Sis çözüldü
Son zamanlarda Selin, yaşamının akışını sık sık düşünür hâle geldi. Günler birbiri ardına aynı telaşla geçiyor, sıkıcı bir döngü gibi. Eşi Mehmet ve iki oğlu, okulun parlak yıldızları, evin içinde dönen bir çark.
Sabahın erken saatlerinde, odada saatlerin derin bir vuruşu yankılandı. Pencerenin dışı henüz karanlıktı; ama uyku bir türlü yoldan çıkmadı, zihninde yeni bir günün sisli yolları belirdi.
Şimdi kalkacağım, gün yine aynı sarmaşık kadar dolanacakişler, sorumluluklar, diye düşündü Selı̂n. İlk iş, Zeyna adlı ineği sağmak, sürüyü bir kenara itmek, kalan hayvanları beslemek. Sonra Mehmete ve çocuklara kahvaltı hazırlamak. Onları okula, iş yerine göndermek. Ah, bugün patatesleri çukurdan çıkarmalıyım; yoksa kökleri çılgınca uzar, çapa elimde çırpınır, bahçeye koşarım.
Selin evin işlerine daldı, aklında hâlâ dönen sorular: Bugün çamaşır yıkamalı, avlu çiçeklerini toplamalı, süpürgeyi savurmalı; uzun zamandır temizlenmemiş bu köşeler Ne sıkıcı bir hayat, iş işten ibaret Gün başladı.
Mehmet, uyan! diye omzuna hafifçe dokundu, ama eşinin gözleri hâlâ rüyadan yeni uyanmıştı.
Tamam, diye mırıldandı, sırt üstü kıvrıldı.
Çocuklar, uyanın! Kahvaltı vakti, okula hazırlanma zamanı, Mert, bakışlarını kaçırma; yine uyanmak zorundasın. Kim gidecek okula? Ben değilim, diye homurdanarak seslendi, çocuğu Emre ise bir anda ayağa koştu, hafif adımları zemini titretti, Mert ise uzanıp gerindi.
Hepsini görevlerine yönlendirdikten sonra çamaşır makinesine koydu, yıkanan çamaşırları avlunun çiçekli duvarına astı. Bugün bir garip hüzün hâkim, neyin kaynağını bile bilmiyordu; ama son zamanlarda kendini hayatından memnun olmadığına dair bir hisle sarılmıştı.
Tam çiçeklerle uğraşırken, komşu Nuriye köyün çılgın, neşeli genç kızlarıyla avluya girdi. Sürekli evinde koşuşturur, bağırır, sanki ışık hâlâ aydınlık bir sokakta yankılanıyormuş gibi.
Nuriye, dün akşam yine gergin miydin? diye sordu Selin.
Ah Fikret, komşumuz, eve sürünerek geldi; bir sandalyeyi yerinden kaldırmaya çalıştı; sabah onu uyarmıştım; gözlerini görmem gerekmezdi, yine İsmailin evine gitti, orada içki ve sohbet Senin Mehmet hiç sarhoş olmaz, ben de hiç görmedim onu sarhoşken, dedi Nuriye, bir parça kıskançlıkla.
Nuriye Selinin sessiz avlusunu gördü, çığlık ve gürültü eksikliği Selinin evini huzursuz ederdi. Selin, neden bu kadar neşesizsin? Gülümse, bir şeyler değişsin galiba, diye sordu.
Selin bir bankta otururken, Nuriye yanına oturdu.
Bilmiyorum, Nuriye, bir şeyler üzerime çöküyor. Tüm renkli anlar sanki dışarıda, benimki soluk. Başkalarının hayatları bir film gibi, ama benimkisi grinin tonunda. Farklı bir şeyler istiyorum, belki bir masal gibi değil ama en azından köydeki diğerlerinin gibi.
Neden şikayet ediyorsun ki? Senin her şeyin yağ gibi akıyor, sakin ve huzurlu, dedi Nuriye şaşkınlıkla. Başka ne istiyorsun?
Şöyle ki, Meryemin eşi Veli, kasabanın en gözde adamı; halka açık yerde sarılır, öper. Meryemin hayatı bir peri masalı Veli arabayla şehre gidecek, kırmızı güller getirecek. O kadar renkli bir hayat; ben ise sıradan bir sabah.
Tam da bu yüzden kıskanıyorsun, diye araya girdi Nuriye. Evde oturuyorsun, çalışmıyorsun, o yüzden göremiyorsun. Veli bir çapkın, bir elbise bile değişince hemen gözlerine çarpar. Meryem ona göz kırpar, yeni elbiseler alır. Evdeki Veli mart kedisi gibi; dışarıda sevgi gösterir, evde bir el uzatabilir. O, şehirdeki kadınlarla ve genç kızlarla dolu bir hayat sürüyor.
Nereye bildiğin bu? Selin şaşkın. Belki de iş işleriyle gider şehirde.
Evet, iş işleri! Ama neden gece onda, sabah döner? Kız kardeşim komşu köyde, Meryemle dost, her şeyi bilir. Meryem bazen morluklarını fondötenle kapatır. Sürekli Velinin onu terk edeceği korkusuyla yaşıyor. Sen bir peri masalı diyorsun; kimin böyle bir masal ihtiyacı var? diye Nuriye coşkulu bir sesle anlattı.
