Evimizde Hâlâ Bitmeyen İşler Var… Baba Valya güçlükle bahçe kapısını açıp, zorlanarak kapıya kadar yürüdü, pas tutmuş eski kilidiyle epey uğraştı, sonunda soğuk ve köhne evine girip buz gibi sobanın yanındaki sandalyeye oturdu. Ev, uzun süredir sahiplenilmeyen bir yer gibi kokuyordu. Sadece üç ay uzak kalmıştı ama tavanı örümcek ağları sarmış, eski sandalye inatla gıcırdamış, bacadan uğuldayan rüzgar adeta küs sesiyle — “Neredesin sen, evin sahibi, beni kime bıraktın? Şimdi bu kışı nasıl geçireceğiz?” — diye sesleniyordu. “Dur hele, canım benim, biraz dinleneyim… Sonra yakacağım sobayı, ısınırız…” Daha geçen sene, Valya nine evin içinde çarpan kalp gibiydi: badana yapmak, boyamak, su taşımak derdindeydi. Minik, hafif bedeni kimi zaman ikonalar önünde dua eder, kimi zaman mutfakta iş tutar, kimi zaman da bahçede fır dönerdi; ekecek, ayıklayacak, sulayacaktı ne varsa. Ev de sahibiyle birlikte neşelenirdi, eski tahta döşemeler onun hafif ve hızlı adımlarına sevinçle gıcırdar, kapılar-pencereler küçük ama çalışkan ellerinin dokunuşuyla hemen açılır, soba ise bol bol börek pişirirdi; ne Valya’ya ne de eski eve hiçbir şey eksik gelmezdi… Kocasını erken yaşta toprağa verdi. Üç çocuğunu büyüttü, okuttu, adam etti. Bir oğlu uzak denizlerde kaptan, diğeri asker – albay, ikisi de uzaklarda, nadir gelirler artık. Sadece küçük kızı Tamara köyde kalıp başagronom oldu, sabah-akşam tarlada, ancak Pazar günü annesine uğrayıp böreklerini yer, hafta boyu da bir daha görüşmezlerdi. Tesellisiyse torunu; küçük Svetka, ninesiyle büyümüş sayılırdı. E öyle de bir kız olmuştu ki… Güzelliği dillere destan! Gri gözleri koskocaman, saçları olgun arpa rengi, kıvırcık ve ağır, neredeyse bele kadar iner – saçında adeta bir parıltı… At kuyruğu yapsa, saçları omuzuna dökülünce köyün delikanlıları adeta taş kesilirdi, ağzı açık bakakalırdı. İnce yapılı, zarif… O köylü kızda o asaleti, o güzelliği kim görmüş! Valya Nine gençliğinde hoş bir kadındı ama eski fotoğrafı şimdi Svetka’ya bakınca aradaki fark çoban ile kraliçe gibiydi… Akıllıydı da; şehirde ziraat fakültesini bitirip köye ekonomist olarak döndü, veterinerle evlendi, sosyal konut programıyla yepyeni bir ev aldı. O ev ne evdi! Kocaman, sağlam bir tuğla villa – o zamanlar için resmen saray sayılırdı. Ama ninesinin evinin çevresiyse bir cennet… Bahçe çiçek dolu, her şey boy vermiş; torununun evinin bahçesindeyse henüz üç fidecik. Svetka açıkçası işin bahçe kısmına hiç yatkın değildi. Her ne kadar köy kızı olsa da ninesi onu her esintiden, zor işten esirger, adeta el bebek gül bebek yetiştirirdi… Bir de oğulları olunca, küçük Vasıf, bahçeyle ilgilenmek iyice unutuldu. Svetka, ninesini yanına çağırmaya başladı: “Gel bana, büyük, ferah bir evimiz var, sobayı yakmana gerek yok.” Valya nine kırk yılın sonunda hastalanmaya başlamıştı, seksen yaşına girmişti. Sanki hastalık bu günü beklemişti; bir zamanlar hafif ayakları artık yürümüyordu. Torununa dayanamayınca onun yanında kaldı iki ay. Fakat sonra bir gün şunu işitti: “Ninem, tatlım, seni çok seviyorum, bilirsin ama niye hep oturuyorsun! Sen hep çalışırsın, şimdi hiç elini sürmüyorsun. Ben evde düzen kuracağım, senden yardım bekliyorum…” “Ay yavrum ben yapamam ki, ayaklarım yürümüyor, yaşlandım…” “Hımm. Bana gelince birden ihtiyarladın ya…” Umulan gibi katkı sunamayınca, nine geldiği gibi evine geri gönderildi. Sevdiği torununa olmadı, olduramadı diye Valya nine iyice yıkıldı; ayaklar yavaşladı, yataktan masaya gitmek bile zorlaştı, sevdiği kiliseye yürümek hayal oldu. Mübarek Baba Boris, Valya ninenin sıkı takipçisi olduğu eski köy kilisesini unutmamıştı; ziyarete gelip etrafa dikkatlice baktı. Valya nine masada oturmuş, her ay olduğu gibi oğullarına mektup yazıyordu. Ev soğuktu; soba tam yanmamış, zemin buz gibiydi. Üzerindeki yıpranmış hırkası, solgun başörtüsü ve eski çoraplarıyla her daim düzenli ve tertipli olan Valya Nine bile yorgun görünüyordu. Baba Boris iç çekti: Valya ninenin yardımcısı olmalıydı; kimi