Sana anne olamayacağım ve seni sevmeyeceğim, ama seninle ilgileneceğim ve bana gücenmemelisin. Sonuçta, burada senin durumun yine de çocuk yuvasından daha iyi olacak.
Bugün çok zor bir gündü. İsmail, ablasını toprağa verdi. Her ne kadar arası iyi olmasa da, ne de olsa öz kanıydı. Yaklaşık beş yıldır görüşmemişlerdi, böyle bir acı hiç beklenmedikti.
Zehra, elinden geldiğince eşini desteklemeye çalıştı, bütün yükü olabildiğince üzerine aldı.
Ama cenazeden sonra önlerinde başka bir önemli mesele vardı. İsmailin ablası Esranın küçük bir oğlu kalmıştı geriye. O gün Esrayı uğurlamaya gelen tüm akrabalar, bir anda bütün sorumluluğu Esranın küçük erkek kardeşi İsmaile yüklediler.
Kim bakacak o çocuğa? Tabii ki öz dayısıydı, başka yolu yoktu. Konu konuşulmadı bile, herkes için bu en doğru karardı.
Zehra her şeyi anlamıştı, karşı da değildi pek, ama bir “ama”sı vardı. O hiçbir zaman çocuk sahibi olmak istememişti. Kendi çocuğu da istememişti, başkasınınki zaten asla.
Bu kararı yıllar önce vermişti. Evlilikten önce bunu dürüstçe İsmaile söylemişti, İsmail ise pek önemsememişti. Zaten yirmili yaşlarda kim çocuk düşünür ki? On yıl önce, “çocuk yok tamam, kendimize yaşarız” diyerek evlenmişlerdi.
Ve şimdi, ona tamamen yabancı bir çocuğu kabul etmek zorundaydı. Başka yol yoktu. Dayısı olarak İsmailin onu devlet yurduna vermeye asla gönlü razı olmazdı. Zehra da aslında böyle bir şeyi konuşamazdı.
Biliyordu ki bu çocuğu asla sevmeyecek, ona asla anne olamayacaktı. Çocuk, yaşına göre olgun ve akıllıydı. Zehra dürüst olmayı seçti.
Baran, bizimle mi yaşamak istersin, yoksa çocuk yurdunda mı?
Ben evimde yaşamak istiyorum, tek başıma.
Ama sana evde yaşamana izin vermezler. Sonuçta sen daha yedi yaşındasın. Bir tercih yapmak zorundasın.
O zaman dayım İsmail’in yanında…
Tamam, bizimle geleceksin ama sana bir şey açıklamam gerek. Sana anne olamayacağım ve seni sevemeyeceğim, ama seninle ilgileneceğim ve bana gücenmemelisin. Bizde yine de çocuk yurdundan daha iyi olursun.
Böylece işler resmiyete döküldü ve nihayet eve dönebildiler.
Zehra, o konuşmadan sonra artık çocuğa ilgili bir teyze rolü yapmak zorunda olmadığını düşündü; kendi gibi olacaktı. Yemek yapmak, çamaşırını yıkamak, ödevlerinde yardımcı olmak kolaydı. Ama ruhunu, sevgisini vermek; işte orada geri durdu.
Baran artık hiç unutmuyordu: O sevilmeyen bir çocuktu ve çocuk yurduna verilmemek için uslu olmalıydı.
Eve geldiklerinde, Barana en küçük odayı vermeye karar verdiler. Ama önce o oda baştan sona düzenlenecekti.
Duvar kağıdı seçimi, mobilya, dekorasyon; işte Zehra’nın tutkusu buydu. Çocuk odası hazırlarken büyük bir heyecanla işe girişti.
Duvar kağıdını Baranın seçmesine izin verdiler, gerisini Zehra halletti. Harcama konusunda hiç cimri davranmadı; çocukları sevmezdi ama cömertti, bu yüzden oda çok güzel oldu.
Baran çok mutlu oldu! Keşke annesi görebilseydi bu güzel odayı. Ah bir de Zehra onu sevebilse Zehra iyi biriydi, yardımseverdi, ama çocukları sevmezdi.
Baran, bunun üzerine geceleri sıkça düşünürdü.
Baran, en ufak şeye bile sevinmeyi iyi bilirdi. Sirk, hayvanat bahçesi, lunapark; neye götürseler çocuk öyle içten mutlu oluyordu ki, Zehra bile Baranın tepkisini izlemekten keyif almaya başladı. Onu şaşırtıp tepkilerini gözlemlemek hoşuna gidiyordu.