Selin bir an sustu, sonra devam etti.
Tamam, o zaman Meryeme kıskanmak gereksiz. Peki ya Tamer? Onun kocası Ahmet ona çok sevgi gösterir; bahçeye götürür, tatilde buluşturur. Tamer mutludur; ben ise tuzluyum, sıkıcı.
Tam olarak haklısın, dedi Nuriye. Ahmet içki içmez, çalışkan bir adam.
Onların çocuğu büyük, hastalıklı; küçük kardeş ise sağ ve okula koşar, iyi bir çocuk, ekledi Nuriye.
Biliyorum, yanıtladı Selin. Onların hastalığını bilmiyorum ama köyde alt sokakta yaşıyorlar. Ahmeti ve Mehmeti iyi tanırım, Ahmetin köydeki bir dedikodusu var; Tamerla okulda tanışmışlar, evlenmişler. Onların sevgisi de bir çiçek gibi.
Büyük kardeş Veli çok zayıf, sınıf arkadaşı sekizinci sınıfta, hala yedi yaşında bir çocuk gibi davranıyor, büyümüyor. Hastalığını bilmiyorum; Tamer ve Ahmet onu ücretsiz bir otelde tedaviye gönderir. Sen bahsettiğin gibi bir tatil Tanrı korusun böyle bir tatili, dedi Nuriye.
Gerçekten, Tanrı korusun, Selin tekrarladı. Bu köydeki dedikodular nereden geliyor?
Ben çiftlikte çalışırım, sabah erkenden dedikodu yayılır. Çalışan Oksana, Ahmetin kız kardeşi, her şeyden haberdar, dili uzun, dedi Nuriye.
Doğru, kıskanmamalıyız. Her kulübede kendi çanları var, diyerek Selin uzattı.
Sen sadece evde oturur, markete gider, köyün ortasında kadınlarla sohbet etmezsin. Çukurun kenarına gitmezsin, çünkü Mehmet suyu evine getirdi, kuyu kazdı, o iyi bir eş, diyerek Nuriye sürdürdü, Belki yağdan kızıyorsun, başka bir hayat görmedin, herkesin neşeli olduğunu sanıyorsun.
Selin, Nuriyenin sözlerini dinlerken bir anda Katıraya takıldıgöz kamaştıran bir güzellik, köyün erkeğinin boynunu bükür, motorlu bisikletle gelen gençler ona hediyeler sunar. Bir pazar günü, marketten dönerken katıra, çiçek demeti ve büyük bir kutu çikolata tutmuş, gülümseyerek İlhan komşu köyden bana getirdi dedi.
Katıra bir güz, kimse söyleyemez, diye ekledi Nuriye, Baba da gizlice onun peşine düşer, karısı fark etse başı derde girer, saçını kaybeder, kızgın bir eş.
Evet, Katıra neşeli bir hayat sürer, dedi Selin.
Neşeli, ama yaşı otuz beş. Gençler ona motorla, arabayla gelir; ona hediyeler verir. Zaman geçer, evlenmez; gençliği geçer, hâlâ yalnızdır. Belki de yalnızlığına gözyaşı döker, kimse göremez, dedi Nuriye.
Doğru, belki de bu kadınların hayatı bir peri masalı değil, ben de onlara tam bir kıskançlıkla bakıyorum. Sis gözlerimi kapladı, diye düşündü Selin.
Uzun bir sohbetin ardından Nuriye evine koştu, Selin kürek alıp patatesleri çukurdan çıkarmaya gitti. Çocuklar okuldan döndü, onlara yemek verdi, Zeynayı otlaktan alıp sağdı. Mehmet işten döndü, karnını doyurdu; bir gün daha aynı sessiz döngü içinde geçti.
O gece Selin uyumakta zorlandı; bir rüya içinde ölmüş büyükannesini, Evdül-Kıyameti gördü. Büyükannesinin sesi yankılandı:
Selimciğim, Tanrıya kızma, kaderine şikayet etme. Sınavlar bize güç verir, senin hayatında pek bir şey yoktu. Böylece yaşamını sürdür.
Büyükannesinin silueti sis içinde dağıldı, Selin uyandı. Kendi şikayetlerine suçluluk duydu; başkalarının mutluluğuna göz dikmiş, kendi mutluluğunu fark etmemişti.
Güneş doğmuş, yatağında eşinin mırıltısı, saatlerin tıkırtısı duyuluyordu. Şalını omuzuna attı, verandaya çıktı. Sis dağılmış, çimenlerde çiy parıldıyordu, gün temiz bir hava vaat ediyordu.
Hayat ne güzel, diye düşündü neşeyle, Her şey iyiydi. Sis içinde yaşamam, başkalarının hayatını kıskanıp kendi mutluluğumu görememiştim. Sevgi dolu eş Mehmet, alçakgönüllü oğullarım, okula mükemmel derecelerde gidiyor, sorun yok. Küçük ayrıntılar önemsiz. Sis dağıldı, ışık açıldı.
Eve geri döndü, şalını çıkardı, odada çocukların yanına gitti, Mertin battaniyesini düzeltti. Yavaşça farkındalığı yerine oturdu, her şey yerli yerinde. Hayat akmaya devam ediyordu.




