Eşimin cenazesinden sonra oğlum beni orman yoluna götürdü ve dedi ki: “Burada senin kaderin.

Düğün töreninden sonra oğlum beni orman yoluna götürdü ve Burası senin yerin dedi.

Kocamın cenazesinde ağlamamıştım. Kırk iki yıl bir yolda yürüdük; yoksulluk, hastalık, nadir sevinçler gördük. Gözyaşlarım boğazımda bir taş gibi takılmıştı, ne mezarda ne ardından komşum Geçmiş olsun, Fatma Hanım dediğinde dışarı akmadı. Kibarca başımı salladım, gülümseyerek kapıyı kapattım.

Oğlum Ahmet, uzun boylu, yakışıklı, pahalı siyah takım elbiseli bir gençti; o takım elbise altıma yarım yıllık emek maaşımdan daha pahalıydı. Bana elini kolundan tutmuştu, ama elleri soğuktu, bir sorumluluğun ağı gibi.

Taziye yemeğinde uzun konuşmalar yaptı, jest ve duraklamalarla süslü sözler söyledi. Ne güzel oğul! Ne yakışıklı! diye alkışlandık. Ben köşede oturmuş, onun yüzüne baktım; gözleri benimkine benziyordu, burnu babama ait, gülüşü ise benden çok uzakta, artık beni tanımayan birininki gibiydi.

Cenazenin üçüncü günü Ahmet eve geldi. Kahve yapıyordum; kocam her zaman şekersiz, sütlü, sert kahveyi severdi, alışkanlık hâlâ sürüyor. O, mutfak masasına oturdu, önüme arabanın anahtarlarını ve pasaportumu koydu.

Anneciğim, dedi, her şeyi düşündüm. Huzurevine gitmen daha iyi olur. Orası sessiz, temiz hava, aynı yaştakilerle. Tek başına apartmanda oturmak zor. Babanın ne kadar hastalandığını sen de biliyorsun.

Söylemek istediği şeyi tamamlamadan durdu. Ben anladım: Sen de ölmek istiyorsun, belki de daha çabuk.

Sessiz kaldım, kahve içtim; sıcaklığı dudaklarımı yakıyordu, ama titrememek için içiyordum. Ahmet, Baba her şeyi bana bıraktı, bir yıl önce de. Ben de senin işini devraldım. dedi. Kocam ölümünden bir yıl önce mirası oğluna devretmişti, ben de buna itiraz etmemiştim; O yeter, oğlum yanımda olsun yeter diye düşünmüştüm.

Sen tek başına orada kalamazsın, yoruldun, yaşlandın, dedi son sözcüklerini yumuşak bir sempatiyle, sanki bir teşhis koyuyormuş gibi.

Ne zaman? diye sordum.

Yarın sabah, diye cevap verdi. Her şey hazır. Eşyalarını toplamana bile gerek yok, her şey orada. Ben de sık sık uğrarım.

Yalan söylediğini biliyordum, bir daha gelmeyecek.

Sabah Ahmet Mercedesiyle geldi. Ben bavulumla çıktım; içinde eşimin fotoğrafı, pasaport, yıllardır biriktirdiğim biraz para ve en sevdiğim tarif defteri vardı. Ahmet bagajı açtı, bavulu içeri attı, kapıyı açtı, ben arka koltuğa oturdum, Haydi demeden arabayı çalıştırdı ve dışarı çıktı.

Şehir geride kaldı, sonra banliyö, ardından orman. Yol çukurlarla dolu toprak yola dönüşüyordu. Camdan dışarı baktım; ağaçlar, sessizlik, kuş cıvıltısı, güzellik ve korku bir arada.

Ahmet, bu huzurevi nerede? dedim.

O anlık bir duraklamadan sonra, omzundan Yakında göreceksin dedi.

Yirmi dakika sonra dar bir orman yoluna saptı, araba tümseklerde zıplıyor, ben kapı kolunu tutuyordum, kalbim titriyordu, yalnız titreme değildi, bir önsezin ayak sesiydi.

