Ben Ondan Adam Gibi Bir Evlat Yetiştireceğim — Torunum solak olmayacak! — diye öfkelendi Meryem Hanım. Deniz kayınvalidesine döndü, bakışları sabırsızlandı. — Bundan ne zarar gelmiş? İlyas böyle doğdu, bu onun özelliği. — Özellik mi! — Meryem Hanım burun kıvırdı. — Ne özelliği, resmen eksiklik bu. Bizde öyle olmaz. Asırlardır sağ el makbul, sol el ise hep uğursuzluk sayılır. Deniz güldürmemek için kendini zor tuttu. Yirmi birinci yüzyıldayız, ama kayınvalide hâlâ Ortaçağ köy kafasıyla düşünüyor. — Meryem Hanım, bilim bunu çoktan kanıtladı… — Senin biliminden bana ne! — diye böldü onu. — Ben kendi oğlumu da alıştırdım sağ elle yazmaya, şimdi sapasağlam bir adam. İlyas’ı da alıştırın, daha geç olmadan. Sonra bana dua edersiniz. Mutfaktan çıkıp gitti, Deniz içi buruk, yarım bıraktığı kahvesiyle kaldı. Başlarda Deniz pek ciddiye almamıştı bunu. Sonuçta gelenekçi bir kayınvalide, ne olacak? Her neslin kendi önyargıları var. Meryem Hanım torununu sofrada gizlice düzeltir, kaşığı sol elinden sağ eline kaydırır, Deniz ise “Bir şey olmaz, çocuğun psikolojisi sağlamdır, anneannenin tuhaflıkları zarar veremez,” diye savuştururdu. İlyas doğuştan solaktı. Deniz, daha bir buçuk yaşında oğlunun oyuncaklara sol eliyle uzandığını hatırlardı. Sonra çizim yapmaya başladı; beceriksizce, çocukça ama hep sol elle… Her şey bu kadar doğal, bu kadar doğru geliyordu. Bu, İlyas’ın kimliğinin bir parçasıydı; göz rengi ya da yanağındaki ben gibi. Ama Meryem Hanım’ın gözünde solaklık adeta bir kusurdu, doğa hatasıydı; hemen düzeltilmesi gerekirdi. İlyas sol elle kalem alınca, anneanne dudak büker, sanki utanılacak bir şeymiş gibi davranırdı. — Sağ elle, İlyas. Sağ elle tut. — Yine başladın! Bizde solak yoktu, olmayacak da. — Nasıl ki Serdar’ı da alıştırdım, seni de alıştırırım. Deniz, Meryem Hanım’ın bu “başarısıyla” övündüğü anı Oya ile konuşurken duymuştu. Anlatıp durduğu şey, küçük Serdar’ın “o zamanlar da kusurluymuş” ama annesi hemen el koymuş: Elini bağlamış, yaptığı her hareketi takip etmiş, inat ettiğinde ceza vermiş… Sonuç? Normal bir adam olmuş. Sesinde öyle bir gurur, öyle bir haklılık vardı ki; Deniz’in tüyleri diken diken olmuştu. Oğlunda değişiklikler hemen göze çarpmadı. Önce küçük şeyler oldu. İlyas, masadan bir şey almadan önce duraksar oldu; kolu havada kalıyor, sanki karmaşık bir soru çözüyordu. Sonra, hızlıca büyükanneye bakmayı, gözetleniyor mu diye kontrol etmeyi adet edindi. — Baba, hangi elle almalıyım şimdi? İlyas, akşam yemeğinde korku dolu gözlerle çatalı tutarken sormuştu. — Hangisi kolayına gelirse, oğlum. — Ama anneanne… — Anneanneyi boşver, sana nasıl kolaysa