Cenazede, yanımca gelen gri sakallı bir adam fısıldar: Şimdi özgür olduk. Bu, yirmi yaşındayken aşık olduğum, ama bizi ayıran kişiydi.
Toprak keder ve nem kokusuyla dolu. Her bir çukur, tabut kapağının üzerine atılan, kaburgalarımın altında yankılanan bir çarpma sesi gibi çalar.
Elli yıl. Tüm hayat, Deniz ile geçirdiğim bir ömür. Sessiz bir saygı, bir alışkanlık ve nazik bir şefkatle örülmüş bir yaşam.
Gözyaşlarım dün gece, onun yatağının yanında elini tutarken, elleri soğurken, nefesi giderek zayıflarken, tamamen sessizleşene kadar akmıştı. Gözyaşları o an sona ermişti.
Siyah bir örtünün ardında, yakınların ve tanıdıkların acı dolu yüzlerini görüyorum. Boş sözler, resmi kucaklaşmalar. Çocuklarım Emir ve Elif beni tutar, ama dokunuşlarını neredeyse hissetmem.
Sonra o yanımca gelir. Gri sakallı, göz çevresinde derin kırışıklıkları olan ama hatırladığım dik sırtı hâlâ taşıyan erkek. Kulaklarıma eğilir, titreşen bir sesle hüzün perdesini deler.
Lale, artık özgürüz.
Bir an nefesimi tutarım. Onun kolonyasının kokusu sandal ağacı ve orman esintisi şakaklarımda patlar.
Bu koku, kibir ve acıyı, geçmişi ve uygunsuz şimdiyi birleştirir. Gözlerimi kaldırırım. O, Oğuz. Benim Oğuzum.
Dünya hafifçe sallanır. Yoğun tütsü kokusu, ot ve gök gürültülü yağmurun aromasıyla değişir. Yeniden yirmi yaşındayım.
El ele koşarız. Elinin sıcaklığı, gücü bana aktarılır. Rüzgar saçlarımı savurur, onun kahkahası atların çıtırtısına karışır. Evimizden, geleceğe dair planlardan kaçıyoruz.
Bu Sokmen senin eşin olmaz! der babam Kudret, sert bir sesle. Onun ne bir kuruşu ne de toplum içinde bir yeri var!
Annesi Safiye, kaşlarını çatarak ellerini çırpar.
Düşün, Lale! Seni mahveder.
Cevabımı hatırlıyorum; sessiz ama çelik gibi kararlı.
Benim utancım, sevgisiz yaşamak. Sizinkisi ise bir kafestir.
Köylü bir ev buluruz, çam ormanının içinde kök salmış, pencereleri toprağa gömülmüş bir kulübeyle. Orası bizim dünyamız olur.
Altı ay, yüz seksen üç gün saf, çılgın bir mutluluk. Odun keser, kuyu suyunu taşır, gaz lambasının ışığında iki kişilik bir kitap okuruz. Zor, aç, soğuk olur.
Ama aynı havada nefes alırız.
Kışın bir gün Oğuz ağır hastalanır. Ateşi ocak gibi yanar. Ben ona acı otlar, buzlu bezler verir, bildiğim bütün tanrılara dua ederim.
O an, yorgun yüzüne bakarken, hayatımın kendi seçtiğim yol olduğunu anlarım.
İlkbaharda onlar bizi bulur. Erken çiçekler karın içinden yükselir.
Üç kasvetli adam, aynı paltolar içinde ve babam gelir.
Oyun bitti, Lale der sanki kayıp bir satranç maçı hakkında.
İki kişi Oğuzu tutar. O, bağırmaz; sadece bana bakar. Gözlerinde o kadar acı vardır ki boğulacak gibi hissederim. Seni bulacağım sözü yankılanır.
Beni götürürler. Ormanın canlı renkli dünyası, babamın evindeki tozlu, gazyağı kokulu odalara dönüşür.
Sessizlik en büyük cezaya dönüşür. Hiç kimse sesini yükseltmez. Ben bir eşya gibi, mobilyaların bir parçası gibi unutulurum.
Bir ay sonra babam odama girer. Pencereden dışarı bakar, bana şöyle der:
Cumaya Deniz Arslan ve oğlu gelecek. Kendini toparla.
Sessiz kalırım. Ne anlamsız.
Deniz Arslan, Oğuzun tam tersidir. Sakin, az konuşan, yorgun ama iyi gözlü bir adamdır. Kitaplardan, inşaat ofisinden, gelecek planlarından bahseder; çılgınlık ve kaçışa yer yoktur.
Sonbaharda evliliğimiz gerçekleşir. Beyaz bir elbise giyer, evet derim mekanik bir şekilde. Babam memnun kalır. Aradığı doğru damat, doğru eşleşmedir.
Deniz ile ilk yıllar sisli bir sabah gibi olur.
