Karısını Sevmeyen Bir Adamın Hikayesi: 15 Yıllık Evlilik, Sırlarla Dolu Bir Sonbahar, Ve Hayatın Acı Gerçekleriyle Yüzleşmek – Birbirlerinden Uzaklaşan Kalpler, Sessizce Taşınan Hastalık, Unutulan Sevgi ve Türk Usulü Vedalaşma

O, karısını sevmekten çoktan vazgeçmişti. Hatta nefret ediyordu desek yeridir… Tam on beş yıl aynı çatının altında yaşadılar. Dile kolay, on beş yıl boyunca her sabah onu yanında bulmuştu; ama nedendir bilinmez, son bir yıldır, eşinin bazı huyları batmaya başlamıştı. Özellikle bir tanesi: Daha gözünü açar açmaz kollarını uzatıp, üstelik hâlâ duyarsız gözlerle uykulu bir suratla, Günaydın güneşim! Bugün harika bir gün olacak, demesi. Normal bir laf belki, ama o kemik gibi incecik kolları, o mahmur yüzü adama sinir basıyordu.

Kadın kalkardı yataktan, pencerenin önünden ağır ağır