Kimseye Vermem. Bir Hikaye.
Üvey babası onlara kötü davranmazdı. En azından ekmek lokmasını başa kakmaz, okul yüzünden kızmaz, sadece Zümra eve geç gelirse bağırırdı.
Annenize söz verdim, seni gözüm gibi koruyacağım! diye yüksek sesle konuşurdu, Zümra’nın “Artık büyüdüm, reşitim,” diye mahcup itirazlarına karşılık. Ben daha iyi bilirim, sana neyin uygun olduğunu! Eh, reşit olmuş ha! Diplomanı aldın diye her şeyi yapabileceğini mi sanıyorsun? Hadi önce düzgün bir işe gir, ondan sonra büyümüş gibi davran!
Sonra biraz sakinleşince daha ılımlı konuşurdu.
O çocuk seni bırakır, Zümra. Ben görmedim mi, seni kim alıp bırakıyor? Arabası lüks, yüzü jilet gibi, neden sıradan biriyle ilgilensin ki? Sonra ağlarsın bak, unutma sözümü.
Zümra, üvey babasına inanmazdı. Evet, Baran yakışıklıydı, üniversitenin üçüncü sınıfındaydı ve ücreti kendisi ödüyordu; Zümra da isterdi ki, o da ücretli okuyabilsin. Sınavı kazanamamıştı, meslek lisesinden hoşlanmamış, şimdi de hem sınavlara hazırlık yapıyor hem bazen broşür dağıtıyor, bazen de gazete dağıtıyor, arada hep sınav için çalışıyordu. Baranla da zaten broşür dağıtırken tanışmıştı; ona bir broşür uzatmış, Baran birini almış, sonra bir daha, bir daha, en sonunda demişti ki:
Hanımefendi, şöyle yapalım, ben tüm broşürleri alıyorum, siz de bizimle kafeye geliyorsunuz?
Zümra o anda neden kabul etti, bilmiyor. Öğrendiği üzere broşürleri mahallede atmamış, sırt çantasına tıkmış, dönüşte de çöpe göndermişti.
Kafede Baran, arkadaşlarıyla tanıştırmış, pizza ve dondurma ısmarlamıştı. Zümra ve kardeşi Sude, böylesini sadece doğum günlerinde yiyor; çok paraları yoktu zaten, üvey baba, annesinin kalan emekli maaşına bile el sürdürmüyordu, “Kara gün için beklesin, bana bir şey olursa,” diyordu.
Oysa maaşı gayet iyiydi, ama yarısını sürekli tamir isteyen arabasına harcıyor, kalanını da kahvede kaybediyordu. Zümra şikayet etmiyordu Allahtan ki, onu ve Sudeyi evden kovmamıştı, ev üvey babanın. Annelerinin evini satmak zorunda kalmışlardı, annesi hastalandığında. Zümra çikolata, pizza, gazoz gibi şeyler istese de, denk gelirse hep kardeşine veriyordu. Hatta kafede Barana “Bir parça pizzayı yanında götürebilir miyim, kardeşime?” diye sormuştu. Baran şaşırarak bakmış ama sonra koca bir pizza ve büyük bir fındıklı çikolata alıp yanına koymuştu.
Üvey babası boşuna düşünüyordu; Baran ona hiç kötü davranmadı. İyi biriydi. Ve Zümra onun yanında kendi yetersizliğini daha yoğun hissediyor, daha da gayretle sınava çalışıyor, kasiyer olarak markette işe girmişti. Orada iyi para kazanıyor, kendine düzgün bir jean, bir de kuaförde saç yaptırabiliyordu ki, Baran onunla gurur duysun.
Baran onu yazlıklarına davet ettiğinde, Zümra hemen anladı ve hiç korkmadı küçük bir kız değildi. Hem onlar birbirine aşıktı. Yine de üvey babasının izin vermeyeceğinden korkuyordu, ama o da artık eve geç geliyor, bazen hiç gelmiyordu. Zümra onun nerede kaldığını biliyordu mahalledeki hemşire Fadime Teyzede. Üvey babası uzun zamandır ona kur yapıyordu; Fadime de yaşadıklarından ötürü iki kızlı bir adamla uğraşmak istemiyordu, evlenmiş, boşanmış, sonunda üvey babaya “tamam” demişti.
Bu Zümra’nın işine gelmişti. Gerçi Sude, yalnız kalacağı için ağlamıştı ama Zümra ona çikolata, cips ve gazoz alıp bir güzel avutmuştu.
