— Yeter artık, ne yapsam beğenmiyorsun!… Yemek yemem yanlış, giyinmem yanlış, yaptığım her şey yanlış! — diye bağırdı Pavlo, sesi titreyerek. — Sen zaten hiçbir şeyi beceremiyorsun!… Ne adam gibi para kazanabiliyorsun, ne de evde doğru dürüst yardımcı oluyorsun!… — diye gözyaşlarına boğuldu Marina, — …Bir de çocuğumuz yok!… — diye sessizce ekledi. Minnoş — on yaşında, beyaz-turuncu tüylü bir sokak kedisi — dolabın üstünde sessizce bu ‘trajediyi’ izliyordu. Çok iyi biliyor ve hissediyordu ki, annesiyle babası aslında birbirini çok seviyordu… Bu yüzden kimseye iyi gelmeyecek bu acı sözlerin neden söylendiğine anlam veremiyordu. Annesi ağlayarak odasına kaçtı, babası ise bir sigaranın ardından diğerine sarıldı. Ailesinin ellerinin arasından kayıp gittiğini gören Minnoş içinden düşündü: “Evde mutluluk olmalı… Mutluluk çocuk demek… Bir yerden çocuk bulmak lazım…” Minnoş’un yavrusu olamıyordu — yıllar önce kısırlaştırılmıştı, annesi ise… doktorlar “olabilir” diyordu ama bir türlü olmuyordu… Ertesi sabah, evde kimse yokken, Minnoş ilk kez mutfak camından sıçrayarak komşu kedisi Pamuk’un evine gitti — konuşup akıl almak maksadıyla. — Ne yapacaksınız çocukları?!, — diyerek burun kıvırdı Pamuk, — Bizimkiler de anneleriyle gelince, köşe bucak kaçıyorum… Ya suratımı ruj yapıyorlar ya da o kadar sıkıştırıyorlar ki, nefes alamıyorum! Minnoş iç çekti: — Bize böyle normal, uslu çocuklar lazım ama… Nerede bulacağız ki… — Hmm… Aşağıdaki mahalle kedisi Siyahşeker’in yavruları var… Sanırım beş tane… İstersen bak… — dedi Pamuk, düşünceli şekilde. Minnoş cesaret ederek, balkonlardan balkonlara geçe geçe aşağı indi. Hafif titreyerek bodrum penceresinin demirinin arasından sızıp seslendi: — Siyahşeker, bir dakika gelir misin lütfen… Bodrumdan cılız bir mırlama geldi. Minnoş, dikkatlice sürünerek ilerledi, etrafına bakınarak yavru kedilere doğru usul usul sokuldu. Beşi de farklı renklerde, gözleri kapalı halde, taşların üzerinde anne diye haykırıyordu. Minnoş anladı ki Siyahşeker birkaç gündür uğramamıştı ve yavrular açlıktan kırılıyordu… Ağlamaklı bir halde, dikkatle bütün yavruları tek tek apartman kapısına taşıdı. Yavruları başında tutmaya ve yerlerinde kalmalarını sağlamaya çalışarak, telaşla bahçe kapısının ucuna bakıyordu — annesi ve babası gelmeliydi. Pavlo, sessizce Marinanın işten dönüşünü karşıladı ve birlikte eve yürüdüler. Kapıda ne görsünler: Minnoş, (normalde tek başına dışarı çıkmaya hiç cesaret edemez!), beş küçük yavruyla kapının önünde yatıyordu. — Bu da ne şimdi?! — dedi Pavlo şaşkınlıkla. — Bir mucize… — diye ekledi Marina, ve kedileri kucaklayıp eve koştular… Bir kutunun içinde mırlayan Minnoş’a ve uyuyan yavrularına baktı Pavlo ve sordu: — Ne yapacağız bunları? — Biberonla büyütürüm… Büyüyünce sahiplendiririz… Arkadaşlara da sorarım… — dedi Marina usulca. Üç ay sonra, şaşkınlıktan neye uğradığını bilemeyen Marina, kedilerle dolu koltuğa oturmuş, tekrar tekrar mırıldanıyordu: “Böyle şey olur mu… böyle şey gerçekten olur mu…” Sonra Pavlo’yla birlikte sevinç gözyaşları döküp birbirlerine sarıldılar, dönüp dönüp konuşmaya başladılar… — Evimizi boşuna yapmamışım!… — Çocuk açık havada büyüyecek!… — Kediler de oynasın bahçede! — Hepimiz sığarız buraya! — Seni seviyorum! — Ben de seni ne çok seviyorum!… Akıllı Minnoş bir gözyaşı daha sildi — hayat işte böyle düzene giriyor…