çağırsak acaba? Belki Anna gelir… Yakında oturuyor, Valiye nispeten genç, güçlüdür. Yanında getirdiği ekmek, bisküvi, bir tepsi balıklı börek (Aleksandra’dan selam olarak) soba üstüne bırakıldı. Kollarını sıvadı, sobadan külü temizledi, birkaç defada odun taşıdı, ateşi iyice harladı… Büyük demlikte çay tazeledi. “Oğlum, canım! Yani, babacığım, bana zarflara adresleri yazıver de; benim yazımla kimse okuyamaz vallahi!” Baba Boris oturdu, adresleri özenle yazdı. Hızlıca ninenin eğri büğrü satırlarına gözü ilişti: “Çok iyiyim yavrum, her şey var şükür!” Oysa tüm satırlar silik, lekeli, belli ki gözyaşı… Anna, sahiplendiğini ilan etti, Baba Boris ise düzenli olarak ziyaret edip sakramentlerini gerçekleştirdi. Büyük bayramlarda Anna’nın kocası Kaptan Petya motoruyla kiliseye getirdi. İşler yavaş yavaş düzene girerken… Torun Svetka kayıplara karıştı, birkaç yıl sonra ağır hastalandı. Midesinde kronik rahatsızlığı olduğunu sanıyordu, ama meğer akciğer kanseriymiş; yarım yılda söndü gitti. Eşi kederinden mezar başında yatmaya başladı; şişeler, sabah bir daha. Dört yaşındaki oğlu Vasıf’la ilgilenen yok, üstü başı perişan. Teyzesi Tamara aldı ama işi yoğun, çocuğu bakımevine vermeye hazırlandı. Burası fena bir yer değildi, hatta iyi denirdi; enerjik müdür, düzgün yemek, hafta sonu eve götürülebiliyordu. Yine de Tamara’nın başka çaresi yoktu, emekli olana dek çalışmak zorundaydı. İşte tam o gün, eski “Ural” motorunun sepetinden Valya Nine indi kızının kapısına; direksiyonda ise göbekli komşu Kaptan Petya, denizci dövmeli kolları ile… İkisi de meydan okuyordu adeta. Valya nine sadece, — Vasıf’ı ben bakacağım. — Anne, sen daha zor yürüyorsun, çocuk nasıl bakılır, yemek, temizlik, nasıl olacak? — Ben yaşadığım sürece Vasıf’ı yurda vermem, dedi kararlı. Zaten her zaman uysal olan ninesinin birden bu kadar direttiğini gören Tamara, hazırlık yaptı, eşyasını topladı. Kaptan Petya yaşlı ve küçük yolcuları evlerine taşıdı. Komşular dedikoduya başladı: “İyi yaşlıydı, akıllıydı ama yaşlandıkça dengesizleşti; kendisi bakıma muhtaçken çocuk bakacak! Bu yaştaki nineye nasıl çocuk teslim edilir…” Pazardan sonra Baba Boris endişeyle gitti ninenin evine, aç mı açık mı bakacaktı Vasya’ya acaba? Ama içerisi sıcacıktı, soba harıl harıldı. Tertemiz, gürbüz Vasya pikapta “Keloğlan” masalı dinliyordu. Yalnız, halsiz yaşlı nine tüy gibi evde dolaşıyor, börek tepsisini sıvazlıyor, hamura yumurta kırıyordu. O ağır, hasta bacakları adeta gençleşmişti… — Babacığım! Ben burada… börek yapıyorum da… Az bekle, Aleksandra’ya ve Kuzu’ya da sıcak sıcak börek vereceğim… Baba Boris gözlerine inanamayarak eve döndü, gördüklerini eşine anlattı. Aleksandra, kısa süre düşündü, kütüphaneden mavi kaplı kalın bir defter çıkarıp ilgili sayfayı buldu: “Eski Egorovna ömrünü tamamladı. Hayat, hayaller, ümitler hepsi bembeyaz kar altında kaldı. Artık gitme vakti… Soğuk bir Şubat akşamı idol önünde uzun uzun dua etti, yatağına uzanıp ‘Beni çağırın, veda edeceğim,’ dedi. Yüzü bembeyazdı; bir gün geçti, yemek yok, su yok; sadece hafif nefesi yaşıyor olduğunu gösteriyordu. Kapıdan soğuk bir kış havası ve bir bebek çığlığı… ‘Sessiz ol, büyükanne vefat edecek.’ ‘Ben bebeğin ağzını kapatamam ki, daha yeni doğdu, ağlama demek kime yarar?’ Torunu Nastya ve yeni doğan kız çocuğu taburcu olmuştu; herkes işe gitmiş, büyükanneyle taze anne baş başaydı. Sütü gelmeyen genç anne büyükanneye veda etmeye hazırlanıyordu ama… Egorovna başını kaldırdı, uçuşan bakışlarına berraklık geldi; güçlükle yataktan kalkıp bebekle ilgilendi, minik torununu kucağına alıp içli ninnilerle salladı, genç anne de dinlendi.” Aleksandra defteri kapadı, gülümsedi: — Benim büyükannem Vira Egorovna “Ölmeye niyetim yok! Evde daha çok işim var!” deyip on yıl daha yaşadı, anneme, yani senin kayınvalidene destek oldu. Baba Boris de gülümsedi. İşte, bazı kadınların azmi ve sevgisiyle evde hiçbir zaman işler bitmez; yardımlaşma, dayanışma bitmez. Bizde daha evde yapılacak çok iş var…