öyle yap. Ama İlyas artık eskisi gibi rahat değildi. Kafası karışıktı, eşyaları düşürüyordu, duraksıyordu. O güvenli çocuk hareketlerinin yerini, korkulu bir çekingenlik almıştı. Çocuk, kendi bedenine güvenmeyi unutur gibiydi. Oya her şeyi görüyordu. Deniz, Oya’nın annesi yine İlyas’ın elini değiştirirken, dudağını ısırdığını fark ediyordu. Anne kendi çocukluğunda annesinin baskısına direnmemeyi öğrenmiş, susup fırtınanın geçmesini beklemeyi içselleştirmişti. Deniz eşiyle dertleşmeyi denedi. — Oya, bu normal değil. Bak oğlana. — Annem iyi niyetli. — İyi niyetle ilgisi yok! Gördün mü çocuktaki değişimi? Oya sadece omuz silkip konuyu kapatıyordu. Yılların alışkanlığı annesine karşı gelmekten daha güçlüydü. Her gün daha da kötüye gitti. Meryem Hanım işi iyice ilerletti. Sadece İlyas’ın ellerini düzeltmekle kalmadı, her hareketine laf eder oldu. Sağ elle bir şey alınca hemen övüyor, sol elle alınca derin derin iç çekiyordu. — Bak işte, İlyas! Oluyor. Biraz gayret edeceksin. Serdar’dan adam yaptım, senden de yaparım. Deniz konuşmaya karar verdi. Oğlan odasında oyun oynarken mutfağa girdi. — Meryem Hanım, bırakın çocuğu kendi haline. O solak ve bunda bir sorun yok. Beklenenin ötesinde bir tepki aldı. Meryem Hanım adeta küplere binmişti. — Sen bana akıl mı veriyorsun? Üç çocuk büyüttüm, bana akıl vereceksin öyle mi? — Akıl vermiyorum, sadece oğluma karışmamanızı istiyorum. — Senin oğlun mu sadece? Oya’nın genleri yok mu bunda? Benim de torunum sonuçta! Sana bırakmam, öyle biri olmasına izin vermem! “Öyle biri”ni öyle bir nefretle söyledi ki, sanki çok ayıp bir şeyden bahsediyordu. Deniz anladı: Bu iş kolay barış yoluna girmeyecek. Önlerindeki günler inatlaşmayla geçti. Meryem Hanım Deniz’i görmezden gelip sadece kızına konuşuyordu. Deniz de aynı soğukluğu gösteriyordu. Aralarında ağır bir sessizlik asılı kaldı, zaman zaman küçük gerginliklerle patladı. — Oya, söyle kocana çorba kaynıyor. — Oya, annene de ki ben hallederim. Oya iki arada kalmış, solmuştu. İlyas ise giderek kendi köşesine, elindeki tablete çekilmeye başladı. Cumartesi sabahı Deniz’in aklına zekice bir fikir geldi. O sırada Meryem Hanım mutfakta usulca lahana doğramakla meşguldü. Her zamanki gibi hızlı, emin hareketlerle — otuz yıldır yaptığı şekilde. Deniz arkasına geçti. — Yanlış doğruyorsun. Meryem Hanım dönüp bakmadı. — Ne diyorsun sen? — Lahanayı daha ince, üstelik liflerine paralel kesmek lazım. Burun kıvırıp devam etti işine. — Gerçekten, — diye diretince Deniz, — Böyle kesilmez, yanlış. Kimse böyle doğramaz. — Deniz, otuz senedir bu yemeği yapıyorum ben. — Otuz yıldır yanlış