Gelinim Gece Ansızın Geldiği Gibi Yeni Yıl Gecesi Paramparça Oldu
İtiraf
Kapıda, elinde valizi ve sanki bana lütufta bulunuyormuş gibi bir gülümsemeyle dikiliyordu.
“Yeni Yılı sizinle karşılasam, bir sakıncası yoktur, değil mi?”
Dışarısı zifiri karanlıktı, taksisi çoktan gitmişti; ona ‘hayır’ demek bana canavarlık olurdu.
Ve her şey işte böyle başladı.
Elim kapı kolunda donakaldım. İçimden bir ses: İşte bu Başlıyor.
“İçeri gel…” dedim zorla ve kenara çekildim.
Gelinim bir anda içeri daldı; kabanını silkelerken evimize şöyle bir bakış attı sanki burası onunmuş gibi inceleyici, sahiplenici bir bakış.
“Oo, masa kurmaya başlamışsınız bile! Kardeşim nerede?”
“Duşta.”
“Ha, dinleniyor demek. Ben de üstümü değiştireyim o zaman. Nerede yatacağım?”
Çalışma odası olarak kullandığımız küçücük odayı gösterdim. Yıllardır kiradaydık, bir ev almak için biriktiriyorduk. Evin pek bir özelliği yoktu ama bizim yuvamızdı.
Odaya girdi, ben de mutfağa döndüm. Sadece ikimiz geçireceğimiz, huzurlu, film izleyip ev yemekleriyle dolu bir yılbaşı düşlemiştim. Eşimin en sevdiği salataları hazırlamıştım.
Her şey mahvoldu.
Eşim banyodan çıktı, bir şeylerin ters gittiğini hemen anladı.
“Ne oldu?”
“Misafirimiz var.”
“Ne misafiri?”
“Senin kız kardeşin.”
Eşimin rengi attı.
“Ama biz davet etmemiştik ki”
“Tam olarak.”
Beni teselli etmek için sarılmaya çalıştı, geri çekildim. “Sürpriz yapmış, kötü niyeti yok,” dedi. “Sadece birkaç gün kalacak.”
Ama ben o büyük valizi gördüm.
Birazdan tekrar göründüğünde, çoktan yerleşmişti. Kanepeye rahatça kurulmuş, buzdolabını açıp ne var ne yok bakınıyordu.
Akşam yemeğinde ise sadece o konuştu işinden, insanlardan, kimin ne kadar ‘tutumlu’ olduğundan bahsetti. Bir ara yılbaşı hediyesi olarak kardeşinin ona ne alacağını sordu ve üstü kapalı olarak para istedi.
Ben susuyordum. İçimde fırtınalar kopuyordu.
Geçen yıl birkaç kere ‘ödünç’ para istediğini, hiç geri getirmediğini, her seferinde de ailesine dair mazaretlerle geçiştirdiğini hatırladım.
Gece yarısına doğru, daha fazla insan çağırmayı önerdi, “Böyle sıkıcı oluyor,” dedi.
“Bu bizim evimiz ve bizim kutlamamız,” dedim sonunda.
“Yani ben fazlalık mışım?”
Hayır, fazlalık değildi.
Ama ev sahibi de değildi.
Tartıştık. Göstere göstere odasına kapandı. Eşim ise bana fazla sert davrandığımı söyledi.
Gece yarısına dakikalar kala üçümüz masadaydık. Çam ağacı yanıyor, duvarda saat tikliyordu. Saat tam on iki olduğunda, eşim kadehini kaldırdı.
Ben ise sessiz ama net bir sesle dedim ki:
“İzin istemeden, sadece almaya alışkın olanlara”
Bir sessizlik oldu.
Gelinime baktım, bu defa gözlerimi kaçırmadım.
“Sen izin istemezsin. Sadece gelip alırsın; evimizi, paramızı, zamanımızı, hayallerimizi Ve bunun için teşekkür etmemizi beklersin.”
Ayağa kalktı, yüzü bembeyazdı.
“Yani istemiyorsunuz”
“İstiyoruz, saygı gösterdiğinde. Dayattığında değil.”
Biraz sonra, valizini sürükleyerek çıktı. Kapı kapandı.
Eşim sandalyeye oturdu, başını ellerinin arasına aldı.
“O benim kız kardeşim”
“Ben de senin eşinim,” dedim sakince. “Ve artık susmayacağım.”
Ertesi gün hiç mesaj yoktu. Özür de yoktu. Sadece derin bir sessizlik vardı.
Yeni yıl, hayalimdeki gibi değildi.
Ama ilk defa kendimi küçülmüş ya da suçlu hissetmedim.
Mutluluğun kimlerle masada oturduğunda değil, bazen gerçeği, acıtsa da, açıkça söyleyebilmekte olduğunu anladım.