Yeter artık, beni ne kadar bunalttın!!!… Ne yesem yanlış, ne giysem yanlış, yaptığım hiçbir şeyi beğenmiyorsun!!! diye bağırmaya başladı Tolga.
Sen hiçbir şeyi beceremiyorsun ki!!!… Doğru dürüst para da kazanamıyorsun… Evde senden bir yardım bekleyen zaten hep bekliyor! … diye ağlamaya başladı Aylin, …Bir de çocuğumuz yok… diye hıçkırarak ekledi.

Pamuk on yaşlarında, beyaz-turuncu bir Ankara kedisi, dolabın tepesine tırmanmış, olan biteni sessizce izliyordu. Onun yüreğiyle hissettiği bir şey vardı: Anneyle baba birbirini aslında çok seviyordu… O yüzden bir türlü anlayamıyordu, neden herkesin canını bu kadar acıtan sözler söylüyorlardı ki?

Aylin ağlayarak odasına koştu, Tolga ise üst üste sigarasını yaktı.
Pamuk, evin dağılmasına içi yanarak izlerken düşündü: “Evde huzur olsun yeter… Huzur da çocuk demek… Bir şekilde çocuk bulmak lazım…”

Pamukun kendisinin yavrusu olamazdı, çünkü yıllar önce kısırlaştırılmıştı. Aylinin ise doktorları “olabilir” demişti ama bir türlü olmuyordu işte…

Sabah aile işe gidince, Pamuk ilk kez mutfak penceresinden dışarı çıkıp, yan komşunun kedisi Minnoşa uğrayıp derdini açtı.
Ne edecekmişsiniz çocukları?!, diye mırıldandı Minnoş burnunun ucuyla, Bizimkilerin yavruları var da ne oluyor, kaçacak delik arıyorum… Ya suratımı rujla boyuyorlar, ya da kucaklama bahanesiyle solduruyorlar beni!

Pamuk içini çekti: Bize uslu bir çocuk lazım Nereden bulunur ki
Hmm Bizim apartmanın arkasında Karli var ya, o yeni doğurmuş Beş tane var diye düşündü Minnoş, Git bak bir

Pamuk, balkondan balkona atlayarak apartmanın arkasına indi. Tedirgin adımlarla bodrumun küçük penceresinden içeri sızdı ve seslendi:
Karli, müsait misin, bir gelir misin?

Derinden cılız miyavlamalar duyuluyordu. Pamuk titreyerek ve kuşkuyla etrafa bakarak, sesin geldiği yere sokuldu. Peteklerin altında, çakıl taşlarının üstünde, beş tane rengarenk, gözleri henüz açılmamış minik yavru bir yandan annelerini arıyor bir yandan aç aç bağırıyordu. Pamuk hepsini kokladı ve anladı ki, Karli üç gündür yoktu, yavrular açlıktan neredeyse öleceklerdi…

Pamuk az kalsın ağlayacaktı, dikkatlice ama inatla, her bir yavruyu apartman girişine kadar taşıdı.
Açlıktan inleyen yavru sürüsünü yanında tutmaya çalışarak yanlarına yattı, gözleriyle telaş ile Tolga ile Aylinin göründüğü köşe başını gözledi.

