Amca, küçük kız kardeşimizi al, diyor çocuk, gözleri açılmamış, o çok uzun süredir bir şey yemedi. diye bağırıyor, gözleri büyüyüp şaşkına dönüyor.
Amca, lütfen kız kardeşimizi alın. O gerçekten çok aç…
Bu kısık, umutsuz ses, kalabalık sokukların arasında yankılanınca Keremi aniden durdurur. Kerem acele ediyor, neredeyse koşar gibi koşar; sanki görünmez bir düşman peşinde. Zaman daralıyor: milyonlarca lira, hatta milyarlarca lira, bir kararın ağırlığına çarpar. Bugün, bir toplantıda, bu karar verilmelidir. Elif, yani eşi, vefat ettikten sonra hayatının tek anlamı işe sarılmaktır.
Ama o ses
Kerem etrafına bakar.
Yanında yedi yaşında bir çocuk durur. İnce, yıpranmış, gözleri dolu. Elinde, içinde bir yüzün belirdiği ufak bir paket tutar. Küçük kız, eski, yıpranmış bir battaniyeye sarılmış, hafif bir inleme çıkar; erkek kardeşi ise onu kendine sıkı sıkıya tutar, sanki dünyadaki tek koruyucusudur.
Kerem bir an tereddüt eder. Zaman kaybetmemesi gerektiğini bilir, ama çocuğun bakışı ya da o lütfen kelimesi, ruhunun derin bir yanını harekete geçirir.
Anne nerede? der nazikçe, çocuğun yanına otururken.
O, döneceğine söz vermiş ama iki gündür yok. Burada bekliyorum, belki geri döner, der çocuğun sesi titrek, elini de titriyor.
Çocuğun adı Mert, küçük kızın adı Gülbahar. İkisi de tek başına kaldı. Not, mektup, açıklama yok; sadece umut var, Mertin yedi yaşındaki kalbi, boğulmuş bir geminin kamışına tutunmuş gibi.
Kerem yemek almayı, polisi aramayı, sosyal hizmete haber vermeyi önerir. Polis kelimesini duyunca Mert irkilir ve acıyla fısıldar:
Lütfen bizi almayın. Gülbaharı alacaklar
O anda Kerem, artık kaçamayacağını anlar.
En yakın kafede Mert yemeğini bitirirken, Kerem dikkatlice bir eczaneden alınmış bebek karışımını Gülbahara verir. İçinde, uzun zaman önce soğuk bir kabuğun altında saklanan bir şey uyanmaya başlar.
Kerem bir asistanını arar:
Tüm randevuları iptal edin. Bugün ve yarın da.
Bir süre sonra polis memurları, Ahmet ve Selin, gelir. Sorular, prosedürler aynı. Mert Keremin elini titrek bir şekilde sıkar:
Bizi koruma evine götürmeyecek misiniz, değil mi?
Kerem, kendini bu sözlerden şaşırtarak:
Yok, vermeyeceğim. Söz veriyorum.
Resmi işlemler başlar. Sosyal hizmet uzmanı, tecrübeli bir dost olan Ayşe Hanım devreye girer. Hızlıca geçici bakım belgesi hazırlanır.
Sadece anne bulunana kadar, der Kerem kendine sessizce, sadece geçici bir süre.
Kerem, çocukları arabasına alır. Araç içinde sessizlik, bir mezarın sessizliği gibi. Mert kız kardeşini sıkı tutar, soru sormaz, sadece ona nazik bir şey fısıldar, rahatlatıcı bir melodi gibi.
Keremin dairesi, geniş odaları, yumuşak halıları ve şehrin manzarasını sunan dev pencereleriyle onları karşılar. Mert için bu, bir peri masalı gibidir; hayatında hiç bu kadar sıcak ve konforlu bir ortam görmemiştir.
Kerem, bebek karışımları, bezler ve günlük rutinlerle boğuşur; bezleri tutar, besleme saatlerini kaçırır, uyku zamanını unutur.
Ama Mert yanındadır. Sessiz, dikkatli, gergin. Keremi bir yabancı gibi izler, bir anda ortadan kaybolabilir. Ancak ona yardım eder; nazikçe kız kardeşini sallar, ninniler söyler, uykusuna sevgiyle daldırır; bunu sadece bu işi defalarca yapanlar bilir.
