– Anneciğim, evleniyorum! – dedi oğul neşeyle.
– Sevindim. – dedi Münire Hanım, pek coşkulu olmadan.
– Annem, neden öylesin? – diye sordu Emre, şaşkın bir ifadeyle.
– Bir şeyim yok… Nerede yaşamayı düşünüyorsunuz? – diye sordu anne, gözlerini kısmış halde.
– Burada. Karşı çıkmazsın değil mi? – diye yanıtladı oğlu. – Daire üç oda, yani hepimize yeter.
– Sanki bana soruluyor mu? – dedi anne.
– Evi mi kiralayalım yani? – dedi oğul umutsuzca.
– Anladım, bana yine sorulmadı. – dedi Münire Hanım, teslim olmuş gibi.
– Anne, şu anda kiralar öyle pahalı ki, mutfak harcamalarına bile zor paramız kalır. – dedi Emre. – Hem burada kalıcı değiliz ki, sürekli çalışıp para biriktirip kendimize ev alacağız. Böyle daha hızlı olur.
Münire Hanım omuz silkti.
– İnşallah… – dedi. – O zaman geliyorsunuz, dilediğiniz kadar kalırsınız ama iki şartım var: faturaları üçe bölüyoruz ve ben ev hizmetçisi değilim.
– Tamam anne, nasıl istersen. – dedi Emre hemen.
Yeni çift sade bir düğün yaptı ve Münire Hanım, oğlu Emre ve gelini Şule hep birlikte aynı evde yaşamaya başladılar.
Daha ilk günden beri, Münire Hanımın birden acil işleri çıkmaya başladı. Çift işten evine dönüyor, Münire Hanım yok, tencereler boş, evde dağınıklık ve her şey hâlâ çift evden çıkarken bıraktığı gibi dağılmış duruyor.
– Anne, neredeydin? – diye sordu Emre akşam eve gelince şaşkınlıkla.
– Bak Emrecim, Kültür Merkezinden aradılar, Türk Halk Müziği Korosuna davet ettiler, sesimi biliyorsun…
– Cidden mi? – dedi oğul şaşkın şaşkın.
– Tabii ya, sen unuttun ama ben sana anlatmıştım. Orada benim gibi emekli hanımlar toplanıyor, şarkı söylüyoruz. Zaman nasıl geçti anlamadım, yarın yine gideceğim! – dedi Münire Hanım enerjikçe.
– Yarın da koro mu var? – diye sordu oğul.
– Hayır, yarın edebiyat akşamı, Nazım Hikmet şiirleri okuyacağız. Sen bilirsin, Nazım Hikmete bayılırım. – dedi Münire Hanım.
– Gerçekten mi? – dedi oğul yine şaşkın.
– Evet tabii! Ben sana söyledim, insan kendi annesini biraz daha dikkatli dinler. – dedi Münire Hanım hafifçe sitem ederek.
Gelini ise sessizce sohbeti izliyor ve hiç konuşmuyordu.
Emre evlendikten sonra, Münire Hanım sanki hayata yeniden başlamış gibi oldu. Bir sürü yaşlı gruplarına gidiyor, eski dostlarına yenilerini ekliyor, yeni arkadaşlarıyla evde buluşuyor, mutfağı geç saatlere kadar dolduruyorlar, yanlarında getirdikleri bisküvilerle çay içip tombala oynuyorlar, bazen de dışarıda uzun yürüyüşler yapıyor ya da diziye dalıyor ve çocuklar akşam işten gelince fark etmiyor bile.
Ev işlerine Münire Hanım kesinlikle el atmıyor, tüm işi gelinine ve oğluna bırakıyor. Başta şikayet etmiyorlar, sonra Şule bakışlarını kaçırıyor, sonra aralarında huzursuzca fısıldaşıyorlar, sonra Emre derin iç çekmeye başlıyor. Fakat Münire Hanım bütün bu ufak huzursuzluklara hiç aldırmadan, yaşına göre oldukça hareketli bir hayat sürdürüyor.
Bir gün eve çok mutlu dönüp, kendi kendine “Bir Başkadır Benim Memleketim” diye mırıldanarak girdi. Mutfağa geldi, yeni evliler mahzun şekilde taze çorba içerken, sevinçle söyledi:
– Sevgili çocuklar, beni tebrik edin! Çok hoş bir bey ile tanıştım, yarın birlikte kaplıcaya gidiyoruz! Harika bir haber değil mi?