Evde hâlâ işlerimiz var…

Fadime nine zar zor kapının sürgüsünü açtı, güçlükle avludan geçti, eski ve paslanmış kilidiyle epey uğraştıktan sonra soğuk evine girdi ve taş gibi sobanın yanındaki sandalyeye oturdu.

Evde kullanılmayan bir kokusu vardı.

Sadece üç ay yoktu evden, ama tavanları örümcek ağları sarmış, yıllanmış sandalye inler gibi gıcırdıyor, rüzgâr ocaktan homurdanarak geçiyordu ev sanki ona serzenişte bulunuyordu: “Neredeydin sen, nereye bıraktın evi, sahip hanım? Nasıl geçireceğiz kışı?!”

Birazdan, sevgili evim, bir nefesleneyim hele Sobayı yakacağım, ısınacağız…

Bir sene önceye kadar Fadime nine cıvıl cıvıl dolanırdı evde: badana yapar, boya tazeler, kuyu suyunu taşırdı. Minicik, hafif bedeni kimi zaman ikonaların önünde eğilir, kimi zaman sobada bir şeyler pişirir, kimi zaman da bahçede fır dönerdi; domates eker, otları yolup çiçekleri sular, her işin ucundan tutardı.

Ev de sahibiyle neşe bulurdu; kalaslar onun hafif adımlarına sevinçle gıcırdar, kapılar-pencereler bu çalışkan ellerle hemen açılır, soba nefis börekler pişirirdi. Fadime ile eski evi mutluydular birlikte.

Kocasını genç yaşta toprağa verdi. Üç çocuk büyüttü, hepsi tahsil aldı, adam oldu. Bir oğul uzak denizlerde kaptan, diğeri kariyer askeri ikisi de başka şehirde, seyrek uğrar.