Aylini işten alıp eve dönen Tolga, apartman girişine yaklaştıklarında şaşkına döndüler. Çünkü onların Pamuku ki hayatında başına buyruk hiç sokağa çıkmamıştı o an kapının önünde yatıyor, yanına sığınan beş yavru onu emmeye çalışıyordu.
Bu nasıl olmuş?! diye şaşkınlıkla sordu Tolga.
Mucize… diye tekrarladı Aylin ve kediyi ve yavruları kucaklayıp eve koştular…

Pamuku, yavrularıyla beraber karton bir kutuya koyup yanına oturunca Tolga sordu:
Şimdi ne yapacağız?
Biberonla beslerim… Büyüyünce eşe dosta dağıtırız… Kız arkadaşlarıma sorarım… diye sessizce cevapladı Aylin.

Üç ay sonra, Pamukun yavru sürüsüyle oynarken Aylin şaşkınlıkla süzüyor, kendi kendine mırıldanıyordu: Böyle şey olmaz… Böyle şey olmaz…
Sonra Tolga ile sarılıp sevinçten ağladılar. Tolga onu kucağında döndürürken, ikisi birden konuşuyor, gülüyor, gözyaşı döküyorlardı.
Boşuna mı inşa ettim bu evi!
Mis gibi, çocuğumuz olsa, bahçede koşacak!
Kediler de koşturur!
Hepimize yer var!
Seni seviyorum!
Ben de seni deli gibi seviyorum!

Pamuk, bilge bakışlarıyla ağzındaki azıcık yaşla bakakaldı hayat bazen düzeliyormuşO anda Pamuk kucağında minik yavrularla başını kaldırdı, gözleriyle önce Tolgaya, sonra Ayline baktı. Sanki Bakın, her şey düşünüldüğü kadar zor değil. Yeter ki, sevgiden vazgeçmeyin, der gibiydi. Ev, uzun zamandır ilk kez bu kadar sıcak, bu kadar tam hissettirdi herkese. O gün akşam yemeği biraz gecikti belki; birkaç tabak masaya düşüp kırıldı, minik patiler salonun her köşesini işgal etti. Ama evde tıpkı eski günlerdeki gibi kahkahalar yankılandı. Pamuk karnında yavruları, Aylin ve Tolga ise bir arada, hayatın sürprizlerine gülümsemeyi öğrendiler.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Aylin mutfağa su almaya gittiğinde Tolgayı kapıdan bakarken buldu. Tolga, geceye bakıp derin bir nefes aldı ve gülümsedi. Arkasından sarılan Aylin’e Bazen, en çok istediğin şey tam beklemediğin anda gelir hayata, dedi fısıldayarak.

O gece, Pamuk ve beş minik yavru arasında, sıcacık bir eve sızan ay ışığında, herkes huzurla uykuya daldı. Ve ilk defa uzun zamandır, evde yalnızca kedilerin değil, Aylin ve Tolganın da umutla çarpan kalp atışları birbirine karıştı. Yarın ne olursa olsun, sevgi daima evdeydi ve Pamuk hiç olmadığı kadar gururluydu.

Rate article
Lifequest
— Yeter artık, ne yapsam beğenmiyorsun!… Yemek yemem yanlış, giyinmem yanlış, yaptığım her şey yanlış! — diye bağırdı Pavlo, sesi titreyerek. — Sen zaten hiçbir şeyi beceremiyorsun!… Ne adam gibi para kazanabiliyorsun, ne de evde doğru dürüst yardımcı oluyorsun!… — diye gözyaşlarına boğuldu Marina, — …Bir de çocuğumuz yok!… — diye sessizce ekledi. Minnoş — on yaşında, beyaz-turuncu tüylü bir sokak kedisi — dolabın üstünde sessizce bu ‘trajediyi’ izliyordu. Çok iyi biliyor ve hissediyordu ki, annesiyle babası aslında birbirini çok seviyordu… Bu yüzden kimseye iyi gelmeyecek bu acı sözlerin neden söylendiğine anlam veremiyordu. Annesi ağlayarak odasına kaçtı, babası ise bir sigaranın ardından diğerine sarıldı. Ailesinin ellerinin arasından kayıp gittiğini gören Minnoş içinden düşündü: “Evde mutluluk olmalı… Mutluluk çocuk demek… Bir yerden çocuk bulmak lazım…” Minnoş’un yavrusu olamıyordu — yıllar önce kısırlaştırılmıştı, annesi ise… doktorlar “olabilir” diyordu ama bir türlü olmuyordu… Ertesi sabah, evde kimse yokken, Minnoş ilk kez mutfak camından sıçrayarak komşu kedisi Pamuk’un evine gitti — konuşup akıl almak maksadıyla. — Ne yapacaksınız çocukları?!, — diyerek burun kıvırdı Pamuk, — Bizimkiler de anneleriyle gelince, köşe bucak kaçıyorum… Ya suratımı ruj yapıyorlar ya da o kadar sıkıştırıyorlar ki, nefes alamıyorum! Minnoş iç çekti: — Bize böyle normal, uslu çocuklar lazım ama… Nerede bulacağız ki… — Hmm… Aşağıdaki mahalle kedisi Siyahşeker’in yavruları var… Sanırım beş tane… İstersen bak… — dedi Pamuk, düşünceli şekilde. Minnoş cesaret ederek, balkonlardan balkonlara geçe geçe aşağı indi. Hafif titreyerek bodrum penceresinin demirinin arasından sızıp seslendi: — Siyahşeker, bir dakika gelir misin lütfen… Bodrumdan cılız bir mırlama geldi. Minnoş, dikkatlice sürünerek ilerledi, etrafına bakınarak yavru kedilere doğru usul usul sokuldu. Beşi de farklı renklerde, gözleri kapalı halde, taşların üzerinde anne diye haykırıyordu. Minnoş anladı ki Siyahşeker birkaç gündür uğramamıştı ve yavrular açlıktan kırılıyordu… Ağlamaklı bir halde, dikkatle bütün yavruları tek tek apartman kapısına taşıdı. Yavruları başında tutmaya ve yerlerinde kalmalarını sağlamaya çalışarak, telaşla bahçe kapısının ucuna bakıyordu — annesi ve babası gelmeliydi. Pavlo, sessizce Marinanın işten dönüşünü karşıladı ve birlikte eve yürüdüler. Kapıda ne görsünler: Minnoş, (normalde tek başına dışarı çıkmaya hiç cesaret edemez!), beş küçük yavruyla kapının önünde yatıyordu. — Bu da ne şimdi?! — dedi Pavlo şaşkınlıkla. — Bir mucize… — diye ekledi Marina, ve kedileri kucaklayıp eve koştular… Bir kutunun içinde mırlayan Minnoş’a ve uyuyan yavrularına baktı Pavlo ve sordu: — Ne yapacağız bunları? — Biberonla büyütürüm… Büyüyünce sahiplendiririz… Arkadaşlara da sorarım… — dedi Marina usulca. Üç ay sonra, şaşkınlıktan neye uğradığını bilemeyen Marina, kedilerle dolu koltuğa oturmuş, tekrar tekrar mırıldanıyordu: “Böyle şey olur mu… böyle şey gerçekten olur mu…” Sonra Pavlo’yla birlikte sevinç gözyaşları döküp birbirlerine sarıldılar, dönüp dönüp konuşmaya başladılar… — Evimizi boşuna yapmamışım!… — Çocuk açık havada büyüyecek!… — Kediler de oynasın bahçede! — Hepimiz sığarız buraya! — Seni seviyorum! — Ben de seni ne çok seviyorum!… Akıllı Minnoş bir gözyaşı daha sildi — hayat işte böyle düzene giriyor…