Şehrin Sınırındaki Ev

Gün batımının henüz tamamen kararmadığı, gökyüzü hâlâ hafif bir maviye çalan bir akşamüstüydü. Araba, çamurlu toprak yolun kenarındaki eski konağın önünde durdu; motorun hırıltısı kesildi, etrafta sadece rüzgârın kuru yaprakları savurması ve yüksek otların hışırtısı duyuluyordu.

İşte burası, dedi Şahin, bagajdan sırt çantasını çıkarırken. Korkakların tatil beldesi gibi bir yer.

Kırk yaş üstü, cüzdanı yok ama ruhu sağlam diye gözlerini evin üzerine kısarak ekledi Kübra. Şuna bir bak.

Ev, dışarıdan yamuk bir kutu gibi görünüyor, ama yakından bakınca duvarlar hâlâ dimdik duruyordu. Çatının bir kısmı yosun tutmuş, tavan penceresi içten çivilenmiş, birinci kat penceresinin camı eksik, yerine eskiden sarılan bir plastik torba hâlâ parçalanmış, rüzgârda hışırtı çıkarıyordu.

Nostalji bu, diye bağırdı Deniz, kapıyı çaldıktan sonra. Bu eve okulda koşar koşturmuşuz, gün içinde yaklaşmaktan korkar, akşam olunca sanki bir gölge pencereye otururmuş gibi hissetmiştik.

Sen korktun, diye yanıtladı Şebnem, şalıfını düzelterek. Ben buraya hiç gitmedim; annem beni karanlığa getirmeye zorlar, eve geç dönerdi.

Şahin gülümseyerek 42 yaşını hatırladı. Sırtındaki ağrı, kulaklarında çınlayan uğultuyla birleşti; bir zamanlar köyün diğer ucundan yürüyerek buraya gelip, çerez ve ucuz gazoz taşıyarak gülüşürmüşlerdi, kimse beline şikayet etmezmiş.

Peki, diyerek ellerini çırptı, tura başlayalım. Kim bizim büyük ruhaniyet uzmanımız?

Sen, dedi Kübra. Bu fikri sen buldun.

Herkesin ortak sohbetinde, hafta sonu kaçamak planı çıkınca, Şahin bir şaka olarak eski bir köy evinin fotoğrafını Hayalet turuna gidelim diye paylaştı. Fotoğraf köyün Facebook grubunda yıllardır boş duran bir yapıydı. Şaka birden gerçek seçenek haline geldi; tatil köyleri pahalı, bungalovlar dolu, oysa bir akraba vasıtasıyla evin tapusuz, terkedilmiş olduğu duyuldu; kimse bir geceyi orada geçirmeye itiraz etmezdi.

Yanlarına gelen havadar, çürük tahtalar ve eski odun kokusu, içeriye adım attıkça nemli bir duman gibi sardı. Şebnem fısıldadı:

Tanrım, sanki birinin hayatına giriyoruz.

İçeride serin, rutubetli bir atmosfer, tozlu eski sıva ve çürük tahta kokusu yayılıyordu. Şahin derin bir nefes aldı, boğazı birden tıkanmış gibi hissetti. Zemin çıtırdıyor, ama ayakta duruyordu. Girişte bir çiviye asılmış, mayalı bir ceket, paslı bir anahtar demeti, tek çoraplı iki farklı ayakkabı vardı.

İşte, dedi Deniz, atmosfer tam yerinde.

Büyük salon, duvarları pul pul dökülmüş, renkli eski duvar kağıtları belli yerlerde görünüyor, köhne bir kanepe çökmüş şilteyle, gri tozlu bir örtüyle örtülmüş, yanında da sararmış kâğıtlarla dolu bir masa duruyordu.

Kübra pencereye dokundu; çerçeve pütürlü, boya soyulmuştu.

Burada hastalanırsak seni öldürürüm, dedi Şahine şaka yollu, ama sesi alayla karışıktı.

İlk yardım çantam var, yanıtladı Şahin, ayrıca çadırda uyuruz, otelde değil.

Şahin’in sözleri hafif olmaya çalışsa da ev sanki üzerlerine bir baskı yaptığını hissetti. Çocukluklarının sınırında bir yapı, bir köyün kenarında, kişisel bir anı gibi ağır geliyordu.

Dışarıdan çadırlar ve şişme yataklar, plastik tabaklar, termoslu çorba, sandviç, peynir getirdiler. Şahin bir priz buldu, tek bir çalışan priz ışığını sarı bir ışığa çevirerek kablosuz aydınlatmayı yaktı.

Ah, medeniyet, dedi Şebnem.

Kahkahalar yükseldi, konu sıradan iş, çocuk, kredi, haberler gibi konulara kaydı; sesler evin çatırtısını bastırmaya çalışıyor gibiydi.

Burada kim yaşadı? diye sordu Kübra, sandviçten bir ısırık alırken. Beni sadece bir katilin olduğu söylenirdi.

Katil değil, dedi Deniz. Tek bir adam yaşardı. Karısı ölmüş, oğlu kaybolmuş, sonradan yalnız kalıp aklını yitirmiş.

