Telefon suskun kalmıştı, ama titreşimleri hâlâ kulağımda yankılanıyordu; mutfak tezgahının üzerindeki titreşimler bir tabanca patlaması gibi çaldı. Ekranda bilinmeyen bir numara; Metin uzun bir iş seyahatinden yeni çıkmış, hâlâ duşun buharı içinde duruyordu.
Neredeyse bir rüya gibi bir şey içimdeki kapıyı zorladı ve telefonu açtım. Sessizlik hâkim oldu, ardından bir kadın sesi belirdi:
– Lütfen ona söyleyin ki Ahmet bugün dişçide çok cesurmuş. Ve pazar günü onu bekliyoruz.
Üşüdüm.
– Affedersiniz, kim konuşuyor? diye sordum.
– Bu… onun numarası mı? diye tereddüt etti. – Özür dilerim bir karışıklık.
Hat sesini kesti. Mutfağın ortasında taştığım gibi donakaldım. Ahmet. Dişçide cesur. Pazar günü bekleniyor. Ahmetin kim olduğunu henüz bilmiyordum ama bir şey kesin: bu bir hata değildi.
Metin duştan çıktığında ona yabancı bakıyordum. Gülümseyerek, Yemek bir şey var mı? diye sordu. Buzdolabını açtım ve aklıma İşte başladı dedi.
Ertesi sabah yatağımdan kıyamadım. Sanki birileri dünyamı, uymayan bir versiyonla değiştirmişti. Metin aynı ses, aynı koku, aynı sabah kahvesi ritüeli ama içimde bir ses bağırıyordu: Artık o değil. Ya da o, senin gördüğün kişi değil.
Mantığımı bir kenara itmeye çalıştım. Belki bir karışıklıktı, bir iş arkadaşımın yanlışlıkla aradığı numara mıydı? Ama o kadının tonunda, sesindeki kararlılıkta bir şey vardı; beklemek kelimesi bir kez daha duyulmuştu, sanki daha önce de söylendiği bir anı gibi.
Metini izlemeye başladım. Her şey eski gibi görünse de eksik bir şey vardı. Arabasını her zamankinden biraz daha uzağa park ederdi. İş gezileri sıklaşmıştı. Messengerda gönderdiği kısa, resmi mesajların stili değişmişti; sanki başka birinin elinden çıkıyormuş gibi.
Sonunda kararlı bir adım attım. Bu casusluk rolünü sevmiyordum ama daha da çok saf kalmayı sevmiyordum. İş gezilerinden birinde arabasının saklama kutusunu kontrol ettim. Tek bir fiş buldum: bir otel faturası, Antalya oteli, 420 TL. Gittiği söylenen şehir değil, o da değil. Tarihi inceledim; o gün uzun bir gecikme, yol üzerindeki trafik sıkışıklığı diyordu.
Kalbim çarparken, pes etmedim. Bir sonraki çıkışında otel kaydını not ettim, iki gün sonra oraya gittim. Ne beklediğimi bilmiyordum; yalnızca orada olmadığını kanıtlamak mı? Ama Metini otelin önünden çıkarken gördüğümde donakaldım. Elinde küçük bir çocuk dört yaşına yakın, şapkasını yana kaydırmış, gülüşü bir çan çalması gibi. Yüz hatları Metinin minik bir yansımasıydı.
Yanından genç bir kadın çıktı; otuzlu yaşların başında, Metin çocuğun ceketiyle oynarken ona bir öpücük kondurdu. Sanki bu, onun günlük hayatı, ailesi gibiydi. Geriye doğru çekildim, ayaklarım neredeyse kaybolmuştu. Ellerim titriyordu. Telefon çaldı muhtemelen kızım alışverişte beklediği bir çağrıydı. Cevap vermedim; sadece camdan dışarıdaki yabancı dünyayı izledim ve bir anda anladım: bu bir aldatma değildi, çok daha karanlık bir şeydi. O, ikinci bir aile, ikinci bir hayat kurmuştu. Ben ise sadece bir kenar oyuncusuydum; sahnenin arka planı.
Süreyi sayamadım, ama sonunda motoru çalıştırıp yürüdüm. Eve dönmedim; havaya, kendi hayal kırıklıklarımdan kaçmaya ihtiyacım vardı. Akşam eve vardığımda ev sessizdi, çocuklar uyuyordu. Metin oturma odasında, televizyonda hiçbir şey olmamış gibi oturuyordu. Bana baktı, kaşlarını kaldırdı.
– Alışverişler uzun sürdü, her şey yolunda mı? dedi, o eski sakin tonuyla, ki eski günlerde komşularım ona haset gibi bakardı.
Cevap vermedim. Onu izlerken, bu kadar uzun süre hiçbir şey fark etmemiş olmamın şaşkınlığını düşündüm. İki ayrı evde iki ayrı hayatı nasıl sürdürebiliyordu? İçinde bir günah duygusu var mıydı?
Karşısına oturdum ve sakin bir sesle:
– Bugün Antalyada oldum.
O an dondu. Gülümsemesi kayboldu.
– Neden? diye sordu, sesi artık emin değildi.
– Seni, onu ve çocuğu gördüm.
Sessizlik sardı odayı. Uzun bir an sonra derin bir iç çekti.
– Seni incitmek istemedim. Bu sadece oldu.
– Çocuk mı oldu? ara verdim. Aile mi oldu?
Ellerini sıkıca kavradı. Açıklamaya çalışmadı, belki anlamsızdı ya da yorgundu yalanların ağırlığından.
– Kimseyi bırakmak istemedim sonunda dedi. Ne seni, ne de onları. Başarabileceğimi düşündüm
Başarabileceğim demek iki hayatı aynı anda sürdürmek demek mi? İki evde oyun blokları mı kuruyorduk? Birine yalan, diğerine gerçeği mi söylüyorduk?
Kalktım.
– Ne yapacağımı bilmiyorum ama bir şey kesin: Bu sirki artık oynamak istemiyorum.
Bağırmadım, ağlamadım; içimde bir boşluk vardı. Günlerce otomatik gibi yaşadım; kahvaltı hazırladım, çocukları okula bıraktım, işe gittim. Ama içinde yeni bir şey uyanıyordu; hüzün değil, bir güç. Öfke de vardı, evet, ama en çok bir bilinç Değişim zamanı gelmişti.
İki hafta sonra ona çıkması gerektiğini söyledim.
Ağlamadı, protesto etmedi. Sessizce valizini topladı ve dışarı çıktı.
Ve o anda uzun zamandır ilk defa gerçekten nefes alabildim. Yalanların, sürekli gerilimin ağırlığından kurtulmuştum. Tek başıma, ama özgürdüm.
Tek bir soru hâlâ aklımda dönüp duruyor: Nasıl oldu böyle? Nasıl bu oyunun içindeydim, sahnedeki değil, başkasının evinde? Bugüne kadar anlayamıyorum, nasıl bu denli bir labirente girebildim?