yapıyorsun. Vereyim, göstereyim. Deniz bıçağa uzanınca Meryem Hanım elini çekti. — Akıl mı kaçırdın? — Hayır, sadece doğru yapmanızı istiyorum. Bakın, fazla su koymuşsunuz, ateş de fazla açık. Pancarları da yanlış sıralamada ekliyorsunuz. — Hayatım boyunca hep böyle yaptım. — O bir sebep değil. Alışkanlıklar değiştirilmeli. Hadi en baştan başlayalım. Meryem Hanım bıçağı havada tuttu, şaşkınlıktan ne diyeceğini şaşırdı. — Neler söylüyorsun sen? — Her gün İlyas’a söylediklerinizin aynısı. Yeniden öğrenin diyorsunuz. Böyle olmaz diyorsunuz. Faklı elinizle yapın diyorsunuz. — Bu çok farklı! — Sahi mi? Bence aynı şey. Meryem Hanım bıçağı tezgâha koydu, yanakları kızardı. — Sen benim yemek yapmamı oğlana davranışıma mı benzetiyorsun? Ben böyle alıştım, bana kolay. — İlyas’a da sol eliyle kolay. Ama ona karışınca sorun değil mi? — O çocuk, değişebilir! — Siz de yıllardır kemikleşmiş alışkanlıklarınızla yetiştiniz. Sizi değiştirmek kolay mı? O halde, sizce hangi hakla onun doğasını zorlayabilirsiniz? Meryem Hanım’ın dudakları titredi, gözleri parladı. — Nasıl cüret edersin? Üç çocuk büyüttüm, Serdar’ı da düzelttim! — Ve şimdi nasıl? Mutlu mu, kendine güveni var mı? Sessizlik. Deniz yarasını biliyordu. Oya’nın abisi Serdar başka şehirde yaşıyor, yılda bir anca annesini arıyordu. — Ben hep iyilik istedim, — dedi Meryem Hanım’ın sesi titreyerek. — Tek amacım iyilikti. — Biliyorum. Ama sizin iyiliğiniz = sizin doğrunuz. İlyas ise ayrı bir birey. Küçük ama kendine göre farklılıkları olan bir insan. Bu farklılıklarını ezdirmem. — Bana ders mi vereceksin şimdi?! — Gerekirse evet. Siz değişmediğiniz sürece her hareketinizi eleştireceğim. Bakalım siz o baskıyı ne kadar kaldırabileceksiniz. Göz göze geldiler, gerilim tavan yaptı. — Bu hem aşağılık hem çocukça, — dedi Meryem Hanım dişlerini sıkarak. — Başka türlü anlamıyorsunuz ki. Bir şeyler çöktü kadında, eski gururu sarsıldı. Bir anda daha yaşlı, daha kırılgan, daha savunmasız göründü. — Ama hep sevgiden… — dedi kelimeyi tamamlayamadı. — Biliyorum. Ama artık bu şekilde sevgini gösteremezsin. Yoksa bir daha torununu göremezsin. Tencerede çorba taşmaya başladı, kimse ilgilenmedi. O akşam Meryem Hanım odasına çekildi. Oya Deniz’in yanına oturdu, başını omzuna yasladı. — Çocukken hiç kimse beni böyle savunmadı, — diye fısıldadı. — Annem her şeyi en iyi bildiğini düşündü. Ben susmayı seçtim. Deniz eşini sardı. — Ama bu evde senin annen artık kimseye kendi doğrusunu dayatamaz. Kimseye. Oya başını sallayıp kocasının elini sıktı. Çocuk odasından kâğıt- kalem sesleri geliyordu. İlyas resim yapıyordu, sol eliyle. Artık ona yanlış olduğu söylenmiyordu.

