Kimseye Ait Olmayan Ev Serdar her zamanki gibi çalarsız uyandı, saat altı buçuk. Evde sessizlik hüküm sürüyordu, yalnızca mutfaktan buzdolabının uğultusu geliyordu. Bir dakika daha yattı, bu sesi dinledi ve ardından gözlüğünü almak için pencere pervazına uzandı. Dışarısı griydi, seyrek arabalar ıslak asfaltta hışırdayarak geçiyordu. Eskiden bu saatlerde işine hazırlanırdı. Kalkar, banyoya gider, duvardan komşunun radyosunu açtığını dinlerdi. Şimdi komşu hâlâ radyosunu açıktı, ama o yatakta uzanıyor ve bugün nelerle meşgul olacağını düşünüyordu. Üç yıldır resmen emekliydi, ama alışkanlıklardan ödün vermeden hâlâ bir rutine göre yaşıyordu. Kalktı, eşofmanını giydi, mutfağa geçti. Çaydanlığı ocağa koydu, ekmek kutusundan dünün somunundan bir dilim aldı. Su ısınırken pencereye yaklaştı. Yedinci kat, apartman, çocuk parkı olan iç avlu. Altında, pencerenin altındaki, toz kaplı eski “Şahin”i duruyordu. İçinden “garaja gidip, çatıda su sızdırıyor mu bakmam gerek” diye geçirdi. Garajı, yakınlardaki kooperatifteydi. Eskiden hafta sonlarının yarısını orada geçirirdi; arabayla uğraşır, yağ değiştirir, komşularla benzin fiyatlarını ve futbolu konuşurdu. Son zamanlarda işler kolaylaşmıştı: servis, lastikçi, market artık iki tık uzağındaydı. Yine de garajını terk etmemişti. Alet takımından eski lastiklere, tahta kutulardan yıllardır biriktirdiği “ev eşyası”na kadar her şeyi orada duruyordu. Bir de yazlık vardı. Şehrin dışında, bir bahçe sitesinde küçücük, iki odalı, dar bir verandası ve minicik mutfağı olan tahta bir ev. Gözlerini kapadığında o tahtaları, zemindeki çatlakları, çatıda yağmur damlamasını hatırlardı. Yazlık ev, yıllar önce eşiyle birlikte kayınvalidesinden miras kalmıştı. O zamanlar, yirmi yıl öncesinde sanki her hafta sonu çocuklarla oraya giderlerdi. Bahçeyi kazar, patates kızartır, tabureye kasetçalar koyup eski şarkılar dinlerlerdi. Eşi dört yıl önce vefat etmişti. Çocuklar büyüyüp ayrı evlere taşınmış, ailelerini kurmuştu. Yazlık ve garaj ise onda kalmıştı. Bunlar onu hayata dair bir düzende tutuyordu sanki; işte bir evi var, işte yazlığı, işte garajı. Her şey yerli yerinde, her şey tanıdık. Çaydanlık sızladı. Serdar çayını demledi, masaya oturdu. Karşı sandalyede dün katlayıp bıraktığı kazak vardı. Sandalyeye bakarak dün akşamki konuşmayı düşündü. Dün akşam çocukları gelmişti. Oğlu, gelini ve küçük torunu ile; kızı ve damadı da… Çay içilmiş, kimin hangi tarihte tatile gideceği konuşulmuştu. Sonra mevzu paraya gelmişti. Son zamanlarda olduğu gibi yine… Oğlu, kredi borcunun sıktığından, faizlerin arttığından yakınıyordu. Kızı anaokulu masrafından, kurslardan, kıyafetten şikâyet ediyordu. Serdar onları başıyla onayladı. Kendisinin de maaşı beklerken paraları saydığı günlerini unutmamıştı. Ama o zamanlar ne yazlığı vardı, ne garajı. Sadece kiralık bir oda ve umut… Sonra oğlu, biraz çekinerek: — Baba,” dedi. “Biz bunun üzerine düşündük… Aysel’le de konuştuk. Belki bir şey satmanı istemesek mi? Mesela yazlığı… Ya da garajı. Zaten pek gitmiyorsun oraya…” Serdar işi şakaya vurarak konuyu değiştirmişti. Ama gece boyunca bir türlü uyuyamamış, “zaten pek kullanmıyorsun” cümlesi aklında dönüp durmuştu. Kahvaltıdan sonra saate baktı. Saat sekizdi. O gün yazlığa gitmeye karar verdi. Kış sonrası nasıl olmuş kontrol etmek istiyordu. Hem de… kendine bir şey kanıtlamak ister gibi. Kalınca giyindi, antreden yazlık ve garaj anahtarını aldı, ceketinin cebine koydu. Koridorda, eski çerçevedeki aynada kendine baktı. Hafif kırlaşmış, biraz yorgun ama dimdik bir adam bakıyordu ona. Yaşlı değil. Yakasıyla oynadı, çıktı. Yol üstünde garaja uğrayıp birkaç aleti aldı. Kilit gıcırdadı, kapı alışıldığı gibi zor açıldı. İçerisi toz ve benzin kokuyordu, raflarda civatalı kavanozlar, kablolar, eski kaset duruyordu. Tavanda örümcek ağı… Raflara göz attı. İlk arabasına aldığı kriko duruyordu. Yazlıkta bank yapmak için sakladığı tahtalar… Hiç yapmamıştı, ama hâlâ oradalardı. Bekliyorlardı. Alet kutusunu, birkaç plastik bidonu aldı, garajı kilitledi ve yola koyuldu. Şehir dışı yolculuk bir saat sürdü. Yol kenarlarında hâlâ kirli kar vardı, aralarda toprak siyaha çalıyordu. Bahçe sitesinde ortalık sakindi. Henüz erken. Kapıdaki yaşlı bekçi kadın başıyla selamladı. Yazlık evi, her zamanki mevsim arası durağanlığıyla karşıladı. Ahşap çit, hafif sarkmış kapı… Kapıyı açtı, dar patikadan verandaya kadar yürüdü. Ayak altında geçen yılın yaprakları hışırdıyordu. İçerisi rutubet ve ağaç kokuyordu. Serdar pencereleri açtı, yataktan eski örtüyü aldı, silkeledi. Küçük mutfakta, bir zamanlar komposto kaynattıkları emaye tencere duruyordu. Kapının yanındaki çivideki anahtarlıkta ise bahçe aletlerinin olduğu kulübenin anahtarı vardı. Evin içinde dolaşıp duvarlara, kapı kollarına dokundu. Çocukların yattığı odada ranza yine oradaydı. Üst yatağın köşesinde tek kulağı kopmuş pelüş ayı… Oğlunun bu yüzden ağladığını, kendisinin o kulağı yapıştıramayıp izolebantla sardığını hatırlıyordu. Bahçeye çıktı. Kar neredeyse erimişti, sebze yatakları siyah ve nemliydi. Köşede paslı mangal… Orada nasıl mangal yaktığını, karısıyla verandada oturup cam bardaklarda çay içerken yan bahçeden kahkahaların yükseldiğini anımsadı. Derin bir nefes çekip işe koyuldu. Yolu çöplerden temizledi, sallanan verandadaki tahtayı düzeltti, kulübe çatısını kontrol etti. Kulübeden eski plastik sandalyeyi çıkardı, bahçeye koyup oturdu. Güneş yükseldi, hava ısındı. Telefonunu çıkardı, arama kayıtlarına baktı. Oğlu akşam aramıştı. Kızı mesaj atmıştı: “Baba, toplanıp konuşsak iyi olur. Yazlığa karşı değiliz, ama makul düşünelim,” diyordu. Makul… Son ayların en sık duyduğu kelime buydu. Makul olmak, paranın öylece atıl kalmaması demekti. Makul olmak, yaşlı birinin kendini yormaması demekti. Makul olmak, yaşlıyken çocuklara yardım etmek demekti. Onları anlıyordu. Gerçekten… Ama bu plastik sandalyede oturup, uzaktan köpek havlamasını, çatıdan su damlamasını dinlerken “makul” düşünceler ikinci plana atılıyordu. Burada mesele hesap kitap değildi. Serdar tekrar dolaşarak bütün eve göz attı, sonra kapatıp çıkarken kapısı ağır kilidiyle çekildi. Arabasına binip şehre döndü. Öğlene doğru evindeydi. Ceketini çıkardı, alet çantasını antreye indirdi. Mutfakta çaydanlığı tekrar koyarken masanın üstünde bir not gördü. Küçük bir kağıtta sadece: “Baba, akşam uğrayacağız, konuşacağız. S.” Masaya oturup ellerini üzerine koydu. Demek bugün… Bugün gerçekten konuşacaklardı. Lafı dolandırmak yoktu artık. Akşam olduklarında üçü birlikte geldiler. Oğlu, gelini, kızı. Torun babaanneye bırakılmıştı. Kapıyı açtı, karşılayıp içeri aldı. Oğlu ayakkabılarını çıkardı, ceketini astı, çocukluğundaki gibi, alışkanlıkla… Mutfakta masaya oturdular. Serdar çay koydu, bisküvi ve şeker ikram etti. Kimse dokunmadı. Birkaç dakika gündelik konular konuşuldu: torunun hali, işteki durumlar, şehirdeki trafik… Sonra kızı oğluna baktı, o başıyla onayladı. Kız başladı: — Baba, hadi açık konuşalım… Üzerinde baskı kurmak istemiyoruz, ama… hepimizin bir karar vermesi lazım. Serdar içinden bir şeylerin sıkıştığını hissetti. Başını salladı: — Söyleyin. Oğlu başladı: — Bak, evin, yazlığın, garajın var. Ev kutsal, ona karışmayız. Ama yazlık… Sen zaten zor diyorsun. Bahçesi, çatısı, çiti… Her yıl dert oluyor. — Bugün gittim,” dedi Serdar sessizce. “Her şey yolunda. — Şimdilik yolunda,” diye araya girdi gelini. “Ya sonrası? Beş sene, on sene sonra? Sonsuza dek orada kalamazsın. Kusura bakma, hesaba katmamız gerek. Serdar başını çevirdi. “Sonsuza dek kalamazsın” lafı fazla açık ve sert gelmişti, muhtemelen üzmek istememişti. Kızı daha yumuşak konuştu: — Baba, hepsini bırak demiyoruz. Düşünüyoruz ki, yazlığı ve garajı satıp parayı bölüşebiliriz. Bir kısmı sana, rahat yaşa, bir kısmı bize, İrem’le… Kredi borcumuza kapak olabilir. Yardım etmek istediğini hep sen söyledin. Gerçekten öyle demişti, yıllar önce… Emekli olup hâlâ dışardan çalışırken öyle düşünmüştü; uzun süre güçlü olurum, destek olurum sanmıştı. — Zaten yardımcı oluyorum,” dedi. “Toruna bakıyorum, marketten alışveriş yapıyorum. Oğlu hafifçe gülümsedi: — Baba, o başka… Şimdi toplu bir para gerekiyor. Oradaki mülkler öylece yatıyor. Mülk kelimesi mutfakta yabancı bir yankı yaptı. Serdar ile çocuklarının arasında sanki görünmez bir duvar oluştu: rakamlar, tablolar, kredi sözleşmeleriyle örülü. Fincanına uzandı, ılımış çaydan bir yudum aldı. — Sizin için mülk, — yavaşça konuştu, — Ama benim için… Susup kelime aradı. Ağdalı olmak istemiyordu. — O benim hayatımın parçaları,” dedi. “Garajı ellerimle yaptım. Babam sağdı, beraber tuğla taşıdık… Yazlıkta çocuklar büyüdü. Sizler. Kızı yere baktı. Oğlu bir süre sustuktan sonra daha yumuşak: — Bunu anlıyoruz. Cidden. Ama neredeyse gitmiyorsun. Her şey bekliyor. Sen tek başına baş edemezsin. — Bugün oradaydım,” diye tekrarladı Serdar. “Her şey yolunda. — Bugün. Peki ondan önce? Sonbaharda mı? Cidden baba,” dedi oğlu. Kısa bir sessizlik… Serdar yan odadaki saatin tik takını duyan bir haldeydi. Sanki oturdukları masa yaşlılığından, bir proje gibi konuşuluyordu: masrafları azalt, mülkü bölüştür. — Peki, — dedi. — Ne öneriyorsunuz? Oğlu hemen konuya girdi. Belliydi ki kendi