Eşim ve babası
Yıllar önceydi, şimdi hatırladığımda hâlâ içimi bir sızı kaplar… O zamanlar Elif görünürde Mehmetin ailesiyle tanışmak için can atıyormuş gibi davranıyordu. Aslında aklında öyle bir şey yoktu ne gerek vardı, kendisi onlarla yaşamayacaktı ki! Üstelik Mehmetin babasının, İstanbulda saygın ve varlıklı biri olmasına rağmen, onunla tanışmanın peşinden sadece telaş ve şüphe geleceğini düşünüyordu. O adamdan hayır gelmezdi.
Ama iş evliliğe karar verdikten sonra, sonuna kadar oynanmalıydı rolünü.
Elif şık ama oldukça sade bir kıyafet giymişti, çünkü mütevazı ve samimi bir genç kız olarak görünmek istiyordu.
Gelin adayının damadın ailesiyle ilk buluşması, görünmez tuzaklarla dolu olur ya, hele bir de karşıdaki insanlar akıllıysa asıl sınav odur.
Mehmet, Elifin desteğe ihtiyacı olduğunu düşünmüştü:
Telaş etme Elif, hiçbir şey olacağı yok. Babam asık suratlı ama ikna edilmeye açıktır. Hiçbir korkunç şey söylemezler sana. Annem zaten tam bir dünya tatlısıdır, babam biraz tuhaftır ama annem sohbetiyle ortamı ısıtır, diye telkin ediyordu kapının önüne geldiklerinde.
Elif ise sadece başını salladı, omzundan ince bir saç tutamını geriye attı. Demek babası ara sıra surat asar, annesi herkesin neşesi. Güzel karışımmış! İçinden hafifçe gülümsedi.
Eve gelince hiç etkilenmemişti. Daha zengin evlerde de bulunmuştu zamanında.
Kapıyı hemen açtılar.
Elif içten içe pek heyecanlı değildi. Neden olsun? İnsan insandır sonuçta… Mehmetin annesi, Züleyha Hanım, yıllarını ev işlerine vermiş, çalışmayı pek tercih etmemiş, bazen arada arkadaşlarıyla termal otellere veya şehir turlarına gidermiş, o kadar. Baba, Orhan Bey ise gerçekten ciddi ve sessiz biriymiş. Sadece adı Elife tuhaf biçimde tanıdık gelmişti…
İçeriye girdiler…
Ve Elif kapıda donakaldı, ayaklarını bir türlü ileri götüremedi. Bittiği andı… Gelecekteki kayınvalidesiyle hayatında ilk defa karşılaşıyordu ama kayınpederini çoktan tanıyordu! Üç yıl önce kısa bir süreliğine yolları kesişmişti. Barlar, oteller ve restoranlarda Üstelik bu buluştan Orhan Beyin karısı ya da oğlu hiç haberdar olmamıştı.
İşte şimdi; her şeyin ucunda duran, Elifti.
Orhan Bey de onu bir anda tanımış; gözlerinde bir anlık, sadece Elifin seçebildiği, bir şaşkınlık belirip kaybolmuştu. Bunu hiç kimse kolayca okuyamazdı ama içinde bir tehdit olup olmadığından emin olamıyordu. Ses etmemişti.
Mehmet ise hiçbir şey anlamadan neşeli bir tavırla onları tanıştırdı:
Anne, baba, tanışın bu Elif. Nişanlım. Önceden getirseydim ama o biraz çekingen.
Eyvah…
Orhan Bey elini uzattı.
Tokalaşma sert, neredeyse kasvetliydi.
Memnun oldum Elif Hanım, dedi Orhan, ve sözcüklerinde … Elifin hemen kavrayamadığı bir his vardı. Belki bir öfke, belki bir uyarı.
Elif, Orhanın kim olduğunu açık etmeye hazırlandığını düşündü.
Ben de sizi çok memnuniyetle tanıdım Orhan Bey, dedi gülümsemeye çalışarak, ne olur ne olmaz içinden geçenleri belli etmemeye gayret etti. Elini sıkarken adrenalin dalgası vücudunu kaplamıştı. Şimdi ne olacaktı?
Ama hiçbir şey olmadı.
Orhan Bey, zoraki bir tebessümle ona masadaki sandalyeyi çekti.
Demek ki ileride rezil etmeyi düşünüyordu…
Ama o gece sessiz geçti.
