Uzun süre sustum. Söyleyecek bir şeyim olmadığından değil, dişimi sıkıp yutarsam ailede huzur kalır sanıyordum. Gelinim zaten beni ilk günden beri pek sevmez. Başta şaka gibi davranıyordu. Sonra alışkanlığa dönüştü. En sonunda da hayatımızın olağan bir parçası haline geldi.
Evlenirlerken bir annenin yapacağı her şeyi yaptım. Onlara bir oda verdim, eşyalarını ayarladım, yuva kurmalarına yardım ettim. Kendi kendime “Gençler ne de olsa, zamanla alışırlar. Ben sessiz olurum, kenarda dururum” diyordum.
Ama gelin hanım kenarda durmamı bile istemiyordu. Beni hiç olmamış saymak, unutturmak istiyordu anlaşılan.
Her yardım girişimim küçümsemeyle karşılanıyor:
Karışma, senin elinden gelmiyor zaten.
Bırak, ben yaparım düzgün.
Hala öğrenemedin mi?
Sözleri sessizdi güya, ama iğne gibi batıyordu. Bazen oğlumun yanında, bazen misafirlerle, bazen komşulara gösteriş yapar gibi, sanki bana haddimi bildirmeyi hüner sanıyordu. Yüzünde sahte bir tebessüm, sesi de tatlı, ama zehirli.
Ben başımı sallardım. Susardım. Ağlamak istesem bile gülümserdim.
Ama en çok ona değil… Oğlumun hiç tepki vermemesi ağır gelirdi.
Duymamış gibi davranıyordu. Bazen sadece omuz silker, bazen telefonuyla ilgilenirdi. İkimiz baş başa kaldığımızda da diyordu ki:
Anne, takma kafana. O öyle işte boş ver.
“Boş ver”…
Nasıl boş vereyim, kendi evimde yabancı gibi hissetmeye başlamışken?
Bazı günlerde saatleri sayardım, ne zaman dışarı çıkarlar da biraz yalnız kalırım, kendi nefesimi duyarım diye. Gelin hanım bana bir yardımcıymışım gibi davranıyordu, köşe bucakta boynu bükük oturmamı istiyormuşçasına:
Bardağı neden buraya koydun?
Şunu niye çöpe atmadın?
Ne çok konuşuyorsun?
Ben ise… Artık neredeyse hiç konuşmaz olmuştum.
Bir gün çorba yapmıştım. Öyle özel bir şey değil. Tamamen ev işi, sıcacık bir çorba. Birini sevdiğimde ne yaparım yıllardır yemek pişiririm.
Gelin mutfağa girdi, tencereyi açtı, kokladı ve sırıttı:
Bu mu yani? Yine senin köylü yemeklerin. Sağ ol ama gerek yok…
Ve bir cümle daha ekledi, halen kulaklarımda çınlıyor:
Samimi söylüyorum, sen olmasan her şey çok daha kolay olurdu.
Oğlum da masadaydı. Duydu. Çenesinin kasıldığını gördüm, ama yine sustu.
Yüzümü çevirdim, gözyaşlarım görünmesin diye. “Ağlama,” dedim kendime. “Zevkini çıkarma!”
Ama gelin bu kez daha yüksek sesle sürdürdü:
Sadece yüksün! Herkese yük! Bana da, ona da!
Bilmiyorum Bu sefer bende değil, belki de oğlumda bir şey koptu.
Oğlum sandalyeden kalktı. Yavaşça. Gürültüsüz, sessizce.
Sadece dedi ki:
Yeter.
Gelin şaştı.
Ne yeter? sırıttı, bir masumlukla. Sadece doğruları söylüyorum ben.
Oğlum ona yaklaştı, hayatımda ilk defa böyle konuştuğunu duydum:
Doğrusu şu ki, sen annemi aşağılıyorsun. Onun emeğiyle ayakta duran bu evde. Ellerinin emeğiyle büyüdüğüm bu evde.
Gelin bir şey demek istedi, ama oğlum lafını kesmesine izin vermedi.
Uzun süre sustum. Adamlık diye düşündüm. Huzur koruyorum sandım. Ama hayır, sadece çirkin bir şeye izin verdim. Artık buna son.
Gelin sarardı.
Beni değil, onu mu seçiyorsun yani?!
Oğlum ise, bugüne kadar duyduğum en güçlü kelimeyi söyledi:
Ben saygıyı seçiyorum. Bunu gösteremiyorsan, yanlış yerdesin demektir.
O anda evde bir sessizlik oldu, öyle ki hava adeta durdu.
Gelin odasına koştu, kapıyı çarptı ve içeriden bir şeyler söylüyordu ama artık önemi kalmamıştı.
Oğlum bana döndü. Gözleri nemliydi.
Anne beni affet, seni yalnız bıraktım diye.
O an hemen cevap veremedim. Oturdum. Ellerim titriyordu.
Oğlum diz çöküp ellerimi tuttu, tıpkı küçükken yaptığı gibi.
Sen bunu hak etmiyorsun. Kimsenin sana saygısızlık etmeye hakkı yok. Sevdiğim kişi bile olsa.
Ağladım. Ama bu sefer acıdan değil. Hafiflemekten.
Çünkü nihayet biri beni gördü.
Artık engel olarak değil. Yaşlı kadın diye değil. Bir anne olarak. Bir insan olarak.
Evet, çok sustum ama bir gün oğlum benim yerime konuştu.
Ve o gün çok önemli bir şey anladım: Bazen sessizlik huzuru korumaz yalnızca başkasının acımasızlığını saklar.
Sizce ne dersiniz bir anne, huzur olsun diye aşağılanmaya katlanmalı mı, yoksa sessizlik sadece acıyı mı büyütür?