aralarında konuşmuşlardı. — Bir emlakçı bulduk. Yazlıktan iyi para alınır dedi. Garaj da öyle. Bütün bürokrasiyi biz halledeceğiz. Sana sadece vekâlet vermen yeterli. — Ev? — diye sordu Serdar. — Ev senin, ona dokunmuyoruz, — dedi kızı. — O senin yuvan. Kelime garip bir yankıyla çıktı: Yuva sadece bu duvarlar mıydı? Ya da o yazlık? Ya da yıllarca uğraştığı garaj mı? Yerinden kalkıp pencereye gitti. Bahçede ışıklar yanmıştı. Mahalle aynısıydı: Yirmi yıl öncesinin, sadece arabalar değişmiş, çocuklar telefona geçmiş. — Eğer satmak istemezsem? — dedi, arkasına dönmeden. Mutfakta daha büyük bir sessizlik oldu. Hep nazik: — Baba, mülkün senin tabii. Zorlamak istemeyiz. Ama biz endişeliyiz. Sen de diyorsun ki, gücün azaldı. — Azaldı, — onayladı. — Ama hâlâ neyle uğraşacağımı ben seçebilirim. Oğlu iç çekti: — Kötü hissetmeni istemiyoruz. Ama dışardan bakınca eski şeylere sıkı sıkı tutunuyorsun gibi hissediyoruz. Biz ise maddi ve manevi sıkışıyoruz. Ya hastalanırsan, yazlığa kim gidecek, kim bakacak… Serdar bir suçluluk duygusu hissetti. Bunları kendisi de düşünmüştü. Aniden vefat etse işleriyle başa çıkmak çocuklara kalacaktı. Gerçekten zor olurdu. Masaya döndü. — Eğer…” dedi, boğazı düğümlenerek, “Yazlığı üstünüze yaparsam, ben de oraya gidebilirim, değil mi? Kardeşler bakıştı. Gelini kaşlarını çattı. — Baba, yine sorun aynı. Biz oraya sık gidemeyiz. İşimiz, çocuklarımız var. — Gitmenizi istemiyorum,” dedi. “Ben hâlâ kendim. Sonra… Karar sizin olur. Kendi için bir yarı çözüm bulmuştu. Onlara da bir yol bırakmıştı. Kızı düşündü. — Bu olabilir, — dedi. — Ama dürüst olalım, orada yaşamayacağız. Başka planlarımız var. Belki başka bir şehre taşınırız. Daha ucuz, iş var. Serdar irkildi. Bilmiyordu… Oğlu da şaşırdı: — Bundan haberim yoktu, — dedi. — Sadece düşünüyoruz, asıl mesele başka, — dedi kız kardeşi. Yazlık bizim için senin kadar anlamlı değil, orada geleceğimizi göremiyoruz. Serdar “gelecek” kelimesini yakaladı. Onlar için gelecek başka biryerdeydi: yeni şehirlerde, evlerde, projelerde. Onun için ise her geçen gün sadece birkaç noktaya daralmıştı: Ev, garaj, yazlık. Her köşesi bildiği yerler. Uzunca bir süre muhabbet döndü. Onlar rakamlarla, Serdar anılarla konuşuyordu. Sağlık dediler, o “işsiz oturursam çürürüm” dedi. Bir ara oğlu sıkılıp, farkında olmadan sert etti: — Baba, lütfen! Sonuna kadar kürek çekemezsin. Bir gün gidemeyecek hale geleceksin. O zaman ne olacak? Her şey çürüsün mü? Yılda bir bakmaya mı gelelim harabelere? Serdar öfkelendi. — Senin için harabe mi? — dedi. “Oralarda çocukken koşardın.” — O zamanlardı, — dedi oğlu. “Büyüdüm, bambaşka dertlerim var artık.” Sözler havada kaldı. Kızı toparlamak istedi: — Sarp, canım, ama… Ama geç kalınmıştı. Serdar konuşulanların aslında ayrı diller olduğunu acı şekilde anladı. Onun için yazlık, yaşanmış zamandı; onlar için hoş geçmiş, şart olmayan bir nostaljiydi. Ayağa kalktı: — Peki, dedi, düşünüyorum. Ne bugün, ne yarın. Bana zaman verin. — Baba, dedi kızı, bizim de bekleyiş hakkımız az, ay başı ödeme var… — Biliyorum. Ama ben de istiyorum ki anlayın, bu bir dolap değil ki hemen satılsın. Konu öylece kapandı. Sonra hazırlandılar, girişte uzun süre uğraştılar. Kızı onu sarılıp yanağına yasladı. — Biz yazlığa karşı değiliz baba, sadece seni önemsiyoruz, — fısıldadı. Serdar başını salladı, sesi çıkmasın diye… Onlar gidince ev sessizliğe büründü. Serdar mutfağa geçti, masaya oturdu. Üzerinde boş bardaklar, bisküvi tabağıyla kaldı. Uzun süre ışığı açmadan oturdu. Dışarıda hava karardı, apartmanlarda ışıklar yandı. Sonra kalktı, çekmeceden dosya aldı. Kimlik, yazlık ve garaj tapuları… Belgeleri inceledi, aralarından bahçe planı olan bir kağıdı buldu. Minicik dikdörtgen, sebze yataklarına ayrılmış kareler… Parmağıyla gerçek patika gibi geçti üzerinden. Ertesi gün garaja gitti. Bir şeylerle meşgul olmalıydı. Karşı komşu, biraz daha yaşlı Serhat içeri uğradı. — Ne yapıyorsun, eskiyi mi atıyorsun? — dedi. — Biraz toparlıyorum,” dedi Serdar. “Neye ihtiyacım var, ne gereksiz ona bakıyorum. — İyi yapıyorsun. Ben garajı sattım. Oğlana araba almak lazımdı. Artık yok ama çocuk sevindi. Serdar sustu. Komşusu ayrıldı. O ise eski kutular ve düşüncelerinin arasında kaldı. Garajı satmak… Sanki eski bir ceketmiş gibi. Eline anahtar aldı, ağır, zamanla aşınmış… Çevirdi, taklit eder gibi vidalamaya niyetlendi. Birden, yıllar önce yanında duran küçük oğlunu, aletle de uğraşmak için çırpındığını gözünde canlandırdı. O zamanlar oğluyla her zaman yakın kalacağını düşünmüştü. Garaj, yazlık, araba; ortak bir dil gibi… Şimdi ise o dil oğluna yabancı olmuştu. Akşam belgeleri tekrar çıkardı, uzun süre inceledi. Sonra kızını aradı. — Karar verdim,” dedi. “Yazlığı sana ve Serkan’a üstüne yapalım. Satmak yok. Gidebildiğim kadar giderim. Sonrası size kalır. Kısa bir sessizlik… — Baba, emin misin? — Eminim, dedi. Derinlerde ise pek emin olduğu yoktu. Hayatından bir parçasını kesip çıkarıyor gibi hissediyordu. Ama başka çaresi yoktu. — Tamam, dedi kızı. Yarın buluşup nasıl yapacağımızı konuşalım. Telefondan sonra geri oturdu. Odanın içinde sessizlik… Yorgunlukla karışık, hafif bir rahatlama hissetti. Sanki mecbur olunan bir kararı vermiş gibi. Bir hafta sonra notere gittiler. Bağış sözleşmesi düzenlendi. Serdar imzayı attı, kalemin hafif titrediğini hissetti. Noter belgeleri gösterdi, çocukları teşekkür etti. — Baba, sağ ol. Büyük sıkıntımızı çözdün, dedi oğlu. Başını salladı. Aslında sadece onları değil, kendini de o “sonra” yükünü taşımaktan kurtarmıştı. Artık “sonra” belgelere yazılıydı. Garajı kendisinde bıraktı. Şimdilik. Çocuklar onun da satılmasını önerdiyse de, kesin bir “hayır” deyip razı ettirdi. Televizyon başında oturmamak için hâlâ ona ihtiyacı olduğunu anlattı. Bunu anlamışlardı. Görünüşte hayatında fazla şey değişmedi. Hâlâ kendi evinde yaşıyordu, bazen yazlığa gidiyordu; artık resmen misafir gibi, ama anahtar hâlâ onda, isteyen kimse yoktu. İlk kez yazlığa imzadan sonra gittiğinde, Nisan sıcağında… Yolda giderken evin resmen artık ona ait olmadığını düşündü. Yabancı mıydı artık? Ama o eski kapıdan geçip, tanıdık patikayı gördüğünde yabancılık kayboldu. İçeri girdi, kabanını çiviye astı. Yine aynı oda, aynı masa, bantla sarılmış kulaklı ayı… Penceredeki tabureye oturdu. Bahar güneşi camı aydınlatıyor, tozu parlatıyordu. Serdar elini pencere pervazına sürdü, her çıkıntıyı hissederek. Çocukları düşündü. Başka evlerde, kur yapıp senet ödeyerek yaşadıklarını… Kendini düşündü. Planlarının artık yıllarla değil, mevsimlerle sınırlı olduğunu fark etti. Bir sonraki bahara çıkmak, bir kere daha bahçeyi bellemek, bir kere daha verandada yaz akşamı oturmak… Çocukların yazlığı bir gün mutlaka satacağını biliyordu. Belki bir, belki beş yıl sonra… Onun için, şimdiye kadar ev bomboş duramasın diye gönül rızasıyla devretmişti. Bir gün “Boşuna uğraşmayalım,” diyeceklerdi ve haklı olacaklardı. Ama şimdi ev duruyordu. Çatı sapasağlamdı. Kulübede kürekler duruyordu. Sebze yataklarında ilk yeşiller bile çıkıyordu. O hâlâ toprağa eğilip bir şey kaldırabiliyordu. Evden çıkıp bahçeyi turladı. Komşu bahçede biri fideleri ekiyordu. Bir başka bahçede çamaşırlar ipte… Hayat devam ediyordu. Serdar asıl kaygısının yazlık ya da garaj değil, hayatına bir ağırlık katmak olduğunu fark etti. Çocuklara, kendine faydalı olmayı arıyordu. Bu yerler onun için hâlâ hayatta olduğunu kanıtlıyordu. Şimdi o kanıtlar daha hassastı. Noter belgeleri bir şey diyordu, gelenek başka… Yine de verandada otururken, önemli olanın belgeler değil, hafızadaki yuva olduğunu gördü. Çantasından termos çıkardı, bardağa çay koydu. İçinde hafif bir buruklukla, ama eskisi kadar acı değil… Karar verilmişti, bedeli belliydi. Çocuklarına bir parçasını vermişti ama karşılığında önemli bir hakkı, hatıralarla oturmayı kazanmıştı. Kapı, kilit ve anahtarına baktı. Anahtar eskiydi… Bir gün bu anahtarı çocuklarından biri, belki de hiç tanımadığı başka biri kullanacaktı. O hareketin arkasındaki hikâyeyi bilmeden döndürecekti. Bu düşünceyle hem hüzünlendi, hem içi huzurla doldu. Dünya değişiyor, eşyalar el değiştiriyordu. Asıl olan, aitliğini gerçekten hissettiğin yerlerde yaşayabilmekti. Serdar çayını bitirdi, ayağa kalktı. Kulübeye gidip bel aldı. En azından bir bahçe yatağını belleyecekti. Gelecekteki sahipler için değil, çocuklar için değil; kendisi için. Toprağı hissetmek için. Küreği toprağa bastı, ayağıyla bastırdı. Toprak kıskandı. İlk tabaka çevrildi. Serdar kokusunu içine çekti, tekrar eğildi. İşi ağırdan alıp yaptı. Sırtı ağrıdı, elleri yoruldu. Ama her kürek hamlesinde içinin hafiflediğini hissetti. Sanki toprağı değil, endişelerini de kazıp atıyordu. Akşam verandada, elini alnına sürerek oturdu. Yatak düzgün, üst üste kümelenmiş topraklar ortadaydı. Gökyüzü pembeleşmişti. Bir kuş ötüyordu. Eve, ayak izlerine ve küreğe baktı. “Yarın ne olacak? Seneye? Beş yıl sonra?” diye düşündü. Bir cevap yoktu. Ama şu anda yerinin tam da kendi yeri olduğundan emindi. Ayağa kalktı, kapıları kapatıp ışığı söndürdü. Verandada bir an durup sessizliği dinledi. Anahtarı çevirdi. Demir bir kez döndü. Anahtarı cebine koydu ve yeni bellediği toprağa basmamaya dikkat ederek arabasına yürüdü.

