Bugün marketten dönerken iki elim dolu poşetlerle eve doğru yürüyordum. Daha kapının önüne gelmemiştim ki, bizim bahçenin önünde yabancı bir araba gördüm. Şaşırdım; Kim olabilir ki, kimseyi beklemiyorum sanki, diye düşündüm. Biraz daha yaklaştığımda bahçede genç bir adam gördüm. Gözüm parladı, Oğlum gelmiş! dedim ve heyecanla ona sarılmak için ilerledim. Fakat o, hafifçe geri çekildi:
Anne, bir dakika bekle. Sana söylemem gereken bir şey var, dedi.
Birden içime bir sıkıntı çöktü, Hayırdır oğlum, ne oldu? dedim, içim içimi yiyor. Oğlum Emre hafifçe yanımdaki banka gösterdi:
Otursan iyi olur anne, dedi sessizce.
Oturup beklerken içimden türlü türlü şeyler geçiyordu, kötü bir haber mi verecek diye düşündüm.
Yıllardır Beypazarında, küçük, şirin köyümde tek başıma yaşıyorum. Eşim rahmetli, iki sene önce kaybettim. Tek oğlum Emre ise askerden sonra Ankarada mühendis olarak işe başladı. Bir süredir şehirde yaşıyor ve hayatındaki yeni gelişmelerden pek bahsetmiyor bana. Önce kirada oturuyordu, sonra hayatında ne değiştiyse bana anlatmıyor zaten.
Nadiren gelirdi önceden, ta ki araba aldıktan sonra. Şimdi ise bir bahane bulup ansızın, haber vermeden gelmeye başladı. Markette torbalar dolusu erzak, bazen giysi getirir bana. Gerek yok oğlum, kendime alırım, desem de dinlemez. En son geçen ay bana kendi ördüğü yün bir şal getirdi.
Ama hayatı hakkında ağzından pek laf alamıyorum. Anne, her şey yolunda, merak etme, diyor, başka da bir şey yok. Fakat dedikodudan uzak kalmak mümkün mü köyde? Komşum, genç Ayşe, şehirde bir ara Emreyle görüşmüş.
Bir keresinde, ona ev yapımı reçelim ve turşumu emanet ettim, oğluma götürsün diye. Ayşe, onun numarasını benden aldı, aradı ve buluştu. Sonra da koşup anlattı:
Teyze Zehra, oğlun bir kadınla geldi arabayla. Her şeyi aldı, sana selam söyledi, yakında gelirim dedi.
Kimdi kadın, görebildin mi? dedim.
Kim olduğunu nereden bileyim? Arabadan bile inmedi. Bence yaşı büyük, bayağı makyajlı ve bakımlı, dedi Ayşe.
İçim burkuldu. Oğlum bana özel hayatından hiç bahsetmezdi. Belki bir dahaki gelişinde sorarım diye düşündüm; bu sefer beklememe gerek kalmadı.
O gün ben marketten dönerken bahçenin kapısında oğlum Emre, yanında küçük bir çocukla beni bekliyordu. Araba da kenarda park halindeydi.
Oğlum! dedim ve ona doğru koştum ama yine biraz mesafe bıraktı.
Anne merhaba, tanıştırayım, bu Arda. Artık bana oğul gibi, dedi.
Haydi içeri geçin, burada beklemeyin, dedim.
Çabucak sofrayı hazırladım. Neyse ki tencere sıcacık patates vardı. Salatalık turşusu, haşlanmış yumuşacık et, kendi ekmeğim Mis gibi soframız oldu.
Küçük Arda, suratı asık oturdu masada, tabağıyla oynuyor, kimseye bakmıyordu. Yedik, çayımızı içtik, çocuk bahçeye çıktı. Ben de Emreyle konuştum.
Anne, geçen yıl evlendim aslında. Daha doğrusu, Ebruyla nikah kıyıp birlikte yaşamaya başladık. Arda onun oğlu. Sana daha önce haber vermedim, darılma. Ebru, kayınvalidesiyle tanışmak istemiyor, dedi.
Nedenmiş o? Ben kötü bir insan mıyım, köylü kadınıyım diye mi istemiyor? dedim.
Yok anne, daha önce kötü bir deneyimi olmuş. Eski kayınvalidesiyle çok büyük kavgalar etmişler, kadının kötülüğü yüzünden eşiyle de boşanmış. Sonra hem eski eşi hem kaynanası vefat etmiş Ebru da oğluyla tek başına kalmış. Evleri, arabaları var. Sürekli kayınvalide lafı geçince Ebru hiç sıcak bakmıyor, dedi.
Peki çocuğu neden getirdiniz şimdi? diye sordum.
Yaz geldi ya anne, Ebru hamile. Ağustosta doğuracak. Ardaya bakmak çok zor oluyor, tüm gün işteyim. Bu yaz sen yanında bakabilirsin diye düşündük, sonbaharda alırım yine.
Ben bakarım tabii, ama o çocuk ister mi burada kalmak? dedim.
Anne, çocuk ne derse desin, Ebru öyle uygun gördü, dedi.
Hayretle karşıladım ama karışmadım, bilmediğim bir kadın, ne desem boş. Sekiz yaşında çocuk eve ne zarar verecek? Hem yakında kendi torunum da doğacak; düğün bayram benim için
Ertesi sabah oğlum Ankaraya döndü, Arda cama yapıştı suratını asıp.
Yanına gidip yumuşakça sordum:
Haydi bakalım, artık birlikte yaşayacağız. Bana Zehra nine diyebilirsin. Hangi sınıfa geçtin bakalım?
İkiye, dedi, suratı dönük, gönülsüzce.
Haydi tavuklara bakalım, bahçeyi gezeriz. Çilekler olmuş, yakında toplarız.