En küçük kızı Gülşah köyde kaldı, ziraat mühendisi oldu, sabah akşam tarlalarda, sadece pazarları uğrayıp annesine özlediği böreklerle gönlünü alır, sonra bir hafta daha görüşmezler.

Avuntusu ise torunu Melike. Resmen Fadime ninenin eteğinde büyüdü.

Ama ne büyüme! Görenin gözünü alamadığı güzellikte; iri gri gözler, beline kadar bürümcük saçlar, altın rengi, parıl parıl… Dört bir yanda Melikenin güzelliği köyün bütün gençlerini mıhlardı. Kıyak gibi fizikle adın çıkmıştı. Nasıl bir köylü kızında bu endam, bu zarafet, bu güzellik diye herkes sorardı.

Fadime nine gençliğinde hoş bir kadındı, ama eski fotoğrafı alsan, Melikeyle yan yana koysan çobanla prenses…

Bir de akıllı. Şehirde tarım ekonomisi okudu, memleketine döndü, ekonomist olarak iş buldu. Evcil hayvan hekimiyle evlendi. Genç ailelere yeni ev programından yepyeni bir apartman dairesi verdiler.

Ev dediğin de ev mi! Sapasağlam, tuğladan. O zamana göre köyde sayılı bir yer.

Tek eksik dedenin evinin etrafı yemyeşil, meyveli bahçe; Melikenin yeni evi bomboş, üç çalı var, o kadar. Bahçeyle ilgilenmeye Melikenin de eli yatkın değildi doğrusu.

Gerçi hem köylü kızıydı ama narindi; Fadime nine onu her esintiden, ağır işten kollardı.

Sonra Vasif adlı bir oğlu dünyaya gelince zaten ne vakti kaldı ne hali. Yaralara bakım yoktu, bahçeye hiç.

Melike yalvardı: Hadi gel bizimle yaşa, ev geniş, her şeyi var, soba derdinden kurtulursun…

Fadime ninenin yaşı sekseni bulmuştu. Sağlığı azalmaya, ayakları tutmamaya başlayınca razı oldu, Melikenin evine taşındı.

İki ay kadar torununun yanında kaldı. Sonra Melike bir gün birden dedi ki:

Babaanneciğim, seni çok seviyorum, bilirsin. Ama hep oturuyorsun! Baksana, nasıl yayıldın İşe yardıma gel, sana güveniyorum, yardım bekliyorum

Evladım, ayaklarım artık tutmuyor yaşlandım

Ne tuhaf, buraya gelince yaşlandın sanki

Böylece, Fadime nine, beklentileri karşılayamadığı düşüncesiyle yine eski evine yollandı.

Kendini suçlamaktan yataklara düşmüştü.

Ayakları yavaşça sürterdi yere, ömrü boyunca ne çok yol gitmişti, ne çok çalışmıştı Artık yorulmuştu. Yataktan sofraya gidip gelmek bile büyük mesele olmuştu; camiye gidebilmek ise imkânsızdı.

İmam Halil kendi geldi sadık cemaat üyesini görmeye, Fadime nine zamane caminin elinden tutsun diye çalışan hanımlarından biriydi. Dikkatlice etrafa baktı.

Fadime nine masada oturmuş, her ay yazmayı huyladığı mektupları oğullarına yazıyor.

Ev serince, soba tam yanmamış. Yer buz gibi. Üstünde eski bir yünden hırka, başında biraz solmuş bir yazma, ayağında pandan terlikler.

Halil Hoca içini çekti: Yardım gerek bu nineye. Kim olabilir? Nahide mi? Yakın oturur, daha yirmi yaş gençtir Fadime nineden.

Bir somun ekmek, biraz cevizli çörek, kocaman balık böreğinin yarısını da canıgönülden getirmişti hanımı Emineden selamla.

Cübbesinin kollarını sıyırdı, sobadan külleri temizledi, üç kez odun taşıdı, köşeye yığdı. Suyu getirdi, sobanın üstüne büyük bir çaydanlık koydu.

Yavrum! Yani hocam yardım et bana zarfın adresini yazarken. Benim yazımı okuyamazlar!

Halil Hoca oturdu, adresleri güzelce yazdı, göz ucuyla hızlıca mektuplara baktı. Gözünden kaçmadı; iri, titrek harflerle, Çok iyiyim, canım oğlum, her şeyim var, Allaha şükür! yazıyordu.