Kimseye Ait Olmayan Ev

Serkan her zamanki gibi çalar saat olmadan, sabah altı buçukta uyandı. Evde sessizlik hakimdi, sadece mutfaktan buzdolabının huzur veren uğultusu duyuluyordu. Bir süre bu sesi dinledi, sonra gözlüğünü pencere kenarından uzanıp aldı. Dışarısı griydi, nadiren geçen arabaların sesleri ıslak asfalta karışıyordu.

Eskiden bu saatte işe gitmek için hazırlanmaya başlardı. Kalkar, banyoya gider, yan dairedeki komşusunun radyosunu açışını duyardı. Şimdi komşusu hala radyoyu açıyordu ama Serkan yatağında uzanıp bugün neyle meşgul olacağını düşünüyordu. Resmiyette üç yıldır emekliydi ama alışkanlıktan, hayatını disiplinle sürdürmeye devam ediyordu.

Kalktı, eşofmanını giydi ve mutfağa geçti. Çaydanlığı ocağa koydu, ekmek kutusundan dün akşamdan kalan ekmek parçasını çıkardı. Su kaynamaya başlarken camdan dışarı baktı. Yedinci katta oturuyordu, apartmanın önünde çocuk parkı vardı. Pencereden altında, hafifçe tozlanmış eski Doğan arabasını gördü. Aklından, şu garaja uğramam gerek, çatıyı kontrol etmeli diye geçirdi.

Garaj, üç otobüs durağı sonrası bir kooperatifin içindeydi. Zamanında hafta sonlarının yarısını orada geçirirdi; arabasıyla uğraşır, yağ değiştirir, komşularla benzin fiyatlarını ve futbolu konuşurdu. Sonra işler kolaylaştı: servisler, lastikçiler, internetten alışveriş… Yine de garajı bırakmamıştı. Orada kendi aletleri, eski lastikler, kablolar ve ahşaplar dururdu, eve lazım olur dediği şeyler.

Ve yazlık. Şehrin dışında, bir bahçe kooperatifinde küçücük, iki odalı, dar bir verandası ve minik mutfağı olan ahşap bir ev. Gözlerini kapadığında evin tahtalarını, yerdeki çatlakları, yağmurun damlara vuruşunu hatırlardı. Yazlık, yıllar önce rahmetli eşinin ailesinden onlara kalmıştı. O zamanlar, yirmi yıl öncesi, neredeyse her hafta sonu çocuklarla giderlerdi. Bahçeyi kazıp, patates kızartır, bir taburenin üzerine eski kasetçalarını koyarlardı.

Eşi dört yıl önce vefat etmişti. Çocuklar büyümüştü, kendi evlerine dağılmış, her biri yeni yuva kurmuştu. Yazlık ve garaj Serkanla kalmıştı. Sanki hayatındaki koordinat sistemi onlarla sabitlenmişti: İşte ev var, işte yazlık, işte garaj… Her şey yerli yerinde, her şey anlaşılır.

Çaydanlık tısladı. Çayını demledi, masaya oturdu. Karşı sandalyede dün katlayıp bıraktığı kazağı gördü. Sandalyeye bakıp dün akşamki konuşmayı düşündü.

Bir gece önce çocuklar ziyarete gelmişti; oğlu eşi ve küçük torunuyla, kızı ise kocasıyla. Çay içmiş, kimin ne zaman tatile gideceğini konuşmuşlardı. Sonra konu paraya gelmişti, son zamanlarda sık sık olduğu gibi.

Oğlu, kredinin altında ezildiklerinden, faizlerin arttığından dert yanmıştı. Kızı kreşin çok pahalı olduğunu, üstüne kurslar, kıyafetler, derken işin içinden çıkamadıklarını anlatmıştı. Serkan onları dinlerken başını salladı. Kendi maaşını beklerken nasıl her kuruşu hesapladığını hatırladı. O zaman ne garajı, ne de yazlığı vardı; sadece kiralık bir oda ve umutları vardı.