Benim torunum solak olmayacak, diye homurdandı Nursen Hanım.
Kerem kayınvalidesine döndü. Kaşları çatıldı, siniri gözlerinden okunuyordu.

Peki bunda ne var? Doruk böyle doğdu. Onun bir özelliği bu.
Özellik mi! diye burun kıvırdı Nursen Hanım. Bu özellik değil, eksiklik! Geleneklerimizde sağ el makbuldür. Sol elde ne iş var? Ta ötelerden beri sağ eliyle iş tutar adam!
Kerem kendini gülmemek için zor tuttu. Yirmi birinci yüzyıldayız, kayınvalidesi sanki Orta Çağ köyünden fırlamış gibi konuşuyor!

Nursen Hanım, tıp artık…
Sen bana tıp mı anlatıyorsun! diye lafını böldü. Ben oğlumu da alıştırdım zamane gibi yanlış yere sapmadı. Doruku da alıştırırsınız, sonra teşekkür edersiniz.
Arkasını döndü, Kereme kupasında soğuyan kahveyi ve içini sıkan bu garip diyaloğu bırakarak mutfaktan çıktı.

Başta Kerem fazla takılmadı. Kayınvalide işte, eski kafalı… Her neslin bir ön yargı yükü var. Masada Nursen Hanımın Dorukun elinden kaşığı alıp sağ ele verdiğini gördükçe bunda bir şey yok, çocuğun psikolojisi dayanıklıdır diye düşündü. Birazcık abartı, etkisi olmaz diye kafasına yatıştırdı.

Doruk doğuştan solaktı. Kerem daha çocuk bir buçuk yaşındayken oyuncağını hep soluyla kavradığını hatırlıyordu. Sonra çizerken de çocuksu, sakarca ama inatla sol elle… Bu ona o kadar doğal, doğru geliyordu ki. Bir göz rengi, bir yanaktaki ben gibi. Doruk işte, farklı ve özel.

Ama Nursen Hanıma göre durum başka! Solaklık, onun dünyasında düpedüz hataydı. Ne zaman Doruk sol elle kalemi alsa Nursen Hanımın yüzü buruşturulurdu, sanki çocuk uygunsuz bir şey yapmış gibi.

Sağ elle al, Doruk, sağ elle…
Yine mi başladın? Bizde solaklık yoktur, olmayacak da!
Ben Serdarı da düzelttim, seni de düzeltirim.
Bir gün Kerem, Nursen Hanımın yaptığı iş başarmış kahramanlık hikâyesini eşi Elife anlattığını duydu. Serdar küçükken o da hatalıydı, annesi vaktinde müdahale etti; elini bağladı, dikkat etti, hata yapınca peşine düştü, sonunda adam oldu…

Sesindeki o kendinden emin ve dik duruşu Keremin tüylerini diken diken etti.

Değişiklikleri Dorukta hemen fark etmedi. Önce ufak tefekti. Çocuk masadan bir şey almadan önce duraksar oldu, elini havada tutup sanki çok önemli bir denklem çözer gibi bakıyordu. Sonra bir kontrol bakışı çıktı: Büyükanne bakıyor mu, görür mü?

Baba, hangi elle almalıyım?
Bu soruyu akşam yemeğinde, çatala korkakça bakarken sordu Doruk.

Hangisi rahatsa oğlum.
Ama babaanne diyor ki…
Büyükanneye kulak asma, sana kolay geleni yap.
Ama artık Doruk rahat değildi. Karıştı, eşyaları düşürdü, ortada donup kaldı. Eskiden emin olan hareketler şimdi bir tuhaflaşmıştı. Vücuda güvenmek zor geliyordu çocuğa.

Elif de farkındaydı. Kerem, annesi Dorukun elini çevirirken Elifin dudaklarını sıktığını, annesi o doğru yetiştirme vaazlarına başlarken gözünü kaçırdığını görüyordu. Eşi annesinin bu buharlı silindiri altında büyüyüp itaat etmeyi öğrenmişti tartışmaz, içinden sayar ve fırtına geçince sakinleşirdi.

Kerem konuşmaya çalıştı:

Elif, bu sağlıklı bir şey değil. Doruka bir bakar mısın?
Annem iyi niyetli, ne yapsın.
İyi niyetli olması neyi değiştiriyor? Ne yaşadığını görmüyor musun?
Elif omuz silkerek konuyu geçiştirdi. Otuz yıllık yan çizme alışkanlığı, anneliğinden baskındı.

Her şey gitgide kötüleşti. Nursen Hanım işi iyice abarttı. Dorukun attığı her adımı didiklemeye başladı artık. Aferin sağ elle aldın… diye pohpohlar, sol elle aldı diye iç geçirir.

Görüyorsun Dorukcuğum, oluyormuş! Azıcık gayret yahu. Ben Serdarı adam ettim, seni de ederim!
Kerem doğrudan karşı konuşmaya karar verdi. Uygun bir zaman seçti. Doruk kendi odasında oynuyordu.

Nursen Hanım, bırakın çocuğu. O solak ve bu çok normal. Lütfen zorlamayın.
Beklediğinden büyük tepki aldı. Nursen Hanım bir anda balon gibi şişti.