İstemem! Senin yanında durmak istemiyorum!
Nedenmiş o? Korkma, köpek Boncuk da sana bir şey yapmaz, dedim.
Annem, senin kötü biri olduğunu söyledi. Zaten çok kalmayacağım. Boncuktan da korkmuyorum, ben her köpekle anlaşırım, dedi.
İçime dokundu bu sözleri. Annesi beni tanımadan nasıl kötü der? Ama neyse, dedim, zamanla sever. Dedim ki:
Tamam, ne istersen. Ben de bahçeye çıkıyorum işlerim var.
Kendi halime bırakıp bahçeyle ilgilendim. Tavuklarım, birkaç ördeğim var; fazlası yok. Süt, peynir, yoğurt hemen dereden karşı komşumdan alırım; parasıyla. Ben de onlara yumurta, bahçeden meyve veririm. Böyle geçinip gidiyoruz.
Bir hafta geçti, Arda ağır ağır dışarıya alışmaya başladı. Boncuku sevdi, çilekleri yedi. Peşimden iş yaptırmamaya çalıştım zaten. Bir gün markete giderken Benimle gelir misin? dedim, kafasını salladı; beraber gittik. Eve dönerken yol boyunca susmak bilmedi. O günden sonra bambaşka bir çocuk oldu. Evi topladı, bahçeyi suladı, Boncuku kendi besledi, mahalledeki çocuklarla arkadaş oldu. Akşamları sokaktan içeri zor girerdi.
Artık gülümsüyor, benim eski Robinson Crusoe kitabımı okumaya başladı; kitaba bayıldı. Sayfa sayfa bana anlatıp, Cumayı görünce kahkahalar atıyor. Akşamları ben örgü örerken onunla bir yandan sohbet ediyoruz; bana oğlumun çocukluğunu hatırlattı. Aynı o cıvıl cıvıl çocuk
Ağustos geldi, Emre Ankaradan geldi. Müjdeli haberle; Ebruyla bir kızları olmuş, adını Derya koymuşlar. Kadın hastanesinden yarın alacaklar, öncesinde uğrayıp Ardayı ve beni görmek istemiş.
Baba! Ben nine Zehrayla yaşamak istiyorum! Burada çok mutluyum! Kardeşimi okullar açılınca görürüm, dedi Arda.
Eylüle kadar bizimle kaldı. Ben torunum için kendi ördüğüm minik çorapları, şapkayı, yumuşacık battaniyeyi, gelinime eldivenleri oğluma verdim. Oğlum teşekkür edip elimi öptü, Ardayla kucaklaşarak gitti.
Ağustosun sonları… Arda mahallenin çocuklarıyla top oynarken uzaktan bir araba gözüktü. Herkes durup baktı; araba evin önünde durdu. İçinden hafif kilolu bir kadın, kucağında bebekle indi. Arkalarından Emre indi. Kadını bebekle içeri götürdü, Arda annesine koştu.
Annem geldi! diye sevinçle bağırdı, ama taş parçasına takılıp düşünce, hemen yaprağı diziyle bastırdı, arkadaşları öğretmişti.
Ebru oğlunu öptü, elinden tuttu, eve girdiler. İçeri girer girmez ilk söylediği:
Niye Arda dışarıda başıboş oynuyor? dedi.
Hoşgeldin kızım, dedim. Bizim buralarda çocuklar hep dışarıda oynar. Arda bana hem yardıma koşar hem de oyununa bakar. Ne zararı var?
Sonra torunumu kucağıma aldım, minik bir melek gibi uyuyordu; gözlerim doldu.
Onlara kendi yaptığım tarhana çorbası, sıcak ekmek hazırladım, sofrayı kurdum. Sonra Ebru lafı hemen konuya getirdi:
Ardayı almaya geldik, okullar başlayacak. Buranın da tadı ona yetmiştir herhalde, dedi.
Ama Arda, kalkıp bağırarak:
Ben Ankaraya dönmek istemiyorum! Ben nine Zehrayla kalmak istiyorum! Annem sen beni kandırdın, nine kötü biri değilmiş, dedi.
Ebrunun yüzü kıpkırmızı oldu.
Oğlum, annene öyle denmez. Git özür dile, biraz bahçede oyna, uzaklaşma, dedim. Arda başını eğip Bir daha yapmam, dedi ve kapıdan çıktı.
Sen merak etme Ebru, Arda akıllı, edepli bir çocuk. İyi yetiştirmişsin. Bana da dert olmadı, aksine neşe kattı. Her yaz getir, her sene beklerim.
Tam o sırada bebek ağladı, Ebru hemen ilgilendi. İki gün benimle kaldılar. Emre bazı tamir işlerini yaptı, Ebru kızını hiç yanından ayırmadı, ben aileye yemekler yaptım. Arda hem bana hem babasına yardım etti, hem de kardeşiyle oynadı.
Ayrılırken Emre el salladı, torunlarım sarıldı. Ebru yanıma gelip sıkıca sarıldı, Teşekkür ederim anne. Annemi küçükken kaybettiğim için doğrusunu bilmiyorum, hiç böylesi kayınvalidem olur diye düşünmezdim. Affet beni, eşini de çok seviyorum, iyi yetiştirmişsin, dedi.
Artık benim için de, senin için de aile olduk. Ardayı çok sevdim, özlerim, dedim.
Sonrasında her şey yolunda gitti. Kışı onlarla birlikte Ankarada geçirdim; torunlarımla zaman geçirdim, gelinim de bana evlat gibi oldu. Oğlumun, gelinimin ve torunlarımın bir arada mutlu olduğunu görünce anladım ki; incelik, sabır ve sevgiyle ailedeki her yabancılığı eritmek mümkün. Gönülden yaklaşınca, gerçek aile işte o zaman kurulurmuş.