Sonra oğlu, biraz zorlanarak şöyle dedi:

Baba, biz Aylinle düşündük… Elifle de konuştuk. Belki bir şeylerden birini satsan? Hani yazlık mesela… Ya da garaj. Sonuçta artık çok nadir gidiyorsun.

Serkan gülümsedi, konuyu dağıttı. Ama o gece uyuyamadı pek. Aklında bu zaten artık gitmiyorsun cümlesi dönüp durdu.

Kahvaltısını bitirip bulaşıkları topladı. Saat sekiz olmuştu. Bugün yazlığa gideyim, dedi kendi kendine. Kıştan sonra nasıldır, bir bakayım. Hem kendime de bir şeyler ispatlamış olurum.

Üstüne kalın bir şeyler giydi, antreden yazlığın ve garajın anahtarlarını aldı, montunun cebine koydu. Koridorda, dar çerçevedeki eski aynada kendine baktı. Yüzündeki aklar artmış ama hâlâ dinçti. Yaşlı sayılmazdı. Yakasını düzeltti, çıktı evden.

Yol üstü garaja uğradı, birkaç alet aldı. Kilit gıcırdadı, kapıyı zorlayarak açtı. İçerisi yağ, toz ve eski bezlerin kokusuyla doluydu. Raflarda kavanozlar, kablo kutuları, üstünde keçeli kalemle yazı olan eski bir kaset Tavanda örümcek ağları.

Serkan raflara göz gezdirdi. İlk arabasına aldığı kriko, yazlıkta bank yaparım diye ayırdığı tahta parçaları Bankı hiç yapmamıştı, ama tahtalar hâlâ duruyordu.

Takım çantasını, birkaç plastik bidonu aldı, garajı kilitledi, yazlığın yolunu tuttu.

Şehir dışı yol bir saat sürdü. Şerit kenarlarında hala çamurlu kar kümeleri vardı. Bahçe kooperatifinde sessizlik. Daha kalabalıklar gelmemişti. Girişte tanıdık bekçi kadın kabanıyla oturmuş, başını ona salladı.

Yazlık ev, her zaman sezon dışındaki gibi hareketsizdi. Tahta çit, hafifçe eğrilmiş bahçe kapısı. Kapıyı açtı, dar patikadan verandaya yürüdü. Ayaklarının altında geçen yıldan kalma yapraklar çıtırdadı.

İçerisi rutubetli ve tahta kokuyordu. Serkan pencereleri açtı, içeri hava girdi. Yatak üzerindeki eski örtüyü silkelerken bir zamanlar burada nasıl guava kaynatırlardı diye düşündü. Kapıdaki çividen sallanan anahtar demetinde, bahçe aletleri kulübesinin anahtarı da vardı.

Evde dolaşıp duvarları, kapı kollarını dokunarak gezdi. Bir zamanlar çocukların uyuduğu odada hâlâ ranza vardı. Üstünde tek kulaklı peluş bir ayı. Serkan, oğlunun bu kulaktan ötürü nasıl ağladığını ve yapıştırıcı bulamayınca kulakçığı elektrik bandıyla sardığını hatırladı.

Bahçeye çıktı. Neredeyse kar bitmiş, toprağın üstü siyah ve nemliydi. Arka köşede paslı mangal. Şiş kebapları burada yapar, rahmetli eşiyle verandada çay içer, komşu bahçeden gelen kahkahaları dinlerlerdi.

İç çekti, işe girişti: Yürüyüş yolunu temizledi, sallanan bir tahta basamağı düzeltti, kulübenin çatısını kontrol etti. Kulübeden eski bir plastik sandalye bulup dışarı çıkardı, oturdu. Güneş yükselmiş, hava ısınmıştı.

Cep telefonunu çıkarıp gelen aramalara baktı. Oğlu akşam aramıştı. Kızı mesaj atmıştı: Bir araya gelsek ve sakince konuşsak iyi olur, baba. Biz yazlığın karşısında değiliz ama mantıklı düşünelim, yazıyordu mesajda.

Mantıklı. Son aylarda en çok tekrarlanan kelime buydu. Mantıklı, yani para boşa yatmasın. Mantıklı, yaşlı birinin bu kadar yüklenmemesi lazım demekti. Mantıklı, daha gençlere yardımcı olmak anlamına geliyordu.

Onları anlıyordu, gerçekten. Fakat şu plastik sandalyede otururken, uzaktan bir köpek havlarken, çatıdan su damlarken o mantık gidiyordu arka plana. Burada mesele sadece akıl hesabı değildi.

Serkan bahçeyi tekrar turladı. Sonra evi kilitledi, kapıya ağır bir kilit vurup arabasına geçti ve şehre döndü.

Öğle vakti eve vardı. Montunu çıkardı, alet dolu çantasını antreye koydu. Mutfakta çaydanlığı açarken masadaki notu gördü: Baba, akşam geleceğiz, konuşalım. S.

Oturdu, ellerini masaya koydu. Demek ki bu akşam, gerçek konuşmanın vaktiydi. Kaçmak yoktu.

Akşam hepsi geldi; oğlu, gelini ve kızı. Torunu kayınvalidelerine bırakmışlardı. Kapıyı açtı, içeri davet etti. Oğlu ayakkabılarını çıkarıp montunu askıya asarken, alışkanlıktan gözünü kaldırmadan hareket etti.

Mutfakta masanın etrafına toplandılar. Serkan masaya çay, bisküvi, şeker koydu. Kimse dokunmadı. Birkaç dakika, havadan sudan konuştular: torunun nasıl olduğu, işlerin nasıl gittiği, şehirdeki trafik…

Sonunda kızı, abisine bakıp o onay verince konuşmaya başladı:

Baba, gel açıkça konuşalım. Sana baskı yapmak istemiyoruz ama artık bir karar almalıyız.

Serkan içinde bir sıkışma hissetti. Başını salladı:

Dinliyorum.

Oğlu söze girdi:

Bak, elinde bir evin, yazlığın ve garajın var. Ev senin mabedin, oraya asla dokunmayız. Ama yazlığı… Sen de söylüyorsun, artık ağır geliyor. Bahçesi, çatısı, çiti… Her sene para gidiyor.

Bugün oradaydım, dedi Serkan sessizce Her şey gayet iyi.

Şimdi iyi, diye araya girdi gelini Peki ya sonra? Beş yıl, on yıl sonra? Ne yazık ki sonsuza kadar olmayacaksın. Affet ama bunu da düşünmek zorundayız.

Serkan bakışlarını kaçırdı. Oğlu fazla açık konuşmuştu. Ama niyetleri kötü değildi.

Kızı daha yumuşak konuştu:

Baba, her şeyi bırak demiyoruz. Sadece yazlık ve garajı satsan, parayı pay etsek… Bir kısmı senin olur, rahat yaşarsın; bir kısmı da bizimle, borç öderiz. Zaten bize hep yardımcı olmak istediğini söylüyordun.

Gerçekten de öyle demişti. Emekli olup halen biraz çalışırken, kendinin uzun süre ayakta kalacağına ve yardıma devam edeceğine inanıyordu.

Zaten yardımcı oluyorum, dedi Arada torununuzu alıyorum, arada alışverişe gidiyorum sizin için.

Oğlu hafif gülümsedi:

Baba, o başka… Şimdi gerçekten büyük bir meblağa ihtiyacımız var. Faizleri biliyorsun. Biz hepsini istemiyoruz ki. Sadece, şu atıl duran şeyler…

Taşınmaz kelimesi onun mutfağında yabancı bir cümle gibiydi. Aralarında görünmez bir duvar varmış gibi hissetti; sayılar, tablolar, kredi belgeleri…

Serkan çaydan bir yudum aldı, çay soğumuştu.

Sizin için taşınmaz olabilir, dedi ağır ağır. Ama benim için…

Sessizce kelime aradı, duygusal olmak istemedi.

Benim hayatımın parçaları, dedi sonunda. Şu garajı babamla kendi ellerimle tuğla tuğla yaptık. O zamanlar hayattaydı. Birlikte taşıdık kerpiçleri. Yazlık… Orada siz büyüdünüz. Çocukluğunuz.

Kızı gözlerini indirdi. Oğlu sustu, sonra daha yumuşak bir sesle,

Bunları anlıyoruz baba. Gerçekten. Ama çok nadir gidiyorsun. Artık her şey atıl durumda. Senin tek başına kaldırman zor.

Bugün oradaydım, tekrarladı Serkan. Her şey yerli yerinde.

Bugün, dedi oğlu. Peki ya geçen sefer ne zamandı? Sonbahar mıydı? Baba, biraz da gerçekçi ol.

Kısa bir sessizlik oldu, salonda sadece saatin tıkırtısı geliyordu. Serkan o an anladı ki, burada kendi yaşlılığı bir proje gibi ele alınıyordu. Masraflar azaltılsın, mal varlıkları paylaşılsın…

Peki, dedi. Ne teklif ediyorsunuz?

Oğlu canlandı. Belli ki aralarında çoktan konuşup hazırlamışlardı.

Bir emlakçı arkadaş bulduk. Dedi ki, yazlığa güzel bir fiyat çıkar. Garaj da satılır. Her şeyle biz uğraşırız, seni uğraştırmayız. Tek yapman, vekalet vermek.

Evi? diye araya girdi Serkan.

Evi kesinlikle konu bile etmeyiz, dedi hemen kızı. Orası artık tamamen senin.