– Harika. – dedi Emre ve Şule bir ağızdan.
– Peki aranız nasıl, ciddi mi? – dedi Emre temkinli, evde başka birinin de kalmasından çekinerek.
– Henüz diyemem, kaplıca dönüşü netleşir sanırım. – dedi Münire Hanım, kendine çorba koyup iştahla yedi, sonra da ikinci tabağı aldı.
Kaplıca dönüşü Münire Hanım hayal kırıklığıyla döndü. Dedi ki, Mahir Bey bana uyumadı, yollarımız ayrıldı, ama her şeyin önü açık! Kurslara, yürüyüşlere ve buluşmalara tam gaz devam ediyorum.
En sonunda çift yine bulaşık ve dağınık bir eve, boş tencerelere dönünce, Şule dayanamayarak boş buzdolabının kapağını sertçe kapatıp kızgınca konuştu:
– Münire Hanım! Ev işlerine biraz yardımcı olamaz mısınız? Her yer dağınık, buzdolabı bomboş! Neden her işi sadece biz yapmak zorundayız, siz değil?
– Neden bu kadar sinirlisiniz bakalım? – dedi Münire Hanım şaşkınlıkla. – Hadi siz tek başınıza yaşasanız, kim ilgilenecekti evin işleriyle?
– Ama siz varsınız! – diye yanıtladı gelini.
– Ben burada size köle değilim ki her gün hizmet edeyim. Gençken yaptım fazlasıyla. Şimdi bana yeter! Baştan söyledim, ev hizmetini üstlenmem diye, oğluma şartım oydu. O sana söylemediyse, benim suçum değil. – dedi Münire Hanım.
– Ben dalga geçtiğini sandım. – dedi Emre şaşkınca.
– Güzel güzel oturup yaşayacaksınız üstüne bir de dağınıklığı ve yemeği ben mi yapacağım? Yok! Dediysem dedim, yapmayacağım! Hoşunuza gidiyorsa ayrı yaşarsınız, kimseyi zorla tutmuyorum! – dedi Münire Hanım ve odasına geçti.
Ertesi sabah, hiçbir şey olmamış gibi mutlu mutlu “Ah bu sabah, ah bu sabah, nedense uyuyamadım…” diye mırıldanıp, güzel bir bluz giyip, dudaklarını kırmızı rujla boyayıp Kültür Sarayına gitti. Onu orada Türk Halk Müziği Korosu bekliyordu…
Anneciğim, evleniyorum! – diye neşeyle müjdeledi oğul. – Sevindim. – dedi Sofia Hanım isteksizce. – Anne, neden böyle? – şaşkınlıkla sordu Victor. – Bir şey yok… Nerede yaşamayı düşünüyorsunuz? – diye gözlerini kısıp sordu annesi. – Burada. Senin için sorun olmaz herhalde? – cevapladı oğlu. – Üç odalı ev, sığarız herhalde? – Seçme şansım var mı? – dedi annesi. – Evi mi kiralayalım yani? – diye hüzünle cevapladı oğul. – Yani, anladım, başka seçeneğim yok. – dedi Sofia Hanım umutsuzca. – Anne, bu devirde kiralar uçtu, yemek parası bile kalmaz. – dedi Vitya. – Hem sürekli değil, çalışıp biriktirip ev alacağız. Böyle daha hızlı olur. Sofia Hanım omuz silkti. – İnşallah… – dedi. – O zaman şöyle: Geliyorsunuz, istediğiniz kadar kalın ama benim iki şartım var: Faturaları üçe bölüyoruz ve ben ev hizmetçisi olmayacağım. – Tamam anne, nasıl istersen. – hemen kabul etti Victor. Düğün mütevazı oldu, üçü bir arada yaşamaya başladılar: Sofia Hanım, Victor ve gelinleri İrem. Daha ilk günden Sofia Hanım’ın acil işleri çıkmaya başladı. Gençler işten eve döndü, anneleri evde yoktu; tencereler boş, ev dağınık. Gençler bırakırken nasılsa öyle dağınık. – Anne, neredeydin? – akşam şaşkın sorar oğul. – Bak yavrum, Kültür Merkezi’nden aradılar; Halk Türküleri Korosu’na çağırdılar beni, biliyorsun