Ama o çok iyi olan Fadime ninenin mektupları mürekkep lekeleriyle dolu, belli ki gözyaşıyla ıslanmıştı.

Nahide nineyle ilgilenmeye başladı; Halil Hoca da sık sık uğrayıp sohbet, ibadet için yanında oldu. Büyük bayramlarda Nahidenin kocası Ercan amca, eski bir denizci, motosikletin arkasında Fadime nineyi camiye getirirdi. Hayat tekrar düzene girmişti.

Melike ise ziyaret etmez oldu; iki sene sonra da ağır hastalandı. Uzun zamandır midesi rahatsızdı, hep ona bağlardı.

Meğerse ciğerler kanser olmuş. Kim bilir neden? Kar gibi eridi Melike altı ayda.

Kocası adeta mezarının başına yerleşti: Şişe aldı, içti, mezarın yanında yattı, uyanınca yeni şişeye gitti. Dört yaşındaki oğlu Vasif ise kimsenin istemediği bir çocuktu artık üstü başı pis, burnu akıyor, aç

Gülşah aldı yanına, ama işleri başından aşkındı, torununa bakacak zamanı yoktu. Vasif ilçedeki çocuk yurduna hazırlanıyordu artık.

Yurt iyiydi gerçi: girişken müdür, iyi beslenme, haftasonu aileye dönebilme imkanı

Ama yuva gibi değildi tabii. Gülşah’ın başka çaresi yoktu: geç saatlere kadar işte, pensiyona daha vakti vardı.

O sırada eski Ural motosikletinin yan koltuğunda Gülşahın evine geldi Fadime nine. Direksiyonda yanında komşusu Ercan amca, kollarında dövmelerle, kendinden emin bir tavırda.

Fadime nine kısaca dedi ki:

Ben Vasifi yanıma alacağım.

Anne, senin ayağın zor basıyor, çocuğa nasıl bakacaksın! Yemek, çamaşır

Ben hayatta olduğum sürece Vasifi yurda göndermem, dedi Fadime nine net şekilde.

Normalde yumuşak başlı annesindeki bu kararlılığa şaşıran Gülşah sustu, düşünceli şekilde torunun eşyalarını toplamaya başladı.

Ercan amca yaşlı ve küçük torunu eve götürdü, neredeyse kucağında taşıdı. Komşuların dilinden kurtulamadı Fadime nine:

Yaşlı başlı kadın, haline bakılacak zaman, gidip çocuk almış başına, çocuk oyuncak olsa bari… buna bakım, ilgi lazım Gülşah da kim bilir kaçıyor

Halil Hoca pazar çıkışı, içi endişeyle Fadime nineyi yoklamaya geldi: Acaba Vasif aç mı, pis mi, çıkarmak gerek mi?

İçeri girdi, evi sıcacık, soba cayır cayır yanıyor. Temiz, güleç Vasif divanda eski pikapta ninni dinliyor. O güçsüz Fadime nine ise köydeki eski şenliğiyle hamur yoğuruyor, tepsiyi yağlıyor, lorlu börek hazırlıyor. Oysa daha bir süre önce yürümekte zorlanan bacakları şimdi hayret verici şekilde çevik ve canlıydı.

Hocaefendi! Bak, börek yapıyorum, biraz sabret; Emine hanım ve oğlan Kadire sıcak birşeyler götüreceğim…

Halil Hoca eve gitti, gördüklerine inanamaz haldeydi. Eşine başından geçenleri anlattı.

Emine Hanım bir süre düşündü, kitaplıktan kalın mavi defterini aldı, aradı, buldu:

Eski Nazire Hanım uzunca ömrünü tamamladı. Her şey geçti, bitti; hayaller, anılar, umutlar her şey bembeyaz, sessiz bir kar tabakasının altında uyuyor. Artık zamanı geldi; ne hastalık, ne hüzün, ne iç çekiş… Bir kış gecesi Nazire Hanım dualarını uzun uzun okudu, sonra yatağa uzanıp dedi ki: hoca çağırın, hakkın rahmetine kavuşacağım.

Yüzü karlar gibi bembeyaz oldu.