Akşam olduğunda Gülbahar uyuyamaz. Hıçkırıklar içinde yatakta dönüp durur. Mert ona yaklaşır, onu nazikçe kucağına alır ve hafifçe mırıldanarak bir şarkı söyler. Birkaç dakika içinde kız çocuğu huzurlu bir şekilde uykuya dalar.
Onu nasıl bu kadar güzel sakinleştiriyorsun? der Kerem, kalbinde bir sıcaklık hissederek.
Öğrendim, der Mert basitçe, şikayet etmeden, bir gerçek gibi.
Tam o sırada telefon çalar. Ayşe Hanım arar.
Annesini bulduk. Hayatta, ama şu anda rehabilitasyonda; uyuşturucu bağımlılığı, karmaşık bir durum. Tedaviyi bitirirse ve çocuklarına bakabileceğine kanıt gösterirse, geri verilecek. Aksi takdirde devlet koruma altına alacak. Ya da sen.
Kerem bir an donar. İçinde bir şey sıkışır.
Sen resmi bakımını üstlenebilirsin. Ya da evlat edinebilirsin. Gerçekten istiyorsan.
Kerem, baba olma konusunda emin değildir, ama onları kaybetmek istemediğini bilir.
O akşam Mert oturma odasının köşesinde kalemle çizer.
Şimdi bizimle ne olacak? diye sorar, kağıda gözlerini ayırmadan. Sesinde korku, acı, umut ve bir kez daha terk edilme korkusu bir arada.
Bilmiyorum, dürüstçe cevaplar Kerem, yanına otururken. Elimden geleni yapacağım, güvenli olmanız için.
Mert biraz susar.
Tekrar alacaklar mı bizi? Bu evden?
Kerem onu sıkıca kucaklar, kelimelere ihtiyaç duymadan. Ona, artık yalnız olmadığını, bir daha asla yalnız kalmayacağını söylemek ister gibi.
Sizi asla bırakmayacağım. Söz veriyorum. Asla.
O anda anlar: Bu çocuklar tesadüfi değiller. Onlar artık onun bir parçası.
Ertesi sabah Kerem, Ayşe Hanıma telefon eder:
Onların resmi bakımını üstlenmek istiyorum. Tam zamanlı.
İşlem zor olur: kontroller, mülakatlar, ev ziyaretleri, bitmek bilmeyen sorular. Ama Kerem hepsini geçer; çünkü artık iki isim ona bir amaç verir: Mert ve Gülbahar.
Geçici bakım kalıcı olduğunda Kerem taşınmaya karar verir. Şehir dışındaki, bahçeli, geniş bir ev alır; kuşların sabah şarkısı, yağmur sonrası çimen kokusu eşliğinde.
Mert çiçek gibi açar. Yastık kaleler inşa eder, yüksek sesle okur, resim çizer, bu resimleri buzdolabına gururla asar. Gerçekten yaşıyor, özgür, korkusuz.
Bir akşam, Merti uyuturken Kerem ona battaniyeyi örtür, saçını nazikçe okşar. Mert aşağıdan yukarı bakar ve sessizce söyler:
İyi geceler, baba.
Kerem içten bir sıcaklık hisseder, gözleri hafifçe dolar.
İyi geceler, evlat.
Bahar aylarında resmi evlat edinme gerçekleşir. Hakimin imzası belgenin resmiyetini pekiştirir; ama Keremin kalbinde her şey çoktan karar verilmiştir.
Gülbaharın ilk sözü Baba! olur; bu söz, her türlü iş başarısından daha kıymetli hâle gelir.
Mert arkadaş edinir, futbol kulübüne kaydolur, bazen gürültülü bir kalabalıkla eve gelir. Kerem ise saç örer, kahvaltı hazırlar, dinler, güler ve yeniden yaşar gibi hisseder.
O hiçbir zaman baba olmayı planlamamıştı, aramazdı. Şimdi ise yaşamı onlarsız düşünülemez.
Bu zordu. Beklenmedikti.
Ama hayatında başına gelen en güzel şey oldu.