Sen bana akıl mı veriyorsun? Üç çocuk büyüttüm ben! Sana mı kalmış!
Akıl vermiyorum, çocuğumu koruyorum.
Senin mi? Elifin geni onda yok mu? Hem torunum! Ve izin vermem öyle büyüsün.
“Öyle” derken sesi iğrenmeyle titremişti.

Kerem anladı ki bu mevzu sulh ile çözülmeyecek.

Artık ev mevzisi: Nursen Hanım Kereme sadece Elif üzerinden haber iletir. Kerem de ona öyle. Gergin, kalıp gibi bir suskunluk; ara ara patlayan tartışmalar…

Elif, şu yemeği Kereme ilet!
Elif, annene söyle, kendim bakarım!
Elif her iki arada, rengini atmış. Doruk ise köşe koltukta tabletiyle görünmez olmaya çalışıyor.

Bir sabah aklına parlak bir fikir geldi Keremin, Nursen Hanım mutfakta mercimek çorbasıyla uğraşıyordu. Tam otuz yılın alışkanlığıyla marul doğruyordu, hızlıca, emin bir şekilde…

Kerem arkasında belirdi.

Yanlış doğruyorsunuz.
Nursen Hanım dönmedi bile.

Anlamadım?
Daha ince doğranmalı, hem lifine paralel gitmeli, öyle çapraz olmaz!
Hafifçe homurdandı, doğramaya devam etti.

Cidden, kimse böyle kesmez. Yanlış bu.
Kerem, otuz yıldır yemek yapıyorum!
Otuz yıldır yanlış yapıyorsunuz. Gelin göstereyim.
Kerem bıçağa davrandı. Nursen Hanım elini çekti.

Deli misin sen?
Hayır, doğrusu bu. Şuna bakın, su fazla. Ateş yüksek. Domatesi de yanlış atıyorsunuz!
Hep böyle yaptım ben!
Olsun, yanlış. Baştan öğrenmeniz lazım. Buyrun, beraber baştan…
Nursen Hanım elinde bıçak, şoke olmuş bir halde dondu.

Ne diyorsun sen?
Çocuğa her gün dediklerinizin aynısı! Alışkanlıklar bırakılır. Sol elle yapılmaz, sağ elle yapılır, yoksa yanlış!
Onlar başka şey!
Fark yok bence.
Nursen Hanım bıçağı bıraktı, yanakları kıpkırmızı oldu.

Yemek yapmaya laf mı ediyorsun bana? Ben yıllardır böyle alışığım!
Doruk da sol elle alışık. O zaman sizce bu doğal değil mi?
Ama o çocuk, değişebilir!
Siz ise otuz yıllık alışkanlıklısınız, değişmezsiniz. Sizin için zor ise onun için de zor. Onu niye zorluyorsunuz?
Gözleri çakmak çakmak oldu Nursen Hanımın.

Sen bana böyle konuşamazsın! Ben üç çocuk yetiştirdim! Serdarı da düzelttim ne olmuş yani!
Mutlu mu peki şu an? Kendisine güveni var mı?
Sessizlik.

Kerem can evinden vurduğunu biliyordu. Elifin ağabeyi Serdar şehir dışında yaşıyor, yılda bir zar zor arıyordu annesini.

Ben iyiliğini istedim, dedi Nursen Hanımın sesi titreyerek. Hep en iyisini düşündüm.
Eminim. Ama sizin en iyi sandığınız şey, sadece sizin en kolayı. Doruk ayrı bir birey, küçük, ama kendi halinde özgün. Onu zorlayamazsınız, izin vermem.
Bana ders mi vereceksin!?
Vereceğim. Durmadan alışkanlıklarınızı eleştireceğim. Her hareketinize laf edeceğim. Bakalım ne kadar dayanacaksınız.
İki tarafta da sinirler gergin.