Evdekiler imamı çağırdı, Nazire Hanım günahlarını anlattı, helalleşti, tam bir gün boyunca ne yemek ne su aldı. Yalnızca hafif nefesi belli ediyor ki ruhu bedenden çıkmamış.

Birden kapı açıldı: serin hava, bir bebek çığlığı.

Sessiz olun, burada nine ölüyor.

Bebek nasıl anlatsın ki sessiz olmayı, daha doğalı saat olmuş

Nazire Hanımın torunu Asuman yeni doğmuş kız çocuğu ile doğumdan eve geldi. O gün herkes işteydi, evde ölmekte olan yaşlı kadın ile genç anne baş başa kaldı. Asuman daha yeni anne olmuştu, süt yok, bebek acıktıkça ağlıyordu, Nazireyi ölümlü yolculukta rahatsız ediyordu.

Nazire Hanım başını kaldırdı, donuk bakışı birden canlandı. Güçlükle yataktan oturdu, çıplak ayaklarını yere indirdi, terliklerini aradı.

Diğerleri işten erken çıkıp evde acaba Nazire Hanım öldü mü diye gelince, bambaşka bir manzara buldu: yaşlı kadın hiç ölmeye niyetli değildi, aksine gençleşmiş gibiydi.

Kucağında huzurlu bebeği sallıyordu, yorgun torunu ise kanepede dinleniyordu.

Emine Hanım günlüğü kapattı, eşine baktı, gülümsedi:

Benim rahmetli büyükannem Mevlüde Hanım beni o kadar severdi ki, Daha işim var, torunudur o da; ölmek erken bana evde hâlâ işlerim var! derdi. Ömrünü on yıl daha uzattı, anneme ve bana yardım etti.

Halil Hoca da eşine tebessümle karşılık verdi.