Araba durdu, Ahmet kapıyı açtı, dışarı çıktım. Çevrede kimse yoktu; ev, çit yok, sadece karanlık, sessiz bir orman.

İşte, yerin bu, dedi.

Yüzüne baktım; sakin, hatta bir nebze memnun bir ifadeydi.

Bu ne demek? diye sordum.

Olduğu gibi, dedi. Burada daha iyi olacaksın, sessiz, huzurlu, kimse seni rahatsız etmeyecek.

Yanına bir çanta koydu; birkaç günlük yiyecek, Zeki bir kadın olarak halledeceksin diyerek.

Kafamda beyaz bir gürültü; sanki dünya sesini kesti.

Beni burada mı bırakıyorsun? diye sordum.

Omuz silkti. Bırakmıyorum, serbest bırakıyorum. Sen zaten yakında gideceksin. Neden daireye? Şehre? Beni rahatsız ediyorsun. Dürüst olmak gerekirse, benim için bir hatırlatma; bir şey hissetmemi gerektiren ama istemediğim bir şey.

Anne, diye fısıldadı. Sen benim annemsin.

Hayır, dedi, sen bir yük oldun. Özür dilerim, ama bu herkesin iyiliği için.

Araba motoru çalıştı, ben kapı koluna tutundum, Ahmet! Bekle! Her şeyi verirdairenin parabırakma beni burada! diye bağırdım.

Ahmet gaz pedalına bastı, araba ileriye sürüklendi, ben yere düştüm, dizim bir taşla çarpıldı, kan çoraplarıma sızdı. Acı bedenimde değil, içimde bir yara gibi.

Çantayı açtım; su şişesi, sandviç, çikolata buldum. Ahmet belki de beni hemen öldürmek istemiyordu, vicdanını temiz tutmak için bir şans vermişti. Çikolatayı yedim, su içtim, ayağa kalktım ve etrafa baktım.

Ormanın içinde tek bir patika yoktu; sadece hayvan izleri, derin bir sessizlik vardı ve kulaklarımda çınlayan bir uğultu.

Yürümeye başladım; nereye gideceğimi bilmiyordum, belki yola, belki nehre, belki ölüme. Umurumda değildi.

Bir saat sonra bir dere buldum; dar, şeffaf, ellerimle su içtim, yüzümü yıkadım. Gri saçlarım, kırışıklarım, boş bakışlarım suyun içinde yansıdı.

Sen yaşlısın, dedi bir ses.

Evet, yaşlıyım, ama ölmüş değilim.

Geceyi bir çam ağacının altında geçirdim; battaniyeye sardım, soğuktan değil, öfke, kırgınlık ve acıdan titredi. Kocamı düşündüm; hastalandığımda nane çayı yapar, elimi tutar, Sen benim dayanağım derdi. Şimdi ise ben bir çöp gibi atılmış bir nesneyim.

Ama ölmek istemedim, burada değil, bu şekilde de değil.

Sabah daha fazla yürüdüm; bir gün boyunca hedef olmadan, sadece aklımı dağıtmak için yürüdüm.

Üçüncü gün bir toprak yol buldum; bir kamyon geldi, sürücü ellinin üzerindeki iyi huylu bir adamdı.

Büyük anne, nereye gidiyorsun? diye sordu.

Ana. diye düşündüğüm bir kelimeyle Şehre, oğluma. dedim.

Adam başını salladı, kapısını açtı.

Binin, sizi götüreyim.

Yolda sessiz oturdum; radyo eski bir şarkı çalıyor, gözlerimi kapattım, üç gün akıp giden gözyaşlarım nehir gibi aktı.

Otobüs durağında durdu, Alın, bir şişe su ve bir sandviç. Endişelenme, her şey düzelecek. dedi.