Bu yaptığın küçük ve ayıp! diye tısladı Nursen Hanım.
Başka türlü anlamıyorsunuz.
Bir şey Nursen Hanımın içinde kırıldı. Yıllardır üstünde yükseldiği o özgüven çatırdadı. Ansızın daha yaşlı, daha kırılgan gözüktü.

Ben… severim diye, sonunu getiremedi.
biliyorum. Ama sevgi böyle gösterilmez. Yoksa bir gün torununu kaybedersin.
Çorba taşmaya başladı ama kimsenin umurunda değildi.

Akşam olunca, Nursen Hanım odasında kalınca Elif sessizce Keremin yanına geldi. Uzunca bir süre başını omzuna yasladı.

Küçükken kimse beni savunmadı sesi neredeyse fısıltı. Annem hep en iyisini bildi. Ben de boyun eğdim.
Kerem sarıldı Elife.

Ama bizim ailede artık annen kimseye kendi fikrini dayatamayacak.
Elif minnetle Keremin elini sıktı.

Çocuk odasından bir kurşun kalem kağıda sürtme sesi geliyordu. Doruk çiziyordu.
Sol eliyle.
Artık kimse onun neyi doğru kullandığını tartışmıyordu.

Rate article
Lifequest
Ben Ondan Adam Gibi Bir Evlat Yetiştireceğim — Torunum solak olmayacak! — diye öfkelendi Meryem Hanım. Deniz kayınvalidesine döndü, bakışları sabırsızlandı. — Bundan ne zarar gelmiş? İlyas böyle doğdu, bu onun özelliği. — Özellik mi! — Meryem Hanım burun kıvırdı. — Ne özelliği, resmen eksiklik bu. Bizde öyle olmaz. Asırlardır sağ el makbul, sol el ise hep uğursuzluk sayılır. Deniz güldürmemek için kendini zor tuttu. Yirmi birinci yüzyıldayız, ama kayınvalide hâlâ Ortaçağ köy kafasıyla düşünüyor. — Meryem Hanım, bilim bunu çoktan kanıtladı… — Senin biliminden bana ne! — diye böldü onu. — Ben kendi oğlumu da alıştırdım sağ elle yazmaya, şimdi sapasağlam bir adam. İlyas’ı da alıştırın, daha geç olmadan. Sonra bana dua edersiniz. Mutfaktan çıkıp gitti, Deniz içi buruk, yarım bıraktığı kahvesiyle kaldı. Başlarda Deniz pek ciddiye almamıştı bunu. Sonuçta gelenekçi bir kayınvalide, ne olacak? Her neslin kendi önyargıları var. Meryem Hanım torununu sofrada gizlice düzeltir, kaşığı sol elinden sağ eline kaydırır, Deniz ise “Bir şey olmaz, çocuğun psikolojisi sağlamdır, anneannenin tuhaflıkları zarar veremez,” diye savuştururdu. İlyas doğuştan solaktı. Deniz, daha bir buçuk yaşında oğlunun oyuncaklara sol eliyle uzandığını hatırlardı. Sonra çizim yapmaya başladı; beceriksizce, çocukça ama hep sol elle… Her şey bu kadar doğal, bu kadar doğru geliyordu. Bu, İlyas’ın kimliğinin bir parçasıydı; göz rengi ya da yanağındaki ben gibi. Ama Meryem Hanım’ın gözünde solaklık adeta bir kusurdu, doğa hatasıydı; hemen düzeltilmesi gerekirdi. İlyas sol elle kalem alınca, anneanne dudak büker, sanki utanılacak bir şeymiş gibi davranırdı. — Sağ elle, İlyas. Sağ elle tut. — Yine başladın! Bizde solak yoktu, olmayacak da. — Nasıl ki Serdar’ı da alıştırdım, seni de alıştırırım. Deniz, Meryem Hanım’ın bu “başarısıyla” övündüğü anı Oya ile konuşurken duymuştu. Anlatıp durduğu şey, küçük Serdar’ın “o zamanlar da kusurluymuş” ama annesi hemen el koymuş: Elini bağlamış, yaptığı her hareketi takip etmiş, inat