Hamile olduğunu çok geç öğrenmişti Zümra. Zaten düzenli bir döngüsü yoktu, kimse ona takip etmeyi öğretmemişti. Kasiyer arkadaşlardan, Verda Hanım, şakayla karışık:
Kız bakıyorum, pırıl pırıl oldun, biraz tombiksin Yoksa hamile misin?
Gülüp geçtiler, ama Zümra o akşam test aldı. İki çizgiyi görünce, inanamadı olamazdı!
Baran hiç sevinmedi; “Vakti değil,” deyip bir miktar para verdi, doktora gitsin diye. Zümra tüm gece ağladı ve gitti. Ama artık çok geçti on altı haftalık olmuştu. Demek ki o yazlıkta olmuştu her şey. İlk seferde hamile kalınmaz sanıyordu.
Bir süre üvey babadan sakladı ama karın büyüyordu. Söylemek zorunda kaldı.
Öyle bir bağırdı ki üvey babası!
Erkek nerede? Evlenmeyi düşünüyor mu?
Zümra yere baktı. Baranın yüzünü bir ay görmemişti; bebeği bırakmak zorunda olduğunu anlayınca, ortadan kaybolmuştu.
Belli, dedi üvey babası. Bak ben ne dedim sana, Zümra…
Hemen karar vermedi, herhalde Fadime Teyzeye danıştı.
Madem öyle oldu doğur, dedi. Ama hastanede bırakacaksın; fazladan bir ağız istemiyorum. Şöyle Evleniyorum ben, Zümra. Fadime de hamile. İkizlerimiz olacak. Sen de hak ver, üç bebek evde olmaz.
O burada mı yaşayacak? dedi Zümra şaşkınlıkla.
Tabii, artık karım sayılır, başka nerede yaşasın?
Şaka sandı ama üvey baba ciddiydi. Her gün aynı şeyi tekrarlıyor, çocuğu buraya getirirse onu ve kardeşini evden kovacağını söylüyordu. Zümra, bunun üvey babanın değil, Fadime Teyze’nin sözleri olduğunu biliyordu. Ama ne değiştirdi ki; bebeğini bırakamazdı.
Üzülme, dedi Fadime Teyze. Böyle bebekler hemen evlat edinilir, sevgiyle büyütülür.
Zümra ağlıyor, Baranı arıyor, Sude ve bebeğiyle birlikte nerede yaşayacaklarını düşünüyor, ama hiçbir çözüm bulamıyordu. O zaman bir gün Verda Hanım, kasada sırada duran bir çifte işaret ederek şöyle dedi:
Bak, yıllar geçti, hâlâ siyah giyiniyorlar. Hayatı yasla geçirmek Bir çocuk yapsalardı ya da evlat edinmiş olsalardı.
Bu çifti Zümra sıkça görüyordu ayrı ayrı ya da birlikte. İyi, kibar yüzleri vardı, hafifçe kederli; ne yaşadıklarını bilmiyordu.
Kızları trafik kazasında öldü; duymadın mı? Okul gezisinde, şoför uyumuş, kaza olmuş. Şoför ve küçük kız gitmiş; ne acı Adamlarsa çok iyidir adam doktor, kadın İngilizce öğretmeni. Eskiden komşuyduk. Herkes onlara melek biblosu götürdü; kızları gezi sırasında bir melek biblosu almış, son anında elinde tutuyormuş. Zar zor kurtarıldı. Sonra herkes ona melek biblosu götürmeye başladı. Artık alıştı sanırım, ona iyi geliyor sanki.
Bir filmde Zümra, kendi bebeğini çocuk sahibi olamayan bir çifte veren genç kızı izlemişti. O çiftin çocukları olabilirdi, muhtemelen bebek istemiyorlardı ama nedense aklı sürekli onlardaydı. Sekizinci aya gelmişti, hâlâ çalışıyordu, işini kaybetmek istemiyordu. Bir gün o çift yine kasasına geldi, adam dedi ki:
Tatlı hanım, doğum iznine çıkma vakti olmadı mı daha? Burada kasada doğuracaksınız sonunda.
Zümra şikayet etmezdi ama işi çok ağırdı sırtı dayanılmaz şekilde ağrıyor, mide ekşimesi yakasını bırakmıyor, akşamları ayakları şişiyordu. Kimse “Nasılsın?” dememişti, sadece mahalle doktoru kızmıştı ona, sayılmaz. Birinin şefkat göstermesi Zümranın gözlerini yaşarttı; son zamanlarda sürekli oluyordu bu.