O zaman Elifin aklına dank etti; Orhan Bey yaşadıklarını anlatırsa kendi gizli geçmişini de açık etmek zorunda kalacaktı. Her şey ortaya dökülürdü. Kendi karısının gözünde de yıkılırdı.
Biraz rahat nefes aldıktan sonra ortam gayet samimi ilerledi. Züleyha Hanım, Mehmetin çocukluğundan komik anılar anlattı, Orhan Bey ise Elifin işine dair sorular sorarak sohbeti devam ettirdi. Eh, onun Elif hakkında çok şey bildiğini o biliyordu. İnce esprilerinde sadece Elifin anlayabileceği kırıcı bir mizah vardı. Hatta iki kez fena da güldü Elif, ama herkes için sıradan gelen bu espriler ikisinin arasında imalı bir konuşmaya dönüşüyordu.
Mesela, Orhan Bey, dikkatle Elife bakarak:
Bilir misiniz Elif Hanım, bana eski bir iş arkadaşımı anımsattınız. O da sizin kadar zekiydi ve herkesle kısa sürede iyi anlaşıverirdi, deyince,
Elif hiç bozuntuya vermeden cevapladı:
Her insanın ayrı bir meziyeti vardır Orhan Bey.
Mehmet, âşık erkekler gibi, Elife hayran bakışlarla gülümsüyordu, hiçbir nüans sezen yoktu. Mehmet gerçekten âşıktı. Belki de iğne en çok ona batıyordu.
Konu seyahatlere gelince Orhan Bey yine Elifin gözlerinin içine bakarak dedi ki:
Ben mesela tenha yerleri severim. Sakinlik, huzur… İyi bir kitap ve ben. Siz nasıl yerleri tercih edersiniz Elif Hanım?
Oraya çekmek istedi.
Ben kalabalığı severim; herkesin, gürültünün, eğlencenin olduğu mekânlar. Her ne kadar bazen fazla kulak tehlikeli olsa da, dedi Elif, kurnazca soruya yakalanmadan.
Bunu söylerken, kısacık bir an için Züleyha Hanım kaşlarını çattı, ama hemen kötü düşünceyi üzerinden silkeleyip attı.
Orhan Bey, Elifin huzurlu bir insan olmadığını biliyordu. Sebebini de…
Gece sonunda, ayrılık vakti geldiğinde, Orhan Bey oğluna sarıldı:
Oğlum, ona iyi bak. O bambaşka
Hem bir iltifat, hem gizli bir şaka gibiydi. Sadece Elif ne demek istediğini biliyordu.
Elifin içi ürperdi. Bambaşka Tam olarak o kelimeyi seçmişti.
***
Gece olunca, herkes uyuyunca, Elif bir türlü gözünü kapatamıyordu. Olayları kafasında tekrar döndürüp, ne yapacağına karar vermeye çalışıyordu. Geleceği pek parlak görünmüyordu. Hem Orhan Beyin uykusuz olduğuna da emindi. Zira buluşma, açığa çıkacak gerçekler, olası bir konuşma… Her şey tek bir gecede elinin tersiyle silinebilirdi.
Elif sessizce kalktı, evde sadece giydiği, rahat, eski bir eşofman üstünü üzerine geçirdi, odadan çıktı. Merdivenlerden inerken ayak sesini hafifçe duyuracak ama ev halkını uyandırmayacak şekilde yürüdü. Evin bahçesinden geniş verandaya çıktı. Bildiği gibi, Orhan Beyin geleceğini hissetmişti.
Uzun sürmedi.
Uyuyamıyorsun galiba? dedi Orhan Bey, arkadan yaklaşarak.
Yok, Orhan Bey, yokluk var, dedi Elif.
Yüzüne hafif bir rüzgar değdi.
Orhan Beyin ağır parfümü tanıdık bir koku gibi burnuna geldi.
Gözleriyle Elifi taradı.
Oğlumdan ne istiyorsun, Elif? içinde hiçbir yapmacıklık yoktu, Senin neye muktedir olduğunu biliyorum. Senin kaç tane benim gibi adamları hayatına aldığını biliyorum. Her zaman tek derdin para oldu, zaten üstü kapalı da olsa, değeri baştan koyardın. Şimdi Mehmetle ne işin var?
O da eski hikâyelere gelmeyi istemiyorsa Elifin de iyi niyete gerek yoktu. Alayla sırıttı:
Onu seviyorum Orhan Bey, iğneleyici bir sesle, Neden olmasın?