Kafasıyla onayladı. Ev kelimesinin bu kadar ayrı bir anlamı var mıydı ki? Ev sadece dört duvar mıydı, yoksa yazlık da ev miydi? Ya garaj, onca saat uğraştığı, azar işittiği, kendini gerektiği gibi hissettiği yer?

Yerinden kalkıp pencereye gitti. Bahçede ışıklar yanmıştı. Bahçe yirmi yıl önceki gibiydi; sadece arabalar ve çocuklar değişmişti, ellerinde telefonlarla…

Ya ben satmak istemezsem? diye sordu, arkasını dönmeden.

Mutfakta iyice sessizlik oldu. Sonra kızı çekingen bir sesle:

Baba, o senin malın. Elbette karar senin. Zorlamıyoruz. Sadece endişeliyiz. Daha az gücün kaldığından sen de şikayet ettin hep.

Evet, eskisi kadar güçlü değilim, dedi, ama halen kendi işime bakabiliyorum.

Oğlu iç çekti:

Baba, kavga etmek istemiyoruz. Dışarıdan bakınca, eşyalarına aşırı tutunuyorsun gibi görünüyorsun. Halbuki bizim için hem maddi hem manevi yük oluyor. Allah korusun, başına bir şey gelirse, sonra yazlıkla, garajla kim ilgilenecek, kim uğraşacak?

Serkan içinde bir suçluluk hissetti. Kendisi de düşünmüştü böyle şeyleri. Anne-babası yokken miras işleriyle uğraşmanın zorluğunu hatırlardı; çocukları için işler kolay olmayacaktı.

Yeniden masaya oturdu.

Eğer… dedi, durdu yazlığı sizin üstünüze yapsak, ben gidebileceğim sürece gitsem olur mu?

Oğlu kızıyla göz göze geldi. Gelini yüzünü ekşitti:

Baba, bu durumda yine de iş bizde olacak. Biz oraya senin gibi sık gidemeyiz ki, iş, çocuklar…

Zaten sizden bir şey istemiyorum, dedi. Ben kendim giderim. Sonra ne isterseniz yaparsınız.

Kendince fedakarlık yapıyordu. Onun için, hatırası olan yeri koruma fırsatı; çocuklar içinse ileride miras işinin kolaylığı.

Kızı düşündü.

Olabilir, dedi. Ama dürüst olalım. Orada yaşamak gibi bir planımız yok. Bizim başka planlarımız var. Eşimle konuşuyoruz, belki başka bir ile taşınırız. Orada evler uygun, iş var.

Serkan buna hazırlıksız yakalanmıştı. Oğlu da şaşkındı.

Söylememiştin, dedi abisine.

Sadece düşünüyoruz, dedi o. Ama yazlık bizim için sadece geçmişin güzel bir anısı. Geleceğimiz orada değil.

Gelecek kelimesini tuttu. Çocuklarının geleceği başka şehirlerde, başka projelerdeydi. Onunkiyse haritada üç noktada: ev, garaj, yazlık… Her köşesini bildiği yerler.

Sohbet yirmi dakika daha devam etti. Onlar sayı söyledi, Serkan anılarını; onlar sağlık dedi, Serkan hiçbir şey yapmazsam daha da çökerim dedi. Oğlu bir an sinirlenip istemeden yüksek sesle söyledi:

Artık o kürekleri sen sürekli taşıyamayacaksın baba. Zamanı gelince buraya gidemeyeceksin. Sonra ne olacak? Ev mi çürüsün, yılda bir mi gelip bakacağız?

Serkan içinde öfkenin yükseldiğini hissetti.

Senin için harabe mi? dedi. Orada çocukken gezdin, o harabede.

Çocukken, dedi oğlu. Artık büyüdüm, sorumluluklarım başka.

Ortada, asılı kaldı bu söz. Kızı araya girmeye çalıştı:

Sarp, hadi…

Ama artık iş başka bir yere dönmüştü. Serkan birden anladı ki, farklı dillerde konuşuyorlardı. Onun için yazlıktaki zaman, yaşanmış hayatın zamandı; çocukları için hoş, ama gereksiz bir geçmiş…

Ayağa kalktı.

Tamam, dedi. Biraz düşünmem gerek. Bugün olmaz, yarın da değil. Zaman verin.

Baba, dedi kızı, bizim de vakit kaybetmememiz lazım. Kredi ödemesi yaklaşıyor…

Anlıyorum, diye kesti Serkan. Ama siz de beni anlayın. Dolabı satmak gibi değil bu.

Herkes sustu. Sonra çıkmaya hazırlanıp ayakkabılarıyla uğraştılar. Kızı ona sarıldı, yanağını dayadı.

Gerçekten yazlığa karşı değiliz. Sadece senin için korkuyoruz, fısıldadı.

Başını salladı, sesine hâkim olamadan.

Onlar gittikten sonra, evine büyük bir sessizlik yayıldı. Mutfağa geçti, masaya oturdu. Masada yarım bardak çay ve tabakta duran bisküviler kalmıştı. Onlara baktı ve büyük bir yorgunluk hissetti.

Uzun süre öyle karanlıkta oturdu. Karşı pencerelerde ışıklar yanıyordu. Sonra kalktı, odasından evrak klasörünü çıkardı. Kimliği, yazlığa ve garaja ait tapular… İlgili sayfada el yazısı ile çizilmiş bahçe planı vardı.

Küçük bir dikdörtgen, dört köşe ile ayrılmış. Parmağıyla bu çizgileri izledi, sanki gerçek yolları hissediyor gibi.

Ertesi gün garaja gitti. Bir şeylerle uğraşmak iyi gelirdi. Kapıları sonuna kadar açtı, temizlik yaptı. Eskimiş parçaların, paslı somunların, çoktan işlevsiz olmuş kabloların bir kısmını atmaya karar verdi.

Diğer garaj komşusu, Serdar abi uğradı.

Hayırdır, ne atıyorsun? diye sordu.

Temizlik yapıyorum abi, dedi Serkan. Neyim lazım, neyim değil ona bakıyorum.

Doğru, dedi Serdar. Ben bizimkini sattım valla. Oğlana araba alacaktık, onun için verdim. Şimdi garajsızım ama çocuk mutlu.

Serkan sessiz kaldı. Komşusu gidince elinde eski bir anahtar vardı, ağır, zamanla pürüzsüzleşmiş. Aklına geldi, yıllar önce oğluyla birlikte cıvata sıktıkları, oğlu küçükken de onun da eline anahtar vermesini istemesi… Hep birlikte oluruz sanmıştı; garaj, yazlık, araba, hepsi ortak dilleriydi.

Şimdi herkesin dili başka olmuştu.

Akşam yine evrakları açtı. Sonunda kızını aradı.

Kararımı verdim, dedi. Yazlığı senin ve Sarpın üzerine yapalım, yarı yarıya. Ama şimdi satılmasın. Ben gidip geldiğimce gideceğim. Sonra… sonra ne isterseniz.

Bir süre sessizlik oldu.

Baba, emin misin? dedi kızı çekinerek.

Eminim, dedi. Aslında derinde biraz hüzün vardı, ama başka çaresi yoktu.

Tamam baba, yarın buluşup işlemi konuşalım en iyisi.

Telefonu kapattı, yerine oturdu. Huzurlu bir sessizlik vardı. Sanki kendi kararını verip de önünü göremese de, ferahlamıştı.

Bir hafta sonra notere birlikte gittiler. Veraset işlemi yaptılar. Serkan kağıtlara imza atarken elinin hafif titrediğini hissetti. Noter tüm belgeleri gösteriyor, çocukları teşekkür ediyordu.

Baba, çok sağ ol, dedi oğlu. Gerçekten çok yardımcı oldun.

Serkan başını salladı. İçinden, çocuklarına yardım etmekle kendisini ileride ne olur düşüncesinden de kurtardıklarını, artık sonranın evraklara yazıldığını düşündü.

Garajı şimdilik bırakmaya karar verdi. Çocuklar onu da satmayı ima etti ama kesin bir hayır dedi. Açıkça, bana lazım, yoksa evde televizyon karşısında çürürüm, dedi. Onu anlayışla karşıladılar.

Görünürde değişen pek bir şey olmadı. Yine evinde yaşadı, ara sıra yazlığa gitti. Yalnızca artık orası kağıt üstünde ona ait değildi. Ama anahtar hala cebindeydi ve kimse oraya gitmesine engel değildi.

İlk kez işlemler bittikten sonra, yalnız başına bir Nisan günü gitti. Yol boyunca, artık bu ev benim değil, diye düşündü. Ama kapıyı açıp, eski alışkanlıkla yürüdüğünde o yabancılık kayboldu.

İçeri girip montunu askıya astı. Oda aynen duruyordu. Yatak, masa, elektrik bandıyla kulakçığı sarılmış peluş ayı… Her şey aynıydı.

Pencere kenarındaki tabureye oturdu. Güneş ışığı pencere pervazında dans ediyordu. Elini ahşaba sürdü, her çıkıntıyı hissetti.

Çocuklarını düşündü. Hepsi kendi evinde, hesap-kitap yapıyor, plan kuruyordu. Serkan ise, planları artık aylarla, yıllarla değil mevsimlerle sınırlıydı: Bir sonraki bahara kadar yaşamak, bir kere daha toprak sürmek, bir kere daha verandada oturmak…

Yazlığın satılması kaçınılmazdı, bunu biliyordu. Bir sene, beş sene sonra, gidemeyecek kadar güçsüzleşince artık gerek yok, diyeceklerdi. Haklılardı da.