İki gün sonra, işten çıkınca aldığı yiyecek dolu poşetle yürürken adam onu geçti, yardım teklif etti. Zümra hem mahcup oldu hem de mutlu. “İyi biri” diye aklından geçirdi.
Melek biblosunu indirimde gördü vitrininde yaz sıcağıydı, kimse almıyordu. Ani bir duyguyla aldı, sonra Verda Hanımdan adresi aldı, gitti.
Zili çalınca korktu; acaba yersiz olacak mıydı, onca yıl sonra? Artık kimse onlara biblo getirmiyordur herhalde.
Kapıyı kadın açtı. Belli ki hemen tanıdı, kaşlarını şaşkınlıkla kaldırdı. Zümra hızla bibloyu uzattı, başını göğsüne gömdü belki kapı yüzüne kapanacak, belki kadın bağıracak…
Ama ikisi de olmadı. Kadın bibloyu aldı, gülümsedi:
Gel, içeri gir. Çay ister misin?
Çay eşliğinde kadının kendi hikayesini dinledi; Verda Hanım anlatmıştı ama kadının ağzından daha acı ve daha çıplak geliyor, içi yanıyordu.
Neden bir çocuk yapmadınız? diye fısıldadı Zümra.
Ağır bir doğum geçirdim. Rahimimi almak zorunda kaldılar. Artık çocuk doğuramam.
Mahcup oldu; hangi hakla karışıyordu başkasının hayatına? Evlat edinmeyi sormak istiyordu ama dilinden dökülmedi.
Evlat edinmeyi düşündük, dedi kadın, sanki aklını okumuş gibi. Hatta kursa gittik. Ama tam başvuracakken dayanamadım. Kızımda işaret istedim, bir işaret. Hiçbir şey olmadı.
O anda salondan bir şangırtı geldi, sanki bardak kırılmış. Kadın irkildi, Zümra şaşırarak o tarafa baktı evde başka kimse yok sanıyordu.
Birlikte salona geçtiler. Zümra, içeride mumlar, fotoğraflar, bir tür anıt olacak sandı ama hayır, bir fotoğraf vardı yalnızca, oda aydınlık, hiç mum yoktu. Sadece melek bibloları vardı. Bir tanesi yerde, kırık. Kadın porselen parçalarını uzun uzun inceledi. Sonra tuhaf bir sesle dedi ki:
O. Kızımın biblosu.
Zümra’nın yanakları yandı. Bu, bir işaret değil mi?
Kızını zamanında doğurdu Zümra. O sırada Fadime Teyze çoktan onların evini ele geçirmiş, kendi ikizlerini erken doğurmuştu. Çocuklar hâlâ hastanedeydi ama yakında taburcu olacak, iki beyaz beşik hazır, hindistan cevizi yataklı. Zümranın kızına kimse bir şey almamıştı; o hastanede bırakacaktı. Sude ise akşamları fısıldayarak soruyordu:
Saklasak olmaz mı? Yani, onlar anlamadan, seninle burada yaşasa Ben yardımcı olurum.
Bu sözlere Zümra ağlamak istiyordu, ama kardeşinin yanında tutuyordu kendini.
Notu önceden hazırlamıştı. “Bebeğimi alamayacağım, ama sağlıklı, endişe etmeyin,” yazdı. Bir de biblonun düştüğünü, bunun bir işaret olabileceğini ekledi. Zarfın içine tüm biriktirdiği emekli maaşını koydu. Yetecekti, nasıl olsa iyi insanlardı.
Sabah taburcu ediliyordu, ama gündüz bebek bırakmak korkunçtu. Tüm günü alışveriş merkezinde geçirdi; oturmak zordu, başı dönüyordu. Ama en önemlisi kızına iyi bir aile bulmaktı.
Merkez kapanınca bir saat daha bankta kaldı, sıcaklık iyiydi. Şehir karanlığında apartmana adım attı, köpeğiyle çıkan bir adamdan süzülerek geçti.
Kızını kanguruda taşıyordu, o parayı kendi kazanmış, Verda Hanımdan rica etmişti. O da sorular sormadan getirmişti. Şimdi kanguruyu kapının yanına, kapıya dokunulmayacak biçimde bırakıp, zarfı battaniyenin altına sakladı, zile basıp kaçacaktı ki, kapı hızla açıldı. Karşısında ölen kızın babası vardı.