sesim güzel… – Gerçekten mi? – şaşırdı oğul. – Tabii! Unuttun, ben sana söylemiştim. Orada hep benim yaşımdakiler toplanıyor, şarkı söylüyoruz. O kadar güzel vakit geçirdim ki, yarın yine gideceğim! – dedi coşkuyla Sofia Hanım. – Yarın yine koro mu? – diye sordu oğul. – Hayır, yarın edebiyat akşamı var, Puşkin okuyacağız. – dedi Sofia Hanım. – Bilirsin ne kadar severim Puşkin’i. – Gerçekten mi? – yine şaşırdı oğul. – Tabii! Söylemiştim sana! Hiç dikkat etmiyorsun annene! – hafif serzenişle dedi Sofia Hanım. Gelin sessizce izledi, bir şey demedi. O günden sonra Sofia Hanım’ın ikinci baharı açıldı: Emekliler kulüpleri, yeni arkadaşlar; mutfağı işgal eden kahkaha dolu dost sohbetleri, çay, bisküvi, tombala; bazen yürüyüş, bazen de dizilere dalıp çocuklarının eve geldiğini duymayacak kadar kendini kaptırma… Ev işlerine asla el sürmedi, her şeyi oğluna ve gelinine bıraktı. İlk zamanlar gençler ses etmedi, sonra gelin huzursuzlanmaya, ardından birbirlerine şikâyet etmeye başladılar, oğul da açık açık şikâyet etmeye başladı. Tüm bunlara Sofia Hanım hiç aldırmadı, yaşına göre aktif yaşamına devam etti. Bir gün, eve çok mutlu döndü, “Çayır Çimen Geze Geze”yi mırıldanıyordu, mutfağa girdi, gençler yeni yapılmış çorbayı hüzünle içerken heyecanla seslendi: – Çocuklar, beni tebrik edebilirsiniz! Harika bir beyefendiyle tanıştım, yarın onunla termale gidiyoruz! Ne güzel haber değil mi? – Evet. – bir ağızdan cevapladı oğul ve gelin. – Ciddi mi bu iş? – oğul endişeyle sordu, evde bir kişi daha mı olacak acaba diye düşündü. – Şimdilik bilemem, tatilden döndükten sonra belli olur. – dedi Sofia Hanım, kendine çorba koyup iştahla yedi, bir de ilave aldı. Dönünce, Sofia Hanım üzgün döndü. Aleksey bana göre değil dedi; ayrıldık, ama hâlâ çok şey bekliyorum hayattan dedi. Kulüpler, geziler, sohbetler devam etti. Sonunda, gençler yine eve dağılan eşyalarla dolu, tencereleri boş ve dolap bomboş bir şekilde geldiklerinde, gelin dayanamayıp buzdolabının kapağını sertçe çarpıp kızgınlıkla seslendi: – Sofia Hanım! Biraz da ev işlerine baksanız olmaz mı? Ev darmadağın! Dolapta bir şey yok! Neden her işi biz yapıyoruz, siz yapmıyorsunuz?! – Hayırdır, neden bu kadar sinirlisiniz? – şaşkınlıkla sordu Sofia Hanım. – Siz tek başınıza yaşasaydınız, kim temizlik yemek yapardı? – Ama siz varsınız! – dedi gelin, haklı olarak. – Ama ben sizin köleniz değilim, hizmetçi de değilim! Sıramı savdım, yeter! Hem Victor’a en başta söyledim, ev hizmetçisi olmam diye, bu benim şartım. Sana söylememesi benim suçum değil. – dedi Sofia Hanım. – Ben şaka yaptığını düşündüm. – dedi Victor şaşkınca. – Yani siz güzel güzel yaşayacaksınız, ben de evdeki bütün işleri yapacağım? Yok öyle! Dediysem dedim! Hoşunuza gitmiyorsa, ayrı eve çıkılır! – dedi Sofia Hanım ve kendi odasına çekildi. Ertesi sabah, hiçbir şey olmamış gibi, “Ay Dağlar Güzel Dağlar…”ı mırıldanarak, güzel bir bluz giyip, dudaklarını kırmızı rujla renklendirerek Kültür Merkezi’ne, onu bekleyen Halk Türküleri Korosu’na doğru yola çıktı…




