyet sayesinde bir şey değişmedi.

Şirin dona kaldı.

Vasiyet mi? Başkasına mı?

Meryem başını salladı.

Evet. Ayşe Hanım evini almak istiyordu. Belki de annesinin hâlâ evde kalmasını istiyordu, huzurevine göndermeyip, miras için bir bahane yaratıyordu.

Şirin sandalyeye yaslandı, içinde bir sıcak, ağır bir his belirdi. Anladım ki, Ayşe Hanım onu sadece ücretsiz bir bakıcı olarak kullanmış; annesinin evini elde etmeyi planlamıştı. Şirin artık bir bedava bakıcı olmaktan vazgeçmişti.

Şirin, neden gülümsüyorsun? diye sordu Meryem.

Şirin başını salladı.

Hiçbir şey değil, sadece… adalet yerini buldu.

Meryem alayla:

Ayşe Hanım şimdi bir şeytan gibi. Diyorlar ki, Mehmet hâlâ onunla yaşıyor, hiç taşınmamış. İş bulmuş ama para her zaman eksik. Hayat bir türlü yoluna girmedi.

Şirin çayını bitirdi, ayağa kalktı.

Meryem, kafeye gidip bir pasta alalım mı? Şampanya ve güzel bir kahve de içelim.

Meryem gülümsedi.

Bir şey kutluyor muyuz?

Evet, diye yanıtladı Şirin. Hayatın ne kadar öngörülemez olduğunu kutluyorum.

Kafeden çıktık, sokakta aşağı doğru yürüdük. Şirin hafif adımlarla ilerliyordu, sanki bir kuş gibi uçuyordu. Belki de kendini kötü bir insan sanıyordu, başkalarının sıkıntılarına sevinç duyduğu için. Ama Ayşe Hanım onu sadece güçten düşürmek ve sonra atmak istemişti; hayat da onun suçunu cezalandırmıştı. Daire ona geçmedi; oğlu yanında kaldı, ama bu mutluluk getirmedi. İşte bu kadar.

Rate article
Lifequest
Büyükanneye Göz Kulak Ol, Senin İçin Zor Olmaz!