Sen mi uydurdun, yoksa resmi bir tarih mi? diye sordu Şahin.

Babam anlatır, Oraya girmeyin, sahibi kötü, herkesi ısırır. Sonra da bulunmuş… diye düşündü Deniz, yüzü asılı.

Şebnem gözlerini indirdi; annesinin yakın zamanda vefat etmesi hâlâ içini yakıyordu. Şahin onu bir kez daha teselli etmeye çalıştı.

Tamam, dedi, resmi bir korku festivali açalım. Yemekten sonra ev turu, çatı, bodrum, kanlı yazılarla dolu oda. İlk bağıran çamaşırlığı yıkasın.

Kübra alayla iç çekti.

Elbette, nasıl kaçacak bir bahane bulursun.

Yemek bittiğinde el fenerlerini alıp evde dolaşmaya başladılar. Şahin önde yürüdü; koridor karanlıktı, lamba ışığı ulaşamıyordu. Duvarlar soyulmuş boya, eğik bir ayna, gölgelerini yansıtıyordu; yerde yıpranmış bir halı, deliklere yakın.

Burada film çekebiliriz, fısıldadı Şebnem.

Şimdiden çekiyoruz, diye bağırdı Deniz, telefonu kaldırdı.

Odalar birbirine benziyordu; boş dolaplar, çıplak duvarlar, eski gazeteler, kırık tabaklar. Bir odada deniz manzaralı solmuş bir takvim asılıydı; yıl yaklaşık yirmi yıl öncesine ait.

Düşünsene, dedi Şahin, her gün bu denize bakıyormuş, ama hiç gitmemiş.

Kübra ona baktı.

Tıpkı biz gibi, dedi.

Şahin omuz silkti; bir zamanlar köyden şehre, şehri ülkeden kaçmak isterken, bölge merkezinde bir ofiste, başkalarının parasını sayarak hayatını sürdürüyordu. Şimdi zamanında hiç çevirmediği bir takvim gibi duruyordu.

Çatı katını bulmaları uzun sürmedi. Dar bir koridorun arkasında gizli bir kapı, ahşap merdivenler gıcırdadı ama dayanıyordu. Üstte karanlık, toz ve ağır nem kokusu vardı.

Dikkat, dedi Şahin, bir şey yıkılırsa sorumlu değilim.

Çatı düşük, eğimli bir tavan, çatı kirişleri arasında örümcek ağları, duvar kenarlarında eski kutular, bagajlar, tahtalar vardı.

İşte, dedi Deniz, yabancı eşyaların mezarı.

Kübra bir kutuya eğildi.

Kitap var, dedi. Ve defterler.

Şahin fenerle içini aydınlattı; paslı bir kutuda yıpranmış kapaklı okul kitapları, defterler, kalın kareli bir defter, iplikle bağlanmıştı.

Hazine bulduk, diye bağırdı.

Defteri açtı; ip bozuldu, üzerindeki top kalemle Günlük. 1998 yazıyordu; el yazısı çocuksu, büyük harflerle.

Şimdi başlıyor, dedi Şebnem.

Korkma, sadece bir defter, dedi Şahin, ama içinde bir sıkıntı hissetti.

Defteri alt kata taşıdılar; odada tek bir lamba sarı bir halka ışık yaydı, dışarıda karanlık, rüzgâr bir tahtanın çalınmasıyla çatırtı yapıyordu.

Şahin sayfayı açtı; ilk sayfada bir isim: Serkan. Soyadı nemden silinmişti.

Oku, dedi Deniz.

Şahin boğazını temizledi, yüksek sesle okumaya başladı:

10 Mart. Babamla kavga ettim. Bana tembel diyor, bir şey başaramaz demiş. Ben on sekiz yaşımda evden çıkarım dedim. O güldü, bana gidecek bir yer olmadığını söyledi. Ne yapacağımı bilmiyorum. Bazen burada sonsuza kadar sıkışmış gibi hissediyorum.

Odadaki sesler yavaşladı; rüzgâr bir an için sustu.

Vay be, dedi Deniz. 90ların selamı.

Devam et, fısıldadı Şebnem.

Şahin sayfayı çevirdi; harfler bazen dağılmış, bazen mürekkep akışıyla bulanıklaşmıştı.

15 Mart. Annem yine geceleri ağladı. Duvarın arkasından duydum. Girmek istedim ama hiç geçmedim. Sonra anne her şeyi yoluna koyar dedi, ama ben biliyorum ki yolunda değil. Babam sarhoş gelince bağırır, eşyaları fırlar. Bugün bir bardak duvara çarptı, kırık parçalar hâlâ yerde.

Kübra titredi; elleri masanın kenarını sıktı. Şahin onun çocukluğunda aylarca babasının bağırışlarını hatırladığını fark etti.

Belki yeter, dedi, buraya terapi gelmedik.

Biraz daha, dedi Şebnem.

Şahin merak ve suçluluk arasında kalıp okumaya devam etti; Serkanın okul hayatı, şehir hayali, babasının onu fabrikaya zorlaması, annenin sessizliği, hastalanan küçük kardeşinin hastanede kalması, babanın bunun bir ceza olduğuna inancı.