Ağustos ayında eşimle birlikte Antalya’ya denize gitmeyi planlıyorduk. Baranı ise on günlüğüne yakın akrabamız Emine Hanıma bırakacaktık.
Ama neredeyse son anda Zehra kararını değiştirdi. Birdenbire Baranın denizi görmesini çok istedi. İsmail şaşırdı, ama aslında çok sevindi. Çünkü Barana çok bağlanmıştı.
Baran neredeyse tam olarak mutluydu! Bir de onu sevebilselerdi Neyse, denizi görecekti!
Gezimiz çok güzel geçti. Deniz sıcaktı, meyveler sulu ve tatlı, tüm ruh halimiz harikaydı. Fakat her güzel şey gibi, tatil de bitti.
Hayat eski düzenine döndü. İş, ev, okul Ama evimizde bir şey değişmişti. Artık yeni bir his vardı, yaşamın kıpır kıpırlığı, hafif bir mutluluk havası.
Ve bir mucize gerçekleşti. Zehra denizden yeni bir hayatla döndü. Onca yıl planlı şekilde sürdürdükleri hayatta böyle bir sürpriz nasıl oldu, anlaşılır gibi değildi.
Zehra ne yapacağını bilemedi. Eşine söylemeli mi, yoksa kendi başına mı çözmeli? Baran geldikten sonra İsmail’in aslında çocuk istemeyen biri olmadığından da emin olamıyordu. Baran’la vakit geçirmekten büyük zevk alıyor, onunla oynuyor hatta birkaç kez futbol maçı götürüyordu.
Hayır, Zehra bir kez ezberini bozmuş, ama ikinciye gönlü yoktu. Son kararını kendi verdi.
Klinikte otururken, okuldan bir telefon geldi. Baran, apandisit şüphesiyle ambulansla hastaneye götürülmüş. Şimdi her şey ertelenmişti.
Koşa koşa hastanenin acil servisine girdi Zehra. Baran bir sedyede bembeyaz, titriyordu. Zehrayı görünce ağlamaya başladı.
Zehra, ne olur gitme, çok korkuyorum. Bugün benim annem ol, olur mu? Yalnızca bir gün. Bir daha asla istemem, söz.
Çocuk Zehranın elini bırakmadı, gözyaşları sel olmuştu. O anda sanki patladı. Zehra bugüne kadar onu hiç ağlarken görmemişti, sadece cenazede çok sessizdi.
Ama şimdi Baran tüm duygusunu ortaya koydu.
Zehra onun elini yanağına bastırdı.
Çocuğum, biraz sabret. Doktor şimdi gelecek ve her şey güzel olacak. Ben seni bırakmayacağım, hep yanında olacağım.
Allahım, o an nasıl da sevdim bu çocuğu! Bu parlak gözlü çocuk şu anda benim en kıymetlimdi.
Çocuksuz olmak Ne saçma şey! Bugün akşam, artık İsmaile karnındaki bebeği anlatacak. O kararı, Baran acıdan elini daha sıkı tuttuğu an verdi.
On yıl geçti.
Bugün Zehranın neredeyse yaşı kırk beş; bir yuvarlak yaş. Misafirler, kutlamalar olacak. Ama şimdilik bir kahveyle biraz dalgınlaştı.
Nasıl da hızlı geçti zaman. Gençlik bitti, olgunluk geldi. Mutlu bir kadın, iyi bir eş ve iki harika çocuk annesi artık. Baran neredeyse on sekiz yaşında, Süreyya ise on yaşında. Hiçbir şeyden pişman değil.
Gerçi bir şey hariç, bir tek ona çok ama çok üzülüyor. O sevgiyle ilgili söylediği ilk sözler Keşke Baran onları hatırlamasa, unutsa ve bir daha aklına getirmese.
O günden sonra, hastaneden sonra, çokça sevgisini ifade etmeye çalıştı. Ama Baran o ilk sözlerini hatırlıyor mu, bunu sormaya bile cesaret edemedi.
Bugün geriye bakınca şunu öğrendim: Sevgi zamanla ve emekle büyüyor; bir insana kalbinizi açınca, hayatınızın en güzel mucizesi oluyor.