Yaşarım, nefes alırım, bir şeyler yaparım, ama kendimi uyandırmaz. Uysal bir eşim vardır. Yemek pişirir, temizlik yapar, işten gelince beni karşılar.
Hiçbir şey talep etmez; sabırlıdır.
Gece yarısı, uyuduğumu sanırken, bakışını hissederim. Tutkulu olmasa da, derin bir merhamet vardır. Bu merhamet, babamın öfkesinden daha acı verir.
Bir gün bana bir mürve dalı getirir. Odadan içeri uzatır ve fısıldar:
Dışarıda bahar, sessizce söyler.
Çiçeklerin acımsı kokusu odayı sarar. O akşam uzun süredir ilk kez ağlarım.
Deniz yanımda oturur, sarılmaz, teselli etmez; sadece yanımda olur. Sessiz desteği bin kelimeden daha güçlüdür.
Hayat devam eder. Oğuz, sonrasında, bir kız çocuğu ve bir erkek çocuğu dünyaya getirir. Çocuklar evimize neşe getirir; minik parmakları, kahkahaları kalbimdeki buzları eritir.
Denizi takdir etmeyi öğrenirim; güvenilirliği, sakin gücü, iyiliği. Arkadaşı, dayanağı olur. Ona, ilk tutkulu aşkı değil, olgun, dayanıklı bir sevgiyi hissederim.
Oğuz hâlâ gelmeyi bırakmaz. Rüyalarda koşarız, eski kulübede yaşarız. Gözlerim yağmurla ıslanmış, Denizin eli daha sıkı sıkışır. Her şeyi bilir, affeder.
Oğuza mektuplar yazarım; yollamadan yakarım, ateşte yanıp sönen kelimeler iz bırakır.
Onu aramam, sormam; dünyamı yıkmaktan korkarım. Korkarım, onun unutmuş, sevilmemiş, evlenmiş olduğunu öğrenmekten. Korku, umuttan ağır basar.
Şimdi, kocasının cenazesindeyim. Yaşlı yüzündeki gençlik izleri silinmiş, ama gözleri aynı derinlikle bakıyor.
Taziye töreni bir rüya gibi geçer. Otomatik olarak tesellileri kabul eder, başımı sallar, uyumsuz cevaplar veririm. Tüm benliğim bir tel gibi gerilir; sırtımda bir varlık hissederim.
Herkes dağıldığında, o kalır; pencerenin yanında, kararan bahçeye bakar.
Seni arıyordum, Lale der sesi alçak, hafif boğuk.
Sana her ay yazdım. Beş yıl boyunca. Baban mektupları açmadan geri gönderdi.
Sonra evlendiğini öğrendim ekler.
Odadaki hava yoğunlaşır, ağırlaşır. Oğuzun her sözü, duvardaki Deniz portresinin üzerine toz gibi düşer. Beş yıl, altmış mektup, her şeyin değişebileceği bir potansiyel.
Babam başlarım, ama sesim kırılır. Ne söyleyebilirim ki? İki hayatı, en iyi niyetle kırdı.
O, benimle bir hafta sonra, ayrıldıktan bir hafta sonra geldi. Bir koşul koydu. Şehirden ayrılıp, bir daha bana ulaşmamam.
Bunun yerine, oğuz çocuğu kaçırmakla tehdit etti bir şaka. Yirmi yaşındayken korktum; kendim için değil, senin için.
Dinlerken, babamın koyu çenesi ve otoriter bakışı, genç Oğuzun çaresizliğini hayal ederim.
Ben uzak bir bölgeye gittim. Jeoloji araştırmasına katıldım. İletişim çok azdı; mektuplar aylarca gitti. Kaçmayı düşündüm. Kaçamazsın, dedi. saçını gri saçına dokunur. Teyzenin adresine yazdım.
Düşündüm ki bu daha güvenli. Belki babam da bunu gördü. Dönüş beş yıl sonra çok geç olur.
Deniz ile otuz beş yıl süren odam aniden yabancılaşır. Duvarlar, ortak yaşamımızın izlerini sessizce izler. İşte Denizin akşamları okuduğu sandalye, onun en sevdiği koltuk.
İşte satranç oynadığımız masa. Hepsi gerçek, sıcak, benim. Şimdi geçmişin bir hayaleti içeri girer, her şey sallanır.
Sen? sorarım sessizce, cevaptan korkarak.
Ben? Yaşıyorum, Lale. Çiftlikte çalıştım, unutmaya çalıştım. Sonra bir kadınla tanıştım. Doktor. Evlenip iki oğlum var, Mehmet ve Ahmet.
Şaşkınlık içinde kalırım; bu basit açıklama, acı bir yarayı keser. Rüya, bir bin parçaya bölünür.
Oğuz hâlâ yaşıyor, ailesi var, benim yerim yok.
Onun adı Katırcı. Yedi yıl önce hastalıkla vefat etti. der duvara bakarak. Oğulları büyüdü, dağılmış. Bir yıl önce şehre döndüm.
Bir yıl mı? haykırırım. Neden
Ne yapmalıydım, Lale? gözlerinin içine bakar. Buraya, senin evine mi gelmeliydim?
Onu birkaç kez parkta, tiyatro önünde gördüm. Kocasıyla el ele yürürken, sessiz bir konuşma. Sakin, huzurlu. Onun huzurunu bozmaya hakkım yok.
Neden geldin bugün, Oğuz? keserim. Bilmek zorundayım. Neden dünyamı yıkıyorsun, kaybımdan yeni çıkarken?
Bir ölüm ilanı gördüm. Kocanın adı hatırladım ve gelmem gerektiğini anladım. Sormak için değil, kapıları kapatmak ya da açmak için. Kendi yolunu da bilmiyorum.
Bir adım atar, bir adım daha. Ben yerimde kalırım, çiçek kesiciyi daha sıkı tutarım.
Merhaba, Lale.
Merhaba, Oğuz.
Çiçekleri uzatır; almayız.
Teşekkür ederim, çok güzel, ama gerek yok.
Gözlerinde beş yıl önceki aynı acı parlar.
Kocamı sevmiştim derim sessiz, ama kararlı. Her kelime uykusuz gecelerin bir yansıması.
O benim hayatımdı. Hatırasına ihanet etmeyeceğim. Senin bahsettiğin yol uzun ve çürümüş artık başka bir bahçe var. Oraya bakacağım.
Geri dönüp evime yürürüm, arkama bakmam. Arkası bir sesle durur; beklediğim bir sözcük gelmez.
Kapının önünde dönüp bakarım.
O hâlâ orada. Romashka çiçeklerini bahçe bankına koyar, döner ve kapıya yönelir.
Kapıyı kapatırım. Denizin portresine uzun uzun bakarım; onun iyi, anlayışlı gözleri beni gülümsetir. İlk defa kırk gün içinde bir kez gülümsiyorum. Yol açılmadı; yol yüründü. Evdeydim.
Beş yıl sonra.
Bahçe bankı, Oğuzun bıraktığı çiçeklerle dolu, torunlarımın oyuncakları, okunmamış kitapları, sırlarıyla. Artık tek başıma oturmaz.
Zaman şaşırtıcı bir doktor. İzleri silmez, ama inceltir, gümüş ince ipliklere dönüştürür.
Denizin kaybı, ışıklı bir hüzün ve büyük bir minnettarlığa dönüşür.
Ev artık keder yeri değil; torunların kahkahası, hafta sonu elmalı ştrüdlün kokusuyla dolar.
Oğuzu bir daha duymam. Yalnız kaldığımda, onu düşünürüm; kırgınlıkla değil, olgun bir merakla.
Hayatı nasıl devam etti? Umut ederim ki huzur bulmuştur. O, gençliğimin bir sayfası; parlak, tutkulu, ama kitap zaten okunmuş.
Şimdi hayatım küçük ritüellerle dolu: verandada sabah kahvesi, Denizin gül bahçesine bakmak, torunlarla akşam sohbeti, video aracılığıyla masallar.
Bir gün büyük torunum Katya gelir, bahçede oturur ve ciddi gözleriyle sorar:
Dede, gerçekten mutlu muydun?
Ben ona iki fotoğraf çıkarırım; birinde yirmi bir yaşındayım, diğerinde seksen yaşında büyük bir aileyle oturmuş, kırışık yüzümde bir gülümseme.
Bak, bu fotoğrafta kaçak bir kız, mutluluğun kaçmak olduğunu sanıyordu. Bu fotoğrafta ise bir kadın, mutluluğun sağlam bir zeminde inşa edildiğini anlıyor. Ateşi değil, kökleri korumayı.
Elini tutarım.
Dedin bana bir yangın vermedi, Katya. Bana ateşi yakmayı ve korumayı öğretti.
Oğuz bana çeyrek yıl çılgınlık değil, yarım yüzyıl gerçek hayat verdi; bütün zevkleri ve zorluklarıyla. Bu, en büyük mutluluk.
Torunum sessizce fotoğraflara bakar; anladığını hissederim.
Akşam ev sessiz, bahçeye çıkarım. Yıldızlar soğuk ve parlak.
Yolları, bilinmezlikle çeken ve kendimiz çizen yolları düşünürüm.
Oğuz, yol açıktı demişti; ama asıl özgürlük, tüm yolların açık olması değil, tek bir yolu seçip sonuna kadar gitmektir.
Ve bu yolda, bahçemde, kocamın hatırası ve ailemin sevgisiyle, gerçekten özgürüm.