Rate article
Lifequest
Evimizde Hâlâ Bitmeyen İşler Var… Baba Valya güçlükle bahçe kapısını açıp, zorlanarak kapıya kadar yürüdü, pas tutmuş eski kilidiyle epey uğraştı, sonunda soğuk ve köhne evine girip buz gibi sobanın yanındaki sandalyeye oturdu. Ev, uzun süredir sahiplenilmeyen bir yer gibi kokuyordu. Sadece üç ay uzak kalmıştı ama tavanı örümcek ağları sarmış, eski sandalye inatla gıcırdamış, bacadan uğuldayan rüzgar adeta küs sesiyle — “Neredesin sen, evin sahibi, beni kime bıraktın? Şimdi bu kışı nasıl geçireceğiz?” — diye sesleniyordu. “Dur hele, canım benim, biraz dinleneyim… Sonra yakacağım sobayı, ısınırız…” Daha geçen sene, Valya nine evin içinde çarpan kalp gibiydi: badana yapmak, boyamak, su taşımak derdindeydi. Minik, hafif bedeni kimi zaman ikonalar önünde dua eder, kimi zaman mutfakta iş tutar, kimi zaman da bahçede fır dönerdi; ekecek, ayıklayacak, sulayacaktı ne varsa. Ev de sahibiyle birlikte neşelenirdi, eski tahta döşemeler onun hafif ve hızlı adımlarına sevinçle gıcırdar, kapılar-pencereler küçük ama çalışkan ellerinin dokunuşuyla hemen açılır, soba ise bol bol börek pişirirdi; ne Valya’ya ne de eski eve hiçbir şey eksik gelmezdi… Kocasını erken yaşta toprağa verdi. Üç çocuğunu büyüttü, okuttu, adam etti. Bir oğlu uzak denizlerde kaptan, diğeri asker – albay, ikisi de uzaklarda, nadir gelirler artık. Sadece küçük kızı Tamara köyde kalıp başagronom oldu, sabah-akşam tarlada, ancak Pazar günü annesine uğrayıp böreklerini yer, hafta boyu da bir daha görüşmezlerdi. Tesellisiyse torunu; küçük Svetka, ninesiyle büyümüş sayılırdı. E öyle de bir kız olmuştu ki… Güzelliği dillere destan! Gri gözleri koskocaman, saçları olgun arpa rengi, kıvırcık ve ağır, neredeyse bele kadar iner – saçında adeta bir parıltı… At kuyruğu yapsa, saçları omuzuna dökülünce köyün delikanlıları adeta taş kesilirdi, ağzı açık bakakalırdı. İnce yapılı, zarif… O köylü kızda o asaleti, o güzelliği kim görmüş! Valya Nine gençliğinde hoş bir kadındı ama eski fotoğrafı şimdi Svetka’ya bakınca aradaki fark çoban ile kraliçe gibiydi… Akıllıydı da; şehirde ziraat fakültesini bitirip köye ekonomist olarak döndü, veterinerle evlendi, sosyal konut programıyla yepyeni bir ev aldı. O ev ne evdi! Kocaman, sağlam bir tuğla villa – o zamanlar için resmen saray sayılırdı. Ama ninesinin evinin çevresiyse bir cennet… Bahçe çiçek dolu, her şey boy vermiş; torununun evinin bahçesindeyse henüz üç fidecik. Svetka açıkçası işin bahçe kısmına hiç yatkın değildi. Her ne kadar köy kızı olsa da ninesi onu her esintiden, zor işten esirger, adeta el bebek gül bebek yetiştirirdi… Bir de oğulları olunca, küçük Vasıf, bahçeyle ilgilenmek iyice unutuldu. Svetka, ninesini yanına çağırmaya başladı: “Gel bana, büyük, ferah bir evimiz var, sobayı yakmana gerek yok.” Valya nine kırk yılın sonunda hastalanmaya başlamıştı, seksen yaşına girmişti. Sanki hastalık bu günü beklemişti; bir zamanlar hafif ayakları artık yürümüyordu. Torununa dayanamayınca onun yanında kaldı iki ay. Fakat sonra bir gün şunu işitti: “Ninem, tatlım, seni çok seviyorum, bilirsin ama niye hep oturuyorsun! Sen hep çalışırsın, şimdi hiç elini sürmüyorsun. Ben evde düzen kuracağım, senden yardım bekliyorum…” “Ay yavrum ben yapamam ki, ayaklarım yürümüyor, yaşlandım…” “Hımm. Bana gelince birden ihtiyarladın ya…” Umulan gibi katkı sunamayınca, nine geldiği gibi evine geri gönderildi. Sevdiği torununa olmadı, olduramadı diye Valya nine iyice yıkıldı; ayaklar yavaşladı, yataktan masaya gitmek bile zorlaştı, sevdiği kiliseye yürümek hayal oldu. Mübarek Baba Boris, Valya ninenin sıkı takipçisi olduğu eski köy kilisesini unutmamıştı; ziyarete gelip etrafa dikkatlice baktı. Valya nine masada oturmuş, her ay olduğu gibi oğullarına mektup yazıyordu. Ev soğuktu; soba tam yanmamış, zemin buz gibiydi. Üzerindeki yıpranmış hırkası, solgun başörtüsü ve eski çoraplarıyla her daim düzenli ve tertipli olan Valya Nine bile yorgun görünüyordu. Baba Boris iç çekti: Valya ninenin yardımcısı