Ne yapıyorsun burada?
Zümra korkudan zıpladı.
Adam kanguruyu gördü.
O nedir?
Gözyaşları kendiliğinden aktı. Zümra her şeyi anlattı Baranın onu bırakmasını, üvey babasının onu ve kardeşini yedi yıl nasıl geçindirdiğini, şimdi evlenip ikiz sahibi olduğunu, Fadime Teyze’nin onu hastanede vazgeçmeye zorlamasını.
Adam dikkatle dinledi; sonra dedi ki:
Gülşen uyuyor, şimdi rahatsız etmek istemem. Sabah konuşuruz. Gel, salona sererim yatağını.
Onlarca melek biblosuyla kaplı odada uyumak tuhaf olsa da, Zümra hemen daldı, kızını göğsüne sımsıkı bastırarak.
Sabah yalnızlık hissiyle uyandı. Kızı yoktu. İşte o anda Zümra onsuz yapamayacağını, asla bırakmayacağını anladı. Kızını bulmak, almak, kaçmak istedi…
Ayağa kalktı, daha bir adım atamadan, Gülşen kapıdan içeri girdi. Kucağında bebek vardı.
Al bakalım, gülümsedi. Besle, salladım uyuttum, biraz dinlen dedim ama fazla sürmez.
Zümra kızını beslerken bir türlü Gülşene bakamadı. Adam ne anlatmıştı ona? Ya kızı evlat edinmeye karar verdilerse? Nasıl “vazgeçtim” diyecekti şimdi?
Kardeşin kaç yaşında? diye sordu Gülşen aniden.
On iki, dedi Zümra şaşırarak.
Sence, bizimle yaşamaya yanaşır mı?
Soru öyle tuhaftı ki Zümra, Gülşene baktı.
Ne? dedi.
Bak, Ayhan her şeyi anlattı. Sizin eviniz yok, üvey baba seni kovuyor. Düşündüm, kardeşin orada kalırsa, hizmetçi gibi kullanırlar. O da burada kalsın.
“O da burada,” ne demek? diyerek kekelemişti Zümra.
Gülşen, fotoğrafın yanındaki yapıştırılmış bibloyu gösterdi; yamru yumru, ama belli ki eski kızının biblosu.
Sanırım, bu bir işaretti. Size yardım etmemiz lazım, dedi. Düşündük, yerimiz bol, buraya taşının. Bebekle sana yardım ederim. Aptallık etme, çocuk anneden ayrılmaz.
Zümra, utancından yüzü kızarırken, yüreği sonsuz bir huzurla doldu.
Peki, kabul ediyor musun?
Zümra başını kızının battaniyesine gömerek sessizce onayladı, Gülşen gözyaşlarını görmesin diyeZümra uzun süre konuşamadı. Gözleri doldu, sesi titredi ama nihayet başını salladı. İçinden bir ağırlık kalkıyordu, karnında bir boşluk değil, sıcak bir umut doluyordu sanki. Gülşen gülümsedi, kolunu omzuna doladı; Ayhan yanlarına geldi, üçü birlikte bebek yatağının başında durdular.
Gülşenin sesi neredeyse bir dua gibi çıktı:
Biz de yeniden aile olmayı öğreniriz.
Ayhan başını kaldırıp Zümraya baktı:
Yarın Sudeyi almaya gidelim. Hep birlikte bir masa kurarız; herkesin yeri olur. Sizin bir biblonuz olur, bizim de yeni hikayemiz.
O gün, Zümra hayatında ilk kez o evde, akşam yemeğinde sofraya üç tabak değil, dört tabak koydu. Küçük bir bebek mırıldanarak uyudu, mutfağa çay kokusu yayılırken Gülşen ona eski kızının bir battaniyesini uzattı, Ayhan çikolata getirdi, Zümra ise Sudeye bir haber yazdı: “Korkma. Kimseye vermeyeceğim. Biz KİMSE değiliz artık; birlikte kalıyoruz.”
Sonra, kapının hemen önünde, geceye bakarak düşündü: bazen en güzel aile, başkalarının kırık biblosundan, terk edilmiş umutlardan ve paylaşılan yalnızlıktan kurulurdu. Ve kendi kendine, alçak sesle söylendi:
Kimseye vermem. Çünkü artık hepimiz birinin her şeyi olduk.
Yeni bir hayat, onlar için o gece başladı.