Adam inanmamıştı.
Sen mi seveceksin? Ne demek bu! Ne olduğunu iyi biliyorum Elif… Her şeyi Mehmete anlatırım. Ne haltlar karıştırdığını, aslında kim olduğunu açıklarım. Hadi bakalım, o zaman o seninle evlenir mi?
Elif aradaki mesafeyi neredeyse kapatana dek ilerledi. Kafasını yana eğip Orhana baktı. Sanki daha önce hiç görmemiş gibi!
Anlatın Orhan Bey, kelimeleri uzatarak söyledi, Ama o zaman eşiniz de bizim küçük sırrımızı öğrenir.
Bu…
Şantaj değil. Karşılıklılık. Evliliğinizi hangi şartlarda ayakta tuttuğunuzu anlatırsanız ben de üzerime düşeni eklerim. Saklayacak hiçbir şeyimiz kalmaz.
Tam aynı şey değil…
Nasıl yani? Karınıza da aynısını mı söylersiniz?
Orhan Bey irkildi. Elifin üstüne gitme niyeti boşa çıkmıştı. Köşeye sıkışmıştı artık. Aynı kayıkta olduklarını anlamıştı.
O zaman ne anlatacaksın Züleyhaya?
Sadece ona değil, Mehmete, herkese. Ne kadar iyi bir aile babası olduğunu, geceleri işte fazla mesaiye kalmanın sebebini de anlatırım. Hepsini ortaya koyarım. Ben kaybedecek hiçbir şeyim yok. Oğlunu benden korumak istiyorsan, buyur dene.
Zor seçim.
Oğluna evlenme demek, kendi boşanmasını hızlandırmak demekti.
Bunu yapmazsın…
Ben mi yapmam? Elif kahkahayı bastı. Yani, sen yaparsın da ben yapamam mı? Ben anlatmam; eğer sen de Mehmete benim dediğin gibi çıkarcı olduğumu söylemezsen. Kendi evliliğin de riske girer. Hem Züleyha Hanıma sadakat ne çok şey ifade ediyor!
Bir zamanlar sarhoş bir gece iken, karısına sadık olmadığını Elife anlatmıştı Orhan Bey. Züleyha ise sadıktı, hep iyiydi, Orhan kendini suçlu hissetmişti, biliyordu ki Züleyha onu asla affetmezdi.
Elif ciddiydi, blöf etmiyordu.
Peki, dedi Orhan Bey ağır ağır, Hiçbir şey söylemem. Sen de… sessiz ol. Hiçbirimiz konuşmasın. Unutalım olanı.
Bu yüzden Elifin içi rahattı. Kaybedecek olan Orhandı.
Nasıl isterseniz, Orhan Bey.
Ertesi sabah, Mehmetin ailesinin evinden ayrıldılar. Orhan Beyin nefret dolu bakışları altında, Elif, Züleyha Hanımla vedalaştı; kadının sıcak kızım deyişi karşısında, Orhan neredeyse sinirden delirecekti.
Ne oğlunu Eliften koruyabiliyor, ne de kendi evliliğini… Paranın da hatırı vardı! Züleyha bir boşanmada payını fazlasıyla alırdı. Mehmet de babasını affetmezdi.
Bir başka sefer, Elif ve Mehmet iki hafta Mehmetin ailesinin evinde kaldı.
Tatil dedikleri.
Orhan Bey, Eliften kaçmak için sürekli iş bahanesine sığınıyordu. Ama bir gün evde yalnızken, merakına yenik düştü. Elifin çantasını karıştırmaya başladı. Belki bir açık yakalardı.
Makyaj çantası, ajanda, küçük defter… Ve orada beyaz-mavi bir kutu gördü. Gebelik testi. Üstelik çift çizgi.
Oğlumun böyle biriyle evlenmesi felaket derdim, yok, işte şimdi felaket! diye kendi kendine söylenip, testi çantaya koymaya çalışırken Elif kapıda belirdi.
Başkalarının eşyasına karışmak hiç hoş değil, dedi Elif, alayla ama umursamaz görünüyordu.
Orhan Bey de susmadı:
Mehmetten mi hamilesin?
Elif, çantayı elinden aldı, soğukkanlılıkla gözlerinin içine bakıp,
Sürprizi kaçırdınız Orhan Bey, dedi.