Fakat şimdilik ev ayaktaydı. Çatı sağlam, kümes yerli yerinde, ilk taze bitkiler filizlenmişti. Hâlâ bahçede dolaşabiliyor, eğilip, bir şeyleri yerden kaldırabiliyordu.

Dışarı çıkıp evin etrafında bir tur attı, komşuların bahçelerini izledi. Birinde bir kadın fidan dikiyordu, ötekinde çamaşır ipinde çamaşırlar asılıydı. Hayat devam ediyordu.

Serkan fark etti ki, yazlık ya da garajın kaygısı sadece maddi değeriyle değil, kendi lüzumlu olma arzusuyla bağlantılıydı. Çocuklara veya kendine faydalı olabildiği sürece varlık hissediyordu.

Artık bunun da pamuk ipliğine bağlı olduğunu anlasa da, evraklarda yazanlar dışında hayat denen şeyin başka bir tarafı da vardı.

Termosundan çayını çıkardı, bardak doldurdu. Yudumladı. İçinde biraz hüzün vardı ama mutfaktaki kadar değil. Karar verilmişti, bedeli de belliydi. Çocuklara yıllarca benim dediği şeylerden bir parça bırakmış; karşılığında da başka bir şey almıştı: Odayı sahiplenmek için kağıttan ziyade hatıraları gerektiğini bilmek…

Kapının kilidine, elindeki anahtara baktı. O eski anahtar, metal başı yıpranmış. Onu çevirdi, avucuna aldı. Bir gün, bu anahtar Elifin, Sarpın ya da satıldığında bambaşka insanların elinde olacaktı. O zaman girerken, bu anahtara yüklediği manayı asla bilemeyeceklerdi.

Bunu düşününce hem hüzün hem huzur geldi. Hayat değişiyordu, eşyalar elden ele geçiyordu. Önemli olan, kağıt üzerinde olmasa da, sahip olduğun yerlerde gerçek anlamda yaşamış olmaktı.

Serkan son yudumu içip kalktı. Bahçe kulübesinden küreği almak için yürüdü. En azından bir parça toprağı kendi için kazmalıydı; sonraki sahipler için de, çocuklar için de değil. Sadece kendi elleri ve ruhu için.

Küreği toprağa sapladı, ayağıyla bastırdı. Toprak gevşeyip açıldı. İlk parça devrilince taze, rutubetli toprak kokusu yayıldı. Eğilerek bu kokuyu içine çekti.

Yavaş çalıştı; sırtı ağrıdı, elleri yoruldu. Ama her hareketle içi biraz daha hafifledi. Sanki sadece toprağı değil, kaygılarını da ortaya çıkarıyordu.

Akşam verandaya oturup alnını sildi. Bahçedeki topraklar baş aşağı edilmişti. Hava kızıllaşıyordu, bir kuş çığlığı duyuldu.

Eve, ayak izlerine, küreğine baktı. Yarın, bir yıl, beş yıl sonra ne olacağını düşünmedi. Çünkü şu an, tam da olması gerektiği yerdeydi.

Kapıları kapayarak eve girdi. Verandada bir an durup sessizliği dinledi. Sonra anahtarı kilide soktu, metalin sesi duyuldu.

Anahtarı cebine koydu, yeni kazdığı toprağa basmamaya dikkat ederek, dar yoldan arabasına doğru yürüdü.

Ve Serkan o gün hayatın ve sahip olduklarımızın, kimlikten ve kağıttan öte, yaşadığımız anlarda ve kök saldığımız anılarda anlam kazandığını derinden hissetti: Gerçekten ait olmak, bir yeri sahiplenmek ve bırakma zamanı gelince gönül rahatlığıyla teslim etmek, işte hayatın özü buydu.

Rate article
Lifequest
Kimseye Ait Olmayan Ev Serdar her zamanki gibi çalarsız uyandı, saat altı buçuk. Evde sessizlik hüküm sürüyordu, yalnızca mutfaktan buzdolabının uğultusu geliyordu. Bir dakika daha yattı, bu sesi dinledi ve ardından gözlüğünü almak için pencere pervazına uzandı. Dışarısı griydi, seyrek arabalar ıslak asfaltta hışırdayarak geçiyordu. Eskiden bu saatlerde işine hazırlanırdı. Kalkar, banyoya gider, duvardan komşunun radyosunu açtığını dinlerdi. Şimdi komşu hâlâ radyosunu açıktı, ama o yatakta uzanıyor ve bugün nelerle meşgul olacağını düşünüyordu. Üç yıldır resmen emekliydi, ama alışkanlıklardan ödün vermeden hâlâ bir rutine göre yaşıyordu. Kalktı, eşofmanını giydi, mutfağa geçti. Çaydanlığı ocağa koydu, ekmek kutusundan dünün somunundan bir dilim aldı. Su ısınırken pencereye yaklaştı. Yedinci kat, apartman, çocuk parkı olan iç avlu. Altında, pencerenin altındaki, toz kaplı eski “Şahin”i duruyordu. İçinden “garaja gidip, çatıda su sızdırıyor mu bakmam gerek” diye geçirdi. Garajı, yakınlardaki kooperatifteydi. Eskiden hafta sonlarının yarısını orada geçirirdi; arabayla uğraşır, yağ değiştirir, komşularla benzin fiyatlarını ve futbolu konuşurdu. Son zamanlarda işler kolaylaşmıştı: servis, lastikçi, market artık iki tık uzağındaydı. Yine de garajını terk etmemişti. Alet takımından eski lastiklere, tahta kutulardan yıllardır biriktirdiği “ev eşyası”na kadar her şeyi orada duruyordu. Bir de yazlık vardı. Şehrin dışında, bir bahçe sitesinde küçücük, iki odalı, dar bir verandası ve minicik mutfağı olan tahta bir ev. Gözlerini kapadığında o tahtaları, zemindeki çatlakları, çatıda yağmur damlamasını hatırlardı. Yazlık ev, yıllar önce eşiyle birlikte kayınvalidesinden miras kalmıştı. O zamanlar, yirmi yıl öncesinde sanki her hafta sonu çocuklarla oraya giderlerdi. Bahçeyi kazar, patates kızartır, tabureye kasetçalar koyup eski şarkılar dinlerlerdi. Eşi dört yıl önce vefat etmişti. Çocuklar büyüyüp ayrı evlere taşınmış, ailelerini kurmuştu. Yazlık ve garaj ise onda kalmıştı. Bunlar onu hayata dair bir düzende tutuyordu sanki; işte bir evi var, işte yazlığı, işte garajı. Her şey yerli yerinde, her şey tanıdık. Çaydanlık sızladı. Serdar çayını demledi, masaya oturdu. Karşı sandalyede dün katlayıp bıraktığı kazak vardı. Sandalyeye bakarak dün akşamki konuşmayı düşündü. Dün akşam çocukları gelmişti. Oğlu, gelini ve küçük torunu ile; kızı ve damadı da… Çay içilmiş, kimin hangi tarihte tatile gideceği konuşulmuştu. Sonra mevzu paraya gelmişti. Son zamanlarda olduğu gibi yine… Oğlu, kredi borcunun sıktığından, faizlerin arttığından yakınıyordu. Kızı anaokulu masrafından, kurslardan, kıyafetten şikâyet ediyordu. Serdar onları başıyla onayladı. Kendisinin de maaşı beklerken paraları saydığı günlerini unutmamıştı. Ama o zamanlar ne yazlığı vardı, ne garajı. Sadece kiralık bir oda ve umut… Sonra oğlu, biraz çekinerek: — Baba,” dedi. “Biz bunun üzerine düşündük… Aysel’le de konuştuk. Belki bir şey satmanı istemesek mi? Mesela yazlığı… Ya da garajı. Zaten pek gitmiyorsun oraya…” Serdar işi şakaya vurarak konuyu değiştirmişti. Ama gece boyunca bir türlü uyuyamamış, “zaten pek kullanmıyorsun” cümlesi aklında dönüp durmuştu. Kahvaltıdan sonra saate baktı. Saat sekizdi. O gün yazlığa gitmeye karar verdi. Kış sonrası nasıl olmuş kontrol etmek istiyordu. Hem de… kendine bir şey kanıtlamak ister gibi. Kalınca giyindi, antreden yazlık ve garaj anahtarını aldı, ceketinin cebine koydu. Koridorda, eski çerçevedeki aynada kendine baktı. Hafif kırlaşmış, biraz yorgun ama dimdik bir adam bakıyordu ona. Yaşlı değil. Yakasıyla oynadı, çıktı. Yol üstünde garaja uğrayıp birkaç aleti aldı. Kilit gıcırdadı, kapı alışıldığı gibi zor açıldı. İçerisi toz ve benzin kokuyordu, raflarda civatalı kavanozlar, kablolar, eski kaset duruyordu. Tavanda örümcek ağı… Raflara göz attı. İlk arabasına aldığı kriko duruyordu. Yazlıkta bank yapmak için sakladığı tahtalar… Hiç yapmamıştı, ama hâlâ oradalardı. Bekliyorlardı. Alet kutusunu, birkaç plastik bidonu aldı, garajı kilitledi ve yola koyuldu. Şehir dışı yolculuk bir saat sürdü. Yol kenarlarında hâlâ kirli kar vardı, aralarda toprak siyaha çalıyordu. Bahçe sitesinde ortalık sakindi. Henüz erken. Kapıdaki yaşlı bekçi kadın başıyla selamladı. Yazlık evi, her zamanki mevsim arası durağanlığıyla karşıladı. Ahşap çit, hafif sarkmış kapı… Kapıyı açtı, dar patikadan verandaya kadar yürüdü. Ayak altında geçen yılın yaprakları hışırdıyordu. İçerisi rutubet ve ağaç kokuyordu. Serdar pencereleri açtı, yataktan eski örtüyü aldı, silkeledi. Küçük mutfakta, bir zamanlar komposto kaynattıkları emaye tencere duruyordu. Kapının yanındaki çivideki anahtarlıkta ise bahçe aletlerinin olduğu kulübenin anahtarı vardı. Evin içinde dolaşıp duvarlara, kapı kollarına dokundu. Çocukların yattığı odada ranza yine oradaydı. Üst yatağın köşesinde tek kulağı kopmuş pelüş ayı… Oğlunun bu yüzden ağladığını, kendisinin o kulağı yapıştıramayıp izolebantla sardığını hatırlıyordu. Bahçeye çıktı. Kar neredeyse erimişti, sebze yatakları siyah ve nemliydi. Köşede paslı mangal… Orada nasıl mangal yaktığını, karısıyla verandada oturup cam bardaklarda çay içerken yan bahçeden kahkahaların yükseldiğini anımsadı. Derin bir nefes çekip işe koyuldu. Yolu çöplerden temizledi, sallanan verandadaki tahtayı düzeltti, kulübe çatısını kontrol etti. Kulübeden eski plastik sandalyeyi çıkardı, bahçeye koyup oturdu. Güneş yükseldi, hava ısındı. Telefonunu çıkardı, arama kayıtlarına baktı. Oğlu akşam aramıştı. Kızı mesaj atmıştı: “Baba, toplanıp konuşsak iyi olur. Yazlığa karşı değiliz, ama makul düşünelim,” diyordu. Makul… Son ayların en sık duyduğu kelime buydu. Makul olmak, paranın öylece atıl kalmaması demekti. Makul olmak, yaşlı birinin kendini yormaması demekti. Makul olmak, yaşlıyken çocuklara yardım etmek demekti. Onları anlıyordu. Gerçekten… Ama bu plastik sandalyede oturup, uzaktan köpek havlamasını, çatıdan su damlamasını dinlerken “makul” düşünceler ikinci plana atılıyordu. Burada mesele hesap kitap değildi. Serdar tekrar dolaşarak bütün eve göz attı, sonra kapatıp çıkarken kapısı ağır kilidiyle çekildi. Arabasına binip şehre döndü. Öğlene doğru evindeydi. Ceketini çıkardı, alet çantasını antreye indirdi. Mutfakta çaydanlığı tekrar koyarken masanın üstünde bir not gördü. Küçük bir kağıtta sadece: “Baba, akşam uğrayacağız, konuşacağız. S.” Masaya oturup ellerini üzerine koydu. Demek bugün… Bugün gerçekten konuşacaklardı. Lafı dolandırmak yoktu artık. Akşam olduklarında üçü birlikte geldiler. Oğlu, gelini, kızı. Torun babaanneye bırakılmıştı. Kapıyı açtı, karşılayıp içeri aldı. Oğlu ayakkabılarını çıkardı, ceketini astı, çocukluğundaki gibi, alışkanlıkla… Mutfakta masaya oturdular. Serdar çay koydu, bisküvi ve şeker ikram etti. Kimse dokunmadı. Birkaç dakika gündelik konular konuşuldu: torunun hali, işteki durumlar, şehirdeki trafik… Sonra kızı oğluna baktı, o başıyla onayladı. Kız başladı: — Baba, hadi açık konuşalım… Üzerinde baskı kurmak istemiyoruz, ama… hepimizin bir karar vermesi lazım. Serdar içinden bir şeylerin sıkıştığını hissetti. Başını salladı: — Söyleyin. Oğlu başladı: — Bak, evin, yazlığın, garajın var. Ev kutsal, ona karışmayız. Ama yazlık… Sen zaten zor diyorsun. Bahçesi, çatısı, çiti… Her yıl dert oluyor. — Bugün gittim,” dedi Serdar sessizce. “Her şey yolunda. — Şimdilik yolunda,” diye araya girdi gelini. “Ya sonrası? Beş sene, on sene sonra? Sonsuza dek orada kalamazsın. Kusura bakma, hesaba katmamız gerek. Serdar başını çevirdi. “Sonsuza dek kalamazsın” lafı fazla açık ve sert gelmişti, muhtemelen üzmek istememişti. Kızı daha yumuşak konuştu: — Baba, hepsini bırak demiyoruz. Düşünüyoruz ki, yazlığı ve garajı satıp parayı bölüşebiliriz. Bir kısmı sana, rahat yaşa, bir kısmı bize, İrem’le… Kredi borcumuza kapak olabilir. Yardım etmek istediğini hep sen söyledin. Gerçekten öyle demişti, yıllar önce… Emekli olup hâlâ dışardan çalışırken öyle düşünmüştü; uzun süre güçlü olurum, destek olurum sanmıştı. — Zaten yardımcı oluyorum,” dedi. “Toruna bakıyorum, marketten alışveriş yapıyorum. Oğlu hafifçe gülümsedi: — Baba, o başka… Şimdi toplu bir para gerekiyor. Oradaki mülkler öylece yatıyor. Mülk kelimesi mutfakta yabancı bir yankı yaptı. Serdar ile çocuklarının arasında sanki görünmez bir duvar oluştu: rakamlar, tablolar, kredi sözleşmeleriyle örülü. Fincanına uzandı, ılımış çaydan bir yudum aldı. — Sizin için mülk, — yavaşça konuştu, — Ama benim için… Susup kelime aradı. Ağdalı olmak istemiyordu. — O benim hayatımın parçaları,” dedi. “Garajı ellerimle yaptım. Babam sağdı, beraber tuğla taşıdık… Yazlıkta çocuklar büyüdü. Sizler. Kızı yere baktı. Oğlu bir süre sustuktan sonra daha yumuşak: — Bunu anlıyoruz. Cidden. Ama neredeyse gitmiyorsun. Her şey bekliyor. Sen tek başına baş edemezsin. — Bugün oradaydım,” diye tekrarladı Serdar. “Her şey yolunda. — Bugün. Peki ondan önce? Sonbaharda mı? Cidden baba,” dedi oğlu. Kısa bir sessizlik… Serdar yan odadaki saatin tik takını duyan bir haldeydi. Sanki oturdukları masa yaşlılığından, bir proje gibi konuşuluyordu: masrafları azalt, mülkü bölüştür. — Peki, — dedi. — Ne öneriyorsunuz? Oğlu hemen konuya girdi. Belliydi ki kendi aralarında konuşmuşlardı. — Bir emlakçı bulduk. Yazlıktan iyi para alınır dedi. Garaj da öyle. Bütün bürokrasiyi biz halledeceğiz. Sana sadece vekâlet vermen yeterli. — Ev? — diye sordu Serdar. — Ev senin, ona dokunmuyoruz, — dedi kızı. — O senin yuvan. Kelime garip bir yankıyla çıktı: Yuva sadece bu duvarlar mıydı? Ya da o yazlık? Ya da yıllarca uğraştığı garaj mı? Yerinden kalkıp pencereye gitti. Bahçede ışıklar yanmıştı. Mahalle aynısıydı: Yirmi yıl öncesinin, sadece arabalar değişmiş, çocuklar telefona geçmiş. — Eğer satmak istemezsem? — dedi, arkasına dönmeden. Mutfakta daha büyük bir sessizlik oldu. Hep nazik: — Baba, mülkün senin tabii. Zorlamak istemeyiz. Ama biz endişeliyiz. Sen de diyorsun ki, gücün azaldı. — Azaldı, — onayladı. — Ama hâlâ neyle uğraşacağımı ben seçebilirim. Oğlu iç çekti: — Kötü hissetmeni istemiyoruz. Ama dışardan bakınca eski şeylere sıkı sıkı tutunuyorsun gibi hissediyoruz. Biz ise maddi ve manevi sıkışıyoruz. Ya hastalanırsan, yazlığa kim gidecek, kim bakacak… Serdar bir suçluluk duygusu hissetti. Bunları kendisi de düşünmüştü. Aniden vefat etse işleriyle başa çıkmak çocuklara kalacaktı. Gerçekten zor olurdu. Masaya döndü. — Eğer…” dedi, boğazı düğümlenerek, “Yazlığı üstünüze yaparsam, ben de oraya gidebilirim, değil mi? Kardeşler bakıştı. Gelini kaşlarını çattı. — Baba, yine sorun aynı. Biz oraya sık gidemeyiz. İşimiz, çocuklarımız var. — Gitmenizi istemiyorum,” dedi. “Ben hâlâ kendim. Sonra… Karar sizin olur. Kendi için bir yarı çözüm bulmuştu. Onlara da bir yol bırakmıştı. Kızı düşündü. — Bu olabilir, — dedi. — Ama dürüst olalım, orada yaşamayacağız. Başka planlarımız var. Belki başka bir şehre taşınırız. Daha ucuz, iş var. Serdar irkildi. Bilmiyordu… Oğlu da şaşırdı: — Bundan haberim yoktu, — dedi. — Sadece düşünüyoruz, asıl mesele başka, — dedi kız kardeşi. Yazlık bizim için senin kadar anlamlı değil, orada geleceğimizi göremiyoruz. Serdar “gelecek” kelimesini yakaladı. Onlar için gelecek başka biryerdeydi: yeni şehirlerde, evlerde, projelerde. Onun için ise her geçen gün sadece birkaç noktaya daralmıştı: Ev, garaj, yazlık. Her köşesi bildiği yerler. Uzunca bir süre muhabbet döndü. Onlar rakamlarla, Serdar anılarla konuşuyordu. Sağlık dediler, o “işsiz oturursam çürürüm” dedi. Bir ara oğlu sıkılıp, farkında olmadan sert etti: — Baba, lütfen! Sonuna kadar kürek çekemezsin. Bir gün gidemeyecek hale geleceksin. O zaman ne olacak? Her şey çürüsün mü? Yılda bir bakmaya mı gelelim harabelere? Serdar öfkelendi. — Senin için harabe mi? — dedi. “Oralarda çocukken koşardın.” — O zamanlardı, — dedi oğlu. “Büyüdüm, bambaşka dertlerim var artık.” Sözler havada kaldı. Kızı toparlamak istedi: — Sarp, canım, ama… Ama geç kalınmıştı. Serdar konuşulanların aslında ayrı diller olduğunu acı şekilde anladı. Onun için yazlık, yaşanmış zamandı; onlar için hoş geçmiş, şart olmayan bir nostaljiydi. Ayağa kalktı: — Peki, dedi, düşünüyorum. Ne bugün, ne yarın. Bana zaman verin. — Baba, dedi kızı, bizim de bekleyiş hakkımız az, ay başı ödeme var… — Biliyorum. Ama ben de istiyorum ki anlayın, bu bir dolap değil ki hemen satılsın. Konu öylece kapandı. Sonra hazırlandılar, girişte uzun süre uğraştılar. Kızı onu sarılıp yanağına yasladı. — Biz yazlığa karşı değiliz baba, sadece seni önemsiyoruz, — fısıldadı. Serdar başını salladı, sesi çıkmasın diye… Onlar gidince ev sessizliğe büründü. Serdar mutfağa geçti, masaya oturdu. Üzerinde boş bardaklar, bisküvi tabağıyla kaldı. Uzun süre ışığı açmadan oturdu. Dışarıda hava karardı, apartmanlarda ışıklar yandı. Sonra kalktı, çekmeceden dosya aldı. Kimlik, yazlık ve garaj tapuları… Belgeleri inceledi, aralarından bahçe planı olan bir kağıdı buldu. Minicik dikdörtgen, sebze yataklarına ayrılmış kareler… Parmağıyla gerçek patika gibi geçti üzerinden. Ertesi gün garaja gitti. Bir şeylerle meşgul olmalıydı. Karşı komşu, biraz daha yaşlı Serhat içeri uğradı. — Ne yapıyorsun, eskiyi mi atıyorsun? — dedi. — Biraz toparlıyorum,” dedi Serdar. “Neye ihtiyacım var, ne gereksiz ona bakıyorum. — İyi yapıyorsun. Ben garajı sattım. Oğlana araba almak lazımdı. Artık yok ama çocuk sevindi. Serdar sustu. Komşusu ayrıldı. O ise eski kutular ve düşüncelerinin arasında kaldı. Garajı satmak… Sanki eski bir ceketmiş gibi. Eline anahtar aldı, ağır, zamanla aşınmış… Çevirdi, taklit eder gibi vidalamaya niyetlendi. Birden, yıllar önce yanında duran küçük oğlunu, aletle de uğraşmak için çırpındığını gözünde canlandırdı. O zamanlar oğluyla her zaman yakın kalacağını düşünmüştü. Garaj, yazlık, araba; ortak bir dil gibi… Şimdi ise o dil oğluna yabancı olmuştu. Akşam belgeleri tekrar çıkardı, uzun süre inceledi. Sonra kızını aradı. — Karar verdim,” dedi. “Yazlığı sana ve Serkan’a üstüne yapalım. Satmak yok. Gidebildiğim kadar giderim. Sonrası size kalır. Kısa bir sessizlik… — Baba, emin misin? — Eminim, dedi. Derinlerde ise pek emin olduğu yoktu. Hayatından bir parçasını kesip çıkarıyor gibi hissediyordu. Ama başka çaresi yoktu. — Tamam, dedi kızı. Yarın buluşup nasıl yapacağımızı konuşalım. Telefondan sonra geri oturdu. Odanın içinde sessizlik… Yorgunlukla karışık, hafif bir rahatlama hissetti. Sanki mecbur olunan bir kararı vermiş gibi. Bir hafta sonra notere gittiler. Bağış sözleşmesi düzenlendi. Serdar imzayı attı, kalemin hafif titrediğini hissetti. Noter belgeleri gösterdi, çocukları teşekkür etti. — Baba, sağ ol. Büyük sıkıntımızı çözdün, dedi oğlu. Başını salladı. Aslında sadece onları değil, kendini de o “sonra” yükünü taşımaktan kurtarmıştı. Artık “sonra” belgelere yazılıydı. Garajı kendisinde bıraktı. Şimdilik. Çocuklar onun da satılmasını önerdiyse de, kesin bir “hayır” deyip razı ettirdi. Televizyon başında oturmamak için hâlâ ona ihtiyacı olduğunu anlattı. Bunu anlamışlardı. Görünüşte hayatında fazla şey değişmedi. Hâlâ kendi evinde yaşıyordu, bazen yazlığa gidiyordu; artık resmen misafir gibi, ama anahtar hâlâ onda, isteyen kimse yoktu. İlk kez yazlığa imzadan sonra gittiğinde, Nisan sıcağında… Yolda giderken evin resmen artık ona ait olmadığını düşündü. Yabancı mıydı artık? Ama o eski kapıdan geçip, tanıdık patikayı gördüğünde yabancılık kayboldu. İçeri girdi, kabanını çiviye astı. Yine aynı oda, aynı masa, bantla sarılmış kulaklı ayı… Penceredeki tabureye oturdu. Bahar güneşi camı aydınlatıyor, tozu parlatıyordu. Serdar elini pencere pervazına sürdü, her çıkıntıyı hissederek. Çocukları düşündü. Başka evlerde, kur yapıp senet ödeyerek yaşadıklarını… Kendini düşündü. Planlarının artık yıllarla değil, mevsimlerle sınırlı olduğunu fark etti. Bir sonraki bahara çıkmak, bir kere daha bahçeyi bellemek, bir kere daha verandada yaz akşamı oturmak… Çocukların yazlığı bir gün mutlaka satacağını biliyordu. Belki bir, belki beş yıl sonra… Onun için, şimdiye kadar ev bomboş duramasın diye gönül rızasıyla devretmişti. Bir gün “Boşuna uğraşmayalım,” diyeceklerdi ve haklı olacaklardı. Ama şimdi ev duruyordu. Çatı sapasağlamdı. Kulübede kürekler duruyordu. Sebze yataklarında ilk yeşiller bile çıkıyordu. O hâlâ toprağa eğilip bir şey kaldırabiliyordu. Evden çıkıp bahçeyi turladı. Komşu bahçede biri fideleri ekiyordu. Bir başka bahçede çamaşırlar ipte… Hayat devam ediyordu. Serdar asıl kaygısının yazlık ya da garaj değil, hayatına bir ağırlık katmak olduğunu fark etti. Çocuklara, kendine faydalı olmayı arıyordu. Bu yerler onun için hâlâ hayatta olduğunu kanıtlıyordu. Şimdi o kanıtlar daha hassastı. Noter belgeleri bir şey diyordu, gelenek başka… Yine de verandada otururken, önemli olanın belgeler değil, hafızadaki yuva olduğunu gördü. Çantasından termos çıkardı, bardağa çay koydu. İçinde hafif bir buruklukla, ama eskisi kadar acı değil… Karar verilmişti, bedeli belliydi. Çocuklarına bir parçasını vermişti ama karşılığında önemli bir hakkı, hatıralarla oturmayı kazanmıştı. Kapı, kilit ve anahtarına baktı. Anahtar eskiydi… Bir gün bu anahtarı çocuklarından biri, belki de hiç tanımadığı başka biri kullanacaktı. O hareketin arkasındaki hikâyeyi bilmeden döndürecekti. Bu düşünceyle hem hüzünlendi, hem içi huzurla doldu. Dünya değişiyor, eşyalar el değiştiriyordu. Asıl olan, aitliğini gerçekten hissettiğin yerlerde yaşayabilmekti. Serdar çayını bitirdi, ayağa kalktı. Kulübeye gidip bel aldı. En azından bir bahçe yatağını belleyecekti. Gelecekteki sahipler için değil, çocuklar için değil; kendisi için. Toprağı hissetmek için. Küreği toprağa bastı, ayağıyla bastırdı. Toprak kıskandı. İlk tabaka çevrildi. Serdar kokusunu içine çekti, tekrar eğildi. İşi ağırdan alıp yaptı. Sırtı ağrıdı, elleri yoruldu. Ama her kürek hamlesinde içinin hafiflediğini hissetti. Sanki toprağı değil, endişelerini de kazıp atıyordu. Akşam verandada, elini alnına sürerek oturdu. Yatak düzgün, üst üste kümelenmiş topraklar ortadaydı. Gökyüzü pembeleşmişti. Bir kuş ötüyordu. Eve, ayak izlerine ve küreğe baktı. “Yarın ne olacak? Seneye? Beş yıl sonra?” diye düşündü. Bir cevap yoktu. Ama şu anda yerinin tam da kendi yeri olduğundan emindi. Ayağa kalktı, kapıları kapatıp ışığı söndürdü. Verandada bir an durup sessizliği dinledi. Anahtarı çevirdi. Demir bir kez döndü. Anahtarı cebine koydu ve yeni bellediği toprağa basmamaya dikkat ederek arabasına yürüdü.