Şehre vardığımda polise gittim, her şeyi eksiksiz anlattım, gözyaşı olmadan, sadece gerçekleri. Memur not aldı, kafasını salladı.

Delil olmadan bir şey yapamayız; sizi dövmedi, tehdit etmedi, sadece ormanda bıraktı. Yasalara göre suç değil. dedi.

Şimdi yağmur çiselemeye başladı, insanlar koşuşturuyordu, kimse çantasıyla yaşlı bir kadını fark etmiyordu.

Kütüphaneye girdim, ücretsiz internetle araştırma yaptım, mektuplar, savcılığa başvurular, insan hakları komisyonu, medyaya ve bloglara bastım.

Bir hafta sonra yerel bir gazete telefon etti; genç bir gazeteci Fatma Hanım, lütfen anlatın dedi.

Hikayemi süssüz, gözyaşsız, sadece gerçekleri anlattım. Üç gün içinde haber çıktı: Oğul annesini ormanda bıraktı: Senin yerin burada.

Fotoğrafım cenaze fotoğrafı, soluk gözlerle.

Saatler içinde yüz binlerce yorum, binlerce paylaşım, öfke, gözyaşı, adalet talebi.

Ertesi gün Ahmet aradı.

Anne, ne yaptın? diye titrek bir sesle sordu.

Yaşadım, dedim.

Beni öldürüyor! İşimi kaybettim! Eşim gitti! Çocuklar okula gitmekten utanıyor! Anlıyor musun ne yaptın?

Anlıyorum, dedim. Beni ormana attın, dünyaya duyurdum. Hakkını verdim.

Geleceğim, her şeyi geri alacağım: daire, para, her şey!

Geç oldu, dedim. Dairenizi istemiyorum. Sadece bir şey anlasın: anne bir çöp değil, yaşlılık bir ölüm cezası değil, insan bir eşya değil.

Sessiz kaldı, sonra gerçek bir ağlama başladı; ilk kez hayatında.

Üzgünüm, diye mırıldandı.

Affediyorum, dedim. Geldiğinde çiçek getir, para değil. Anne, seni seviyorum de, içtenlikle.

Bir hafta sonra geldi; sarı laleler getirmişti, benim en sevdiğim çiçekler. Diz çöküp ellerimi öptü, gözyaşları akıyordu.

Anne, dedi, Seni kaybetmek istemedim.

Ben Tanrı değilim, dedim. Ben bir anneyim ve affediyorum.

Artık bir huzurevinde değil, sahilde küçük bir odada, balkon, martılar, güneş var.

Ahmet haftada bir kez gelir, yemek, çiçek getirir, çocuklarından, işinden bahseder. Değişti mi, yoksa sadece rol yapıyor mu, bilmiyorum; gözlerinde hâlâ bir korku var: beni bir kez daha kaybetme korkusu.

Ben onun yanına geri dönmedim, aynı çatı altında yaşamadım, ama onu itmedim; herkesin bir kefaret şansı vardır, hatta annesini ormanda bırakan bir oğlun da.

Akşamları balkondan denizi izler, eşimi düşünürüm; o, benim hayatta kalmamı, sertleşmememi, bir çöp gibi olmamamı görseydi gurur duyardı.

Ben yaşıyorum, güçlüyüm, bir annem.

Yerim orman değil, huzurevi de değil; kendi karar verdiğim yer.

Bugün sahildeyim, yarın dağlarda olabilir, belki yeni bir dairede, torunlar, oğlum, pencere kenarında laleler.

Çünkü ben bir eşya değil, bir yük değil, yaşlı da bir lanet değil.

Ben bir insanım, yaşam, sevgi, saygı hakkım var.

Beni ormanda bıraktılar, Senin yerin burada dediler.

Ben başka bir yer seçtim.

Ve bu benim hakkım.

Rate article
Lifequest
Eşimin cenazesinden sonra oğlum beni orman yoluna götürdü ve dedi ki: “Burada senin kaderin.