ettiğinde ceza vermiş… Sonuç? Normal bir adam olmuş. Sesinde öyle bir gurur, öyle bir haklılık vardı ki; Deniz’in tüyleri diken diken olmuştu. Oğlunda değişiklikler hemen göze çarpmadı. Önce küçük şeyler oldu. İlyas, masadan bir şey almadan önce duraksar oldu; kolu havada kalıyor, sanki karmaşık bir soru çözüyordu. Sonra, hızlıca büyükanneye bakmayı, gözetleniyor mu diye kontrol etmeyi adet edindi. — Baba, hangi elle almalıyım şimdi? İlyas, akşam yemeğinde korku dolu gözlerle çatalı tutarken sormuştu. — Hangisi kolayına gelirse, oğlum. — Ama anneanne… — Anneanneyi boşver, sana nasıl kolaysa öyle yap. Ama İlyas artık eskisi gibi rahat değildi. Kafası karışıktı, eşyaları düşürüyordu, duraksıyordu. O güvenli çocuk hareketlerinin yerini, korkulu bir çekingenlik almıştı. Çocuk, kendi bedenine güvenmeyi unutur gibiydi. Oya her şeyi görüyordu. Deniz, Oya’nın annesi yine İlyas’ın elini değiştirirken, dudağını ısırdığını fark ediyordu. Anne kendi çocukluğunda annesinin baskısına direnmemeyi öğrenmiş, susup fırtınanın geçmesini beklemeyi içselleştirmişti. Deniz eşiyle dertleşmeyi denedi. — Oya, bu normal değil. Bak oğlana. — Annem iyi niyetli. — İyi niyetle ilgisi yok! Gördün mü çocuktaki değişimi? Oya sadece omuz silkip konuyu kapatıyordu. Yılların alışkanlığı annesine karşı gelmekten daha güçlüydü. Her gün daha da kötüye gitti. Meryem Hanım işi iyice ilerletti. Sadece İlyas’ın ellerini düzeltmekle kalmadı, her hareketine laf eder oldu. Sağ elle bir şey alınca hemen övüyor, sol elle alınca derin derin iç çekiyordu. — Bak işte, İlyas! Oluyor. Biraz gayret edeceksin. Serdar’dan adam yaptım, senden de yaparım. Deniz konuşmaya karar verdi. Oğlan odasında oyun oynarken mutfağa girdi. — Meryem Hanım, bırakın çocuğu kendi haline. O solak ve bunda bir sorun yok. Beklenenin ötesinde bir tepki aldı. Meryem Hanım adeta küplere binmişti. — Sen bana akıl mı veriyorsun? Üç çocuk büyüttüm, bana akıl vereceksin öyle mi? — Akıl vermiyorum, sadece oğluma karışmamanızı istiyorum. — Senin oğlun mu sadece? Oya’nın genleri yok mu bunda? Benim de torunum sonuçta! Sana bırakmam, öyle biri olmasına izin vermem! “Öyle biri”ni öyle bir nefretle söyledi ki, sanki çok ayıp bir şeyden bahsediyordu. Deniz anladı: Bu iş kolay barış yoluna girmeyecek. Önlerindeki günler inatlaşmayla geçti. Meryem Hanım Deniz’i görmezden gelip sadece kızına konuşuyordu. Deniz de aynı soğukluğu gösteriyordu. Aralarında ağır bir sessizlik asılı kaldı, zaman zaman küçük gerginliklerle patladı. — Oya, söyle kocana çorba kaynıyor. — Oya, annene de ki ben hallederim. Oya iki arada kalmış, solmuştu. İlyas ise giderek kendi köşesine, elindeki tablete çekilmeye başladı. Cumartesi sabahı Deniz’in aklına zekice bir fikir geldi. O sırada Meryem Hanım mutfakta usulca lahana doğramakla meşguldü. Her zamanki gibi hızlı, emin hareketlerle — otuz yıldır yaptığı şekilde. Deniz arkasına geçti. — Yanlış doğruyorsun. Meryem Hanım