40 Yıl Geçti, Ama Hala Onu Düşünüyorum. Onu Bulmaya Karar Verdım!

Kırk yıl geçiyor ama onu hâlâ aklımda tutuyorum. Onu bulmaya karar veriyorum.

Rastlantı sonucu, internetin derinliklerinde, bir elmalı turta tarifi ile bir kırışıklık kremi reklamı arasında onu buluyorum. İsim, soyadı ve yanındaki fotoğraf: gri saçlı, gözlüklü, hemen tanıdığım bir gülümseme.

Kalbim bir anda hızlanıyor, sanki bedenim hatıraları hatırlıyor ama zihnim hâlâ adını söyleyemiyor. Tıklıyorum. Sanatçı profili, Galatanın dar bir sokağında küçük bir galeri, resim fotoğrafları manzaralar, eski kapılar, pencerede bir kadın. Bir tanesinin altında Sonbahar, yazdan daha çok şey hatırlar yazıyor.

Bu onun. Deniz. Benim Denizim, lise yıllarımda sessizce sevdiğim, mezuniyet sonrasında yurt dışına giden, geride beni bırakan.

Hayat başka bir yola gitti; evlilik, çocuklar, ardından boşanma, uzun bir sessizlik ve rutin. O duygu hiç sönmedi, sadece bir çekmecenin içinde saklandı.

Düşünmeden ona mesaj atıyorum:
Beni hatırlıyor musun bilmiyorum. Ben hatırlıyorum. Çay içmek istersen, İstanbulda olacağım.

Aynı gün cevap geliyor:
Hatırlıyorum. Çayı dörtten sonra hep içerim. Adresi sitemde bulabilirsin.

İstanbula giden biletimi alıyorum, küçük çantamı, sıcak bir kazak ve hiç göndermediğim eski mektubu paketliyorum. Trende ağaçların altın, kızıl ve çalırlı renklerine bakıyorum, zamanın geri gittiğini, yeniden on sekiz yaşında olduğumu hissediyorum.

İstanbul Garında iniyorum ve bir şeylerin gerçekten önemli olduğunun farkına çıkıyorum. Ne olduğunu hâlâ bilmiyorum ama kaçırmak istemiyorum.

Denizin atölyesi Galatanın yan sokağında. Eski, dar merdivenler, camlı ağır bir kapı, üstünde bronz bir tabela: Deniz Y. Resim Atölyesi. Kapıyı çaldığımda bir an sessizlik, sonra Açık diyerek içeri davet ediyorum.

İçeride beklediğimden farklı ama tam da olması gereken bir atmosfer var: terebentin kokusu, hafif karanlık, yüksek bir pencereden gelen gün ışığı, duvarlara yaslanmış tablolar, fırçalar dolu bir kupa, yarım kalmış bir kahve. Deniz, boya sehpasının başında arkasını dönmüş, yavaşça dönüp bana sessiz bir gülümseme sunuyor; gözleri konuşuyor.

Değişmedin, diyor, ki bu doğru değil ama sesinde sahte bir ton yok.

Sen de aynı şekilde, diye cevaplıyorum.

Beni eski, yumuşak bir koltuğa oturtuyor, çay için su ısıtıyor. Önce hiçbir şey hakkında konuşuyoruz trenler, trafik, İstanbulun sonbaharda nasıl güzelleştiği sonra her şey hakkında. Geçen yıllar, hayatım, kaybettiğimiz sevdiklerimiz, bir yandan yalnız kalmış gibi hissettiğimiz ama etrafımızda binlerce insan olduğu gerçeği.

Masanın üzerinde taze pişmiş ekmek kokusu yayılıyor, fincanda karanfil aromalı çay buharı yükseliyor, pencereyi süren yumuşak, altın ışık odanın sessizliğini bozmuyor; kendi nefesimi duyabiliyorum.

Birden soruyor: O yazı hatırlıyor musun?

Her zaman, diyorum, düşünmeden.

İki gün boyunca ayrılamaz hâle geliyoruz. Yıldız Parkında yürüyüşler yapıyoruz, yeni semtte simit yiyor, sadece bir cam şişedeki meşrubatın tadını ve okuldaki zil sesini hatırlayan birinin güldüğü şeyleri paylaşıyoruz.

Ne ne kadar kalacağıma sormuyor, ne de ben ne zaman ayrılacağımı söylüyorum. Bu, kırılgan, sessiz ve güzel bir balon gibi.

Üçüncü sabah çantamı kapının önüne bırakıyorum. Deniz bana bir çay fincanı uzatıyor ve sadece Henüz dönme. diyor.

Ama ben sorumluluklarım, evim var diyorum.

O başını çevirerek Her şey orada bekler. Burada ise seni kaybetmek istemeyen biri bekliyor. diyor.

Pencereye bakıp sonbahar ağaçlarını izliyorum ve belki bu sefer kalmam gerektiğini düşünüyorum.

Trene binmiyorum. Çanta kapının önünde kalıyor, ben ise pencerenin karşısında çay elimde, onun koltuğunda, onun dünyasında oturuyorum. Bir an utanıyorum, sanki sorumsuz bir şey yapmışım gibi, ama bu his çabuk geçiyor.

Bir gün daha kalıyorum, sonra bir gün daha, sonra saymayı bırakıyorum.

Atölyede zaman farklı akıyor. Ona boya karıştırmada yardım ediyorum, çerçeveleri siliyorum, o taslak çizerken yüksek sesle okuyorum. Aniden anlıyorum ki, hayatı basit, hafif ve parçalara ayırmadan yaşayabiliyoruz.

Akşamları eski şehirde yürürüz. İnsanların arasında ama ayrı ayrı; kimse bize tuhaf bakmaz. Belki de bu doğal göründüğü için, ya da yaşımızın ne olduğu umursanmadığı için.

Bir gün masada küçük bir çizim buluyorum: pencereye bakıp ışığa odaklanmış bir kız. Üstünde Geri dönen sonbahar yazıyor. Hiç konuşmuyorum, sadece kağıda parmağımla dokunup sessizce gülümsüyorum.

Sonsuza dek mü? Bilmiyorum. Plan yapmıyorum, sormuyorum. Tek bir an yeter bana; birinin Kal demesi ve ben gerçekten duymam.

Kırk yıl kararını bekledim. Şimdi daha fazla beklemek istemiyorum.

Rate article
Lifequest
40 Yıl Geçti, Ama Hala Onu Düşünüyorum. Onu Bulmaya Karar Verdım!