Orhan Bey öfkesini gizleyemezdi artık. Elif şimdi kesin oğlunu bırakmazdı. Anlatırsa da… Herkes mahvolurdu. Şimdi tamamen susmalıydı. Susmak ağırdı; oğlu farkında olmadan büyük bir tuzağa sürükleniyordu.
***
Dokuz ay sonra… yine ve ardından altı ay.
Mehmet ve Elif küçük kızları Alarayı büyütüyorlardı.
Orhan Bey onları görmemeye gayret ediyordu. Onlara gitmiyor, haber almak istemiyordu. Alarayı torunu saymıyordu. Elif ise hâlâ ürkütücüydü; Mehmete ilgisiz, geçmişi ise karanlıktı.
Yine bir gün…
Züleyha Hanım, Mehmet ve Elifi ziyaret etmek konusunda ısrarlıydı.
Orhan, benimle gelir misin?
Hayır, başım ağrıyor.
Yine mi? Ciddi bir şey olmasın?
Yorgunum, sen git.
Orhan Bey her zamanki gibi çeşitli hastalıklar bahanesine sığınıyor, birkaç hap yutmuş görünerek karısını yolluyordu. Elifi görecek hali yoktu, ama kimseye de gerçeği anlatamıyordu.
Akşam yalnız geçiyordu, içindeki düşünceler asla peşini bırakmıyordu.
Yattı, kitap okudu. Bir ara saate baktı, gece on bir olmuş, Züleyha hâlâ dönmemişti. Telefonu açmıyordu. Endişelendikçe Mehmeti aradı:
Mehmet, bir sorun mu var? Züleyha geldi mi? Hâlâ evde yok.
Baba, şu anda en son konuşmak isteyeceğim kişi sensin.
Ve hemen kapattı
Orhan Bey oğlunun evine gitmeye hazırlanırken kapıda Elif göründü. Anlamıştı ki fırtına kapıda. Elifi görünce neredeyse bayılacaktı.
Ne oldu, anlat? diye üzerine yürüdü, elleri titreyerek.
Elif buz gibi sükunetle cevap verdi. Kendine bir kadeh şarap koydu, içti ve koltuğa yayıldı:
Her şey battı.
Nasıl battı?
Hep birlikte yandık. Mehmet bir kafenin internet sitesinde, dört yıl öncesinin fotoğraflarını bulmuş. Lotusta bir gece o partide çekilmiş olanlar… O gün de özellikle çekmeyin diye yok yere rica etmiştik. Ama sitede hepimiz ortadayız! Mehmet de onları görünce yıkıldı. Züleyha boşanmak istiyor. Ben de, senin çok istediğin gibi, muhtemelen oğlunla ayrılıyorum.
Orhan Bey başı döndü, olanları gözünün önünden geçirdi. O fotoğraf karesi İşte böyle tesadüfler gerçek olurmuş!
Güçsüzce yere, Elifin yanına oturdu.
Neden bana geldin?
Biraz kaçmak istedim, gülümsedi Elif, Evde kaos. Alara bakıcıyla. Şarap ister misin?
Onun şarabından koydu.
Verandada yan yana oturup içtiler. Cırcır böceklerinin sesi dışında sessizlik vardı; adeta bir araya getiren tek şeydi.
Her şey senin yüzünden, dedi Orhan Bey sessizce.
Elif başını kaldırmadan kadehi çevirdi.
Evet.
Dayanılacak kadın değilsin.
Aynen öyle.
Mehmete hiç üzülmüyorsun!
Üzülüyorum, ama kendime daha çok.
Sen sadece kendini seversin.
Tartışmıyorum bile.
Birden, Orhan Bey Elifin çenesini tutup kendine döndürdü.
Biliyor musun, ben seni asla sevmedim, fısıldadı.
Biliyorum, dedi Elif.
***
Ertesi sabah Züleyha Hanım, bile bile, affetmeye hazır olarak geri döndü eve. Belki ömründen bir ömür gitmişti, ama hayatını kurtarmak istiyordu. Elif ile Orhan Beyi salonda yan yana, hâlâ uykuluyken buldu.
Kim o? diye uyandı Elif.
Benim, dedi Züleyha kapıdan, karmakarışık hayatına bakarak.
Elif yalnızca gülümsedi. Orhan Bey daha geç uyandı, ancak karısının ardından gitmedi.