Bu bizim hikayemiz, dedi Deniz aniden. Tam da.

Şahin başını salladı; herkes benzer bir kabusta yaşardı; ebeveynlerin yükü, kaçış hayalleri, sonunda aynı köyde kalırdı.

Rüzgâr çatıda şiddetlendi, bir kapı gıcırtı yaptı. Şebnem titredi, gülmeye çalıştı.

Ev konuşuyor, dedi Deniz alayla. Ona gizli şeylerimizi okuttu.

Çok komik, mırıldandı Kübra.

Şahin başka bir sayfayı çevirdi; daha büyük bir el yazısı, aceleyle yazılmıştı.

24 Nisan. Doktorlar kardeşin iyileşmeyecek dedi. Anne tuvalete oturdu, yirmi dakika çıkmadı. Baba benim suçum dedi. Ben doğmasaydım, her şey farklı olurdu. Biliyorum ki bu doğru değil, ama bu kadar acı çekmek zor.

Şahin boğazı sıkıldı, okuyamadı. Şebnem sordu:

Neydi başka?

Sıradan şeyler, dedi Şahin.

Kübra defteri aldı, onu okurken kaşları çattı. Şahin defteri ona uzatmak istemedi; kelimeleri kendine saklamak, bir sır gibi tutmak istiyordu, ama bu da aptalca bir şeydi. Sonunda defteri Kübraya verdi.

Kübra okurken kaşlarını kaldırdı, bazen kaşlarını çattı. Şebnem omzuna bakıp gülümsedi. Deniz odayı dolaşıp koridora göz attı, geri döndü.

Yatak hala orada, dedi, çarşaflı. Kimin orada uyuduğunu hayal bile edemem.

Kübra defteri çabuk kapattı.

Bitirdik, dedi. Bugünlük yeter.

Ne oldu? sordu Deniz.

Hiç bir şey, sadece Kübra bir an durdu, defteri masaya koydu. Hastane, cenaze daha fazlasını istemiyorum.

Şebnem sandalye çekip ayağa kalktı.

Çay koyayım, dedi. Üşüyorum.

Mutfakta, eski bir fayans hâlâ çalışıyordu; suyu arabadan getirdiler. Şebnem çay demledi, poşet çayları karıştırdı. Şahin kapıda durup omuzlarındaki titreşimi izledi.

İyi misin? sordu.

Normal, sadece çok tanıdık bir şey gibi, başka birinin hayatını okuyormuşuz gibi dedi Şebnem.

Şahin düşündü, babasının bir gün bir çöp kutusunu duvara çarptığını hatırladı; o an, daha çok çalışsaydı diye düşündü.

Çay içildikçe, herkes biraz hafifledi ancak ev hâlâ bir şeylere bulaşmıştı. Deniz bir öneriyle:

Gece bir seans yapalım, Serkanın ruhuyla konuşalım.

Sen deli, dedi Kübra. Burada ruh yok.

O zaman ne var? sordu Deniz. Sadece eski bir ev mi? O zaman neden burada huzursuzum?

Sen çok etkilisin, dedi Şebnem. Ve bir başkasının günlüğünü okuduğumuz için

Şahin susup, bir zamanlar günlüğü tutmuş ve üniversitede, sonra evlenince bırakmış bir defterini aklında canlandırdı. O da bir kutuda, bir mahzenin üst rafında uzanıyordu.

Gece çatırtılı bir fırtınaya dönüştü; rüzgâr çatıları vuruyor, eski pencere kanatları çarpıyordu. İçeride sıcaklığı artırmak için getirdikleri ısıtıcı da yalnızca bir hışırtı çıkardı.

Dışarıda karanlıkta, çadırlar ve uyku tulumları büyük odada serildi; Kübra hep birlikte uyumamayı istedi, korkak demek istemedi. Şebnem de aynı fikri paylaştı.

Şahin duvara yaslandı, çarşaf hışırtısı duyuldu. Lambayı söndürdüler, sadece el feneri tavandaki karanlığa yöneldi. Loş bir ışık odayı yırtıyordu.

Hadi, korku hikayeleri mi? diye başlattı Deniz.

Biz zaten birini okuduk, dedi Şebnem.

Konuşmalar yavaşça uykunun ağırlığına yenik düştü; Şahin bedeninin ağırlaştığını, düşüncelerinin yapışkanlaştığını hissetti. Katlar arasında fısıltılar duydu; birinin işiyle, bir başkasının ise anneyle ilgili konuştuğunu düşündü.

Birden bir kapı çaldı; şok içinde herkes gülmeye çalıştı.

Rüzgâr, dedi Şahin. Belki D. tuvalete gitti.

Şebnem bir an sustu, sonra gülümseyerek cevap verdi.

Bir süre sonra, tavan arasından hafif birSabahın ilk ışıklarıyla, evin sessizliği, içinde taşıdıkları sırlarla birlikte yavaşça dağıldı.

Rate article
Lifequest
Şehrin Sınırındaki Ev