dönüp bakmadı. — Ne diyorsun sen? — Lahanayı daha ince, üstelik liflerine paralel kesmek lazım. Burun kıvırıp devam etti işine. — Gerçekten, — diye diretince Deniz, — Böyle kesilmez, yanlış. Kimse böyle doğramaz. — Deniz, otuz senedir bu yemeği yapıyorum ben. — Otuz yıldır yanlış yapıyorsun. Vereyim, göstereyim. Deniz bıçağa uzanınca Meryem Hanım elini çekti. — Akıl mı kaçırdın? — Hayır, sadece doğru yapmanızı istiyorum. Bakın, fazla su koymuşsunuz, ateş de fazla açık. Pancarları da yanlış sıralamada ekliyorsunuz. — Hayatım boyunca hep böyle yaptım. — O bir sebep değil. Alışkanlıklar değiştirilmeli. Hadi en baştan başlayalım. Meryem Hanım bıçağı havada tuttu, şaşkınlıktan ne diyeceğini şaşırdı. — Neler söylüyorsun sen? — Her gün İlyas’a söylediklerinizin aynısı. Yeniden öğrenin diyorsunuz. Böyle olmaz diyorsunuz. Faklı elinizle yapın diyorsunuz. — Bu çok farklı! — Sahi mi? Bence aynı şey. Meryem Hanım bıçağı tezgâha koydu, yanakları kızardı. — Sen benim yemek yapmamı oğlana davranışıma mı benzetiyorsun? Ben böyle alıştım, bana kolay. — İlyas’a da sol eliyle kolay. Ama ona karışınca sorun değil mi? — O çocuk, değişebilir! — Siz de yıllardır kemikleşmiş alışkanlıklarınızla yetiştiniz. Sizi değiştirmek kolay mı? O halde, sizce hangi hakla onun doğasını zorlayabilirsiniz? Meryem Hanım’ın dudakları titredi, gözleri parladı. — Nasıl cüret edersin? Üç çocuk büyüttüm, Serdar’ı da düzelttim! — Ve şimdi nasıl? Mutlu mu, kendine güveni var mı? Sessizlik. Deniz yarasını biliyordu. Oya’nın abisi Serdar başka şehirde yaşıyor, yılda bir anca annesini arıyordu. — Ben hep iyilik istedim, — dedi Meryem Hanım’ın sesi titreyerek. — Tek amacım iyilikti. — Biliyorum. Ama sizin iyiliğiniz = sizin doğrunuz. İlyas ise ayrı bir birey. Küçük ama kendine göre farklılıkları olan bir insan. Bu farklılıklarını ezdirmem. — Bana ders mi vereceksin şimdi?! — Gerekirse evet. Siz değişmediğiniz sürece her hareketinizi eleştireceğim. Bakalım siz o baskıyı ne kadar kaldırabileceksiniz. Göz göze geldiler, gerilim tavan yaptı. — Bu hem aşağılık hem çocukça, — dedi Meryem Hanım dişlerini sıkarak. — Başka türlü anlamıyorsunuz ki. Bir şeyler çöktü kadında, eski gururu sarsıldı. Bir anda daha yaşlı, daha kırılgan, daha savunmasız göründü. — Ama hep sevgiden… — dedi kelimeyi tamamlayamadı. — Biliyorum. Ama artık bu şekilde sevgini gösteremezsin. Yoksa bir daha torununu göremezsin. Tencerede çorba taşmaya başladı, kimse ilgilenmedi. O akşam Meryem Hanım odasına çekildi. Oya Deniz’in yanına oturdu, başını omzuna yasladı. — Çocukken hiç kimse beni böyle savunmadı, — diye fısıldadı. — Annem her şeyi en iyi bildiğini düşündü. Ben susmayı seçtim. Deniz eşini sardı. — Ama bu evde senin annen artık kimseye kendi doğrusunu dayatamaz. Kimseye. Oya başını sallayıp kocasının elini sıktı. Çocuk odasından kâğıt- kalem sesleri geliyordu. İlyas resim yapıyordu, sol eliyle. Artık ona yanlış olduğu söylenmiyordu.