olmalıydı; kimi çağırsak acaba? Belki Anna gelir… Yakında oturuyor, Valiye nispeten genç, güçlüdür. Yanında getirdiği ekmek, bisküvi, bir tepsi balıklı börek (Aleksandra’dan selam olarak) soba üstüne bırakıldı. Kollarını sıvadı, sobadan külü temizledi, birkaç defada odun taşıdı, ateşi iyice harladı… Büyük demlikte çay tazeledi. “Oğlum, canım! Yani, babacığım, bana zarflara adresleri yazıver de; benim yazımla kimse okuyamaz vallahi!” Baba Boris oturdu, adresleri özenle yazdı. Hızlıca ninenin eğri büğrü satırlarına gözü ilişti: “Çok iyiyim yavrum, her şey var şükür!” Oysa tüm satırlar silik, lekeli, belli ki gözyaşı… Anna, sahiplendiğini ilan etti, Baba Boris ise düzenli olarak ziyaret edip sakramentlerini gerçekleştirdi. Büyük bayramlarda Anna’nın kocası Kaptan Petya motoruyla kiliseye getirdi. İşler yavaş yavaş düzene girerken… Torun Svetka kayıplara karıştı, birkaç yıl sonra ağır hastalandı. Midesinde kronik rahatsızlığı olduğunu sanıyordu, ama meğer akciğer kanseriymiş; yarım yılda söndü gitti. Eşi kederinden mezar başında yatmaya başladı; şişeler, sabah bir daha. Dört yaşındaki oğlu Vasıf’la ilgilenen yok, üstü başı perişan. Teyzesi Tamara aldı ama işi yoğun, çocuğu bakımevine vermeye hazırlandı. Burası fena bir yer değildi, hatta iyi denirdi; enerjik müdür, düzgün yemek, hafta sonu eve götürülebiliyordu. Yine de Tamara’nın başka çaresi yoktu, emekli olana dek çalışmak zorundaydı. İşte tam o gün, eski “Ural” motorunun sepetinden Valya Nine indi kızının kapısına; direksiyonda ise göbekli komşu Kaptan Petya, denizci dövmeli kolları ile… İkisi de meydan okuyordu adeta. Valya nine sadece, — Vasıf’ı ben bakacağım. — Anne, sen daha zor yürüyorsun, çocuk nasıl bakılır, yemek, temizlik, nasıl olacak? — Ben yaşadığım sürece Vasıf’ı yurda vermem, dedi kararlı. Zaten her zaman uysal olan ninesinin birden bu kadar direttiğini gören Tamara, hazırlık yaptı, eşyasını topladı. Kaptan Petya yaşlı ve küçük yolcuları evlerine taşıdı. Komşular dedikoduya başladı: “İyi yaşlıydı, akıllıydı ama yaşlandıkça dengesizleşti; kendisi bakıma muhtaçken çocuk bakacak! Bu yaştaki nineye nasıl çocuk teslim edilir…” Pazardan sonra Baba Boris endişeyle gitti ninenin evine, aç mı açık mı bakacaktı Vasya’ya acaba? Ama içerisi sıcacıktı, soba harıl harıldı. Tertemiz, gürbüz Vasya pikapta “Keloğlan” masalı dinliyordu. Yalnız, halsiz yaşlı nine tüy gibi evde dolaşıyor, börek tepsisini sıvazlıyor, hamura yumurta kırıyordu. O ağır, hasta bacakları adeta gençleşmişti… — Babacığım! Ben burada… börek yapıyorum da… Az bekle, Aleksandra’ya ve Kuzu’ya da sıcak sıcak börek vereceğim… Baba Boris gözlerine inanamayarak eve döndü, gördüklerini eşine anlattı. Aleksandra, kısa süre düşündü, kütüphaneden mavi kaplı kalın bir defter çıkarıp ilgili sayfayı buldu: “Eski Egorovna ömrünü tamamladı. Hayat, hayaller, ümitler hepsi bembeyaz kar altında kaldı. Artık gitme vakti… Soğuk bir Şubat akşamı idol önünde uzun uzun dua etti, yatağına uzanıp ‘Beni çağırın, veda edeceğim,’ dedi. Yüzü bembeyazdı; bir gün geçti, yemek yok, su yok; sadece hafif nefesi yaşıyor olduğunu gösteriyordu. Kapıdan soğuk bir kış havası ve bir bebek çığlığı… ‘Sessiz ol, büyükanne vefat edecek.’ ‘Ben bebeğin ağzını kapatamam ki, daha yeni doğdu, ağlama demek kime yarar?’ Torunu Nastya ve yeni doğan kız çocuğu taburcu olmuştu; herkes işe gitmiş, büyükanneyle taze anne baş başaydı. Sütü gelmeyen genç anne büyükanneye veda etmeye hazırlanıyordu ama… Egorovna başını kaldırdı, uçuşan bakışlarına berraklık geldi; güçlükle yataktan kalkıp bebekle ilgilendi, minik torununu kucağına alıp içli ninnilerle salladı, genç anne de dinlendi.” Aleksandra defteri kapadı, gülümsedi: — Benim büyükannem Vira Egorovna “Ölmeye niyetim yok! Evde daha çok işim var!” deyip on yıl daha yaşadı, anneme, yani senin kayınvalidene destek oldu. Baba Boris de gülümsedi. İşte, bazı kadınların azmi ve sevgisiyle evde hiçbir zaman işler bitmez; yardımlaşma, dayanışma bitmez. Bizde daha evde yapılacak çok iş var…