Nasıl yani? Elif, yanlış duyduğunu sandı. Benim nereye gitmem gerekiyor? Neden? Niye?
Off, bak, lütfen sahne yapma! diye suratını buruşturdu adam. Nesi var ki anlamayacak? Artık bakacak kimsen yok. Nereye gidersen git, hiç umrumda değil.
Ethem, sen ne diyorsun? Hani evlenecektik biz?
Onu sen kafanda kurdun, ben öyle bir şey söylemedim ki.
Elif, 32 yaşında kökten bir değişikliğe karar verdi hayatında ve doğduğu köyden ayrılmaya karar verdi.
Ne işi vardı ki burada? Annesinin bitmek bilmeyen sitemlerini mi dinleyecekti?
Annesi bir türlü susmuyordu, sürekli Elife boşandığı için laf sokuyordu. Madem öyle, kocanı nasıl elinde tutamazsın diye.
Oysa Veysel, bir iyi sözü bile haketmeyen biriydi serseri ve yalancıydı! Nasıl olmuştu da sekiz yıl önce ona evet demişti?
Elif, boşanmaya üzülmek bir yana, sanki üstünden bir yük kalkmış gibi hissediyordu.
Ama bu boşanma yüzünden annesiyle sık sık kavga ediyorlardı. Bir de sürekli para mevzuları eksik olmuyordu aralarında, çünkü para her zaman azdı.
En iyisi, diye düşündü, Ankaraya gideyim, orada her şey değişir! Güzelce iş de bulurum, yeni bir hayat kurarım.
Bak mesela, lise arkadaşı Sevilay beş yıldır dul bir adamla evli.
Adamın yaşı ondan on altı yaş büyük, yakışıklı da sayılmaz, ama ev sahibi hem de parası var.
Elif de Sevilaydan aşağı değildi ya!
Nihayet aklın başına geldi! diye sıcacık bir sesle destek oldu Sevilay. Hemen hazırla valizini, ilk zamanlar bizde kalırsın. İş bulmayı da beraber hallederiz.
Veysel karşı çıkmaz mı peki? hafif çekinerek sordu Elif.
Yok canım, ne alaka! Neyle ilgili bir şey istersem yapar, hiç dert etme. Bir yolunu buluruz!
Ama Elif, arkadaşında uzun süre kalamadı.
Bir iki hafta idare etti, ilk maaşını alınca küçük bir oda kiraladı.
Ve üstünden iki ay geçmeden şans onun yüzüne güldü.
Sizin gibi düzgün bir hanım pazarda niye tezgah açıyor? diye sordu müdavimlerden biri olan Edip Bey, acıyarak.
Elif zaten müdavimleri isimleriyle çağırmayı öğrenmişti.
Ne yapayım, soğuk, açlık Hayat zor. Para lazım, bir şekilde kazanmak gerek, diye cevap verdi Elif.
Biraz da şakayla karışık ekledi:
Yoksa daha iyi bir teklifiniz mi var?
Edip Bey, Elifin gözünde hayalindeki adam değildi. Yaşı kendisinden en az yirmi yaş büyüktü, hafif göbekli, saçları dökülmeye başlamış, bakışları delici bir adamdı.
Ama üstü başı düzgündü, lüks arabası vardı; kesinlikle serseri ya da ayyaş biri değildi.
Fakat alyansı da vardı, yani Elif asla onu koca adayı olarak görmedi.
Ben fark ettim, hem titizsin, hem de güvenilir birine benziyorsun, dedi Edip Bey samimi bir ifadeyle. Daha önce hasta baktın mı hiç?
Baktım evet. Apartmandaki komşuya bakmıştım. Felç geçirmişti, çocukları da uzak, ilgilenemediler. Beni rica ettiler diye gitmiştim.
Ne güzel! dedi adam birden ciddileşerek. Benim de eşim, Melahat Hanım, felç geçirdi. Doktorlar neredeyse hiç şansı yok dedi. Eve aldım, ama ilgilenecek zamanım yok. Yardım eder misin? Aylığını vereceğim.
Elif hiç düşünmedi bile. Soğukta sabahtan akşama kadar ayakta durmaktansa sıcak bir evde, alt değiştirmek de olsa daha iyi. Hem de Edip Bey yanlarında oturmasını teklif etmişti: Hem ev kirası derdin de olmaz.
Kocaman üç odalı evleri var! diye mutlu mutlu anlattı Elif Sevilaya. Çocukları da yok daha.
Melahat Hanımın annesi tam bir tombik, altmış sekizinde ve hâlâ gençliğini yaşıyor. Daha yeni evlenmiş, yeni eşiyle mesut. Onun hasta bakacak hali de yok.
Melahat Hanım çok mu kötü?
Evet, bayağı kötü Kadıncağız neredeyse taş gibi, konuşamıyor sadece mırıldanıyor. Pek düzeleceğe de benzemiyor.
Sanki bunu sevdin gibi geldi bana dedi Sevilay, bir an Elife dikkatle bakarak.
Ne ilgisi var, gözlerini kaçırdı Elif. Sadece yani Melahat Hanımdan sonra Edip Bey de serbest olacak
Oha Elif! Yabancı birine ölümünü hayal ettiğin için mi? Bir ev için mi yani?
Yok, Allah korusun öyle bir şey istemiyorum! Ama şansımı da kaçıramam. Senin için kolay, hayatın güllük gülistanlık.
Fena kapıştılar o gün, bu yüzden altı ay boyunca görüşmediler. Altı ay sonra ise Elif bir gün Sevilaya açıldı:
Edip Beyle arasında aşk başlamıştı.
Birbirlerinden ayrı kalamıyorlardı, ama o tabii ki eşini bırakmayacaktı, karakteri öyle şimdilik böyle idare ederiz, demişti Edip.
Yani birlikte oluyorsunuz, ama yan odada eşi ölüm döşeğinde mi? dedi Sevilay, tekrar Elifin tarafını tutmayarak. Farkında mısın ne kadar yanlış bir şey bu? Maddi durumu için mi yani, o kadar mı gözün döndü?
Senden güzel bir söz duymak nasip değil canım! dedi Elif, bozulmuş bir şekilde.
Sonra bir daha iletişimleri koptu. Ama Elif kendini suçlu hissetmiyordu, belki minik bir vicdan sıkıntısı hariç.
Niye her şeyin en doğrusu, en vicdanlısı onlardı ki? Tok açın halinden anlamaz, derler ya, tam o misal. Boş ver, dedi kendi kendine. Arkadaşsız da hallolur.
Elif, Melahat Hanıma her gün bakıyor, hemşireliğin yanında evin işlerini de üstleniyordu. Adama sadece yatakta değil, mutfakta da hoşluk yapması gerekirdi: Güzel yemekler, gömlekler yıkanır, ütülenir, ev silinirtozunu doya doya solumasın diye.
Hem Elif de mutluydu, Edip de. Hatta zaman geçtikçe kendini iyice koca gibi hissetmeye başlamıştı.
Bir ara, Elif fark etmedi bile; Edip Bey, Melahat Hanıma bakma parası vermeyi bırakmıştı. Zaten neredeyse karı-koca olduktan sonra ne gerek vardı ki bu mevzulara?
Edip para veriyor, o da evin bütçesini kendince yönetiyordu; ama neredeyse verilenle zar zor geçiniyordu.
Hem adam fabrika müdürüydü, maaşı da iyiydi! Ama evlenince nasıl olsa düzeltiriz diye düşündü Elif.
Zamanla aralarındaki tutku azaldı, eskisi gibi eve koşarak gelmez oldu Edip. Elif bunu Melahat Hanımın bakımıyla yorduğunu düşünüyordu.
Gerçekte adam günde bir kere bile görmeye zor giderdi eşini ama Elif ona acıyordu.
Melahat Hanımın gün gelip de vefat edeceğini biliyordu Elif, ama yine de kadın ölünce gözyaşlarını tutamadı.
Bir buçuk yıl hastaya bakmıştı ve o zamanları geri getirmek imkânsızdı. Cenazeyle de Elif ilgilendi, çünkü Edip perişandı, hiçbir şeyi halledemiyordu.
Yalnız, cenaze parasını kıt kıt verdi adam; Elif elinden geleni yaptı gene de. Kimse arkasından laf edemezdi.
Manavdaki komşular, Ediple ilişkisini biliyordu ve cenazede bile ona onaylar gibi bakıyorlardı. Eşinin annesi de memnundu tüm işlerden.
Meğer Elif, Edipten böyle bir karşılık alacağını hiç ummamıştı…
Artık bana ihtiyacın kalmadığı belli, sana bir hafta süre, toparlanıp çıkıyorsun, dedi Edip, soğuk bir tonda, cenazenin onuncu günü.
Nasıl yani? Ben nereye gideceğim, niye, neden şimdi?
Lütfen sahne yapma ya! yüzünü buruşturdu adam. Burada artık bakacak kimsem yok. Nereye gidersen git, umurumda değil.
Edip, ne diyorsun? Hani evlenecektik?
Onu sen uydurdun. Benim öyle bir niyetim hiç olmadı.
Ertesi sabah uykusuz geçirdiği bir gecenin ardından, Elif tekrar Edipin karşısına geçti ama adam dün ne dediyse aynını tekrar etti ve çıkması için acele etmesini istedi.
Nişanlım evi düğün öncesi tadilata sokacak, dedi Edip çat diye.
Nişanlın mı? Kimmiş?
Sana ne!
Vay, öyle mi? Tamam, giderim, ama önce bakıcılık paramı alacağım. Evet, öyle bakma bana!
Aylık kırk bin lira vereceğini söylemiştin. Sadece iki kere aldım. Toplamda bana 640 bin lira borcun var.
Hesap var hesap! Ne çabuk topluyorsun Elif Hanım, dedi adam küçümseyerek. Hayal bile etme
Eee, bir de ev işleri için tazminat lazım! Tamam, kırıntısına kadar hesaplamayacağım; bir milyon ver, bu iş burada bitsin!
Yoksa ne olacak? Mahkemeye mi gideceksin? Hadi bakalım elinde sözleşme yok!
O zaman Melahat Hanımın annesine anlatırım! Hani sana bu daireyi alan hanım İnan, anlatırım ve hem işini, hem evi kaybedersin. O kaynananı benden daha iyi tanıyorsun.
Edipin suratı değişti, ama kısa sürede toparlandı.
Kim inanır sana? Korkutan korkutana! Ama var ya, seni görmek bile istemiyorum, hemen topla git.
Üç gün vaktin var, canım sevgilim. Para yoksa ortalığı ayağa kaldırırım, dedi Elif ve eşyalarını toplayıp bir hostele geçti. Ev bütçesinden biraz birikmiş parası vardı, onunla idare etti.
Dördüncü gün cevap gelmeyince Elif apartmana gitti. Şans bu ya, Melahat Hanımın annesi Tunay Hanım da evdeydi.
Elif bakışından Edipin para falan ödemeyeceğini anladı ve hemen her şeyi Tunay Hanıma anlattı.
Saçmalıyor, deli bu! Aman inanmayın! diye atıldı Edip.
Duydum, cenazede kulağıma geldi ama inanmamıştım, dedi Tunay Hanım, delip geçen bir bakışla. Şimdi her şey net. Umarım sana da netleşmiştir. Daire benim üstümde hâlâ, unutmamışsındır umarım?
Edip olduğu yerde dondu.
O halde, bir hafta değil, üç güne burayı terk ediyorsun.
Tunay Hanım tam çıkıyordu ki, Elifin yanına yaklaşıp fısıldadı:
Sen de burada ne bekliyorsun? Bir ödül filan mı? Hadi güle güle!
Elif, arı sokmuş gibi fırladı evden. Artık o paradan da umudunu kesmişti. Mecbur yine pazara dönerdi en azından orada her zaman iş vardıSokakta yürüdü Elif, karanlık Ankara akşamında soğuk elleri cebinde. Her şey üstüne üstüne gelmişti; hakkını alamamıştı, dost kaybetmişti, sevgi sandığını yalanlarla harcamıştı.
O an, caddede hızla geçen beyaz bir taksiye bakarken birden durdu. Ne zamandı ne de nereye gideceği Bir varış noktası yoktu artık, yalnızca kendisi vardı.
Bir köşe başında durup derin bir nefes aldı, burnunu sızlatan soğuğa inat gökyüzüne baktı. Gözlerinin içi yanıyordu, evet, ama bu kez gözyaşları kuruydu. Kendine içinden sessizce şöyle fısıldadı: Yine yalnız, yine biçare Ama aslında özgür.
O anda bir kahkaha sesi duydu, çocuk sesiydi, arkasını dönünce annesinin elinden tutup yürüyen dört-beş yaşlarında bir kızla göz göze geldi. Yüzündeki şaşkınlığı hissedince çocuk yanına yaklaştı.
Abla, çok üşümüş gibisin. Annem seninle de çay içer misin diyor.
İçinde tuhaf bir sıcaklık yayıldı Elifin; sanki bütün yolculuğu, çilesi, aradığında bulamadığı dostluğu burada, bir yabancının küçük bir davetinde buluvermişti.
Gülümsedi. Geçmişin ne kadar zor olduğunu, ne kadar çok hata yaptığını düşündü; sonra, daha önce hiç hissetmediği kadar hafif bir kalple çocuğa yaklaşarak, Olur, dedi. Ben de sıcak bir çaya hayır diyemem.
İşte o an, Elif anladı ki; mutlu sonlar masallarda olduğu gibi büyük zaferlerle gelmez. Bazen yalnızca küçücük bir tebessüm, bir bardak sıcak çay ve hiç bilmediğin bir yolda, hayata bir adım daha atabilmektir mucize.
Ve yavaşça yürüyerek kayboldu Elif, yeni bir sabaha doğru. Kimi zaman her şeyimizi kaybettiğimizde, aslında en çok kendimize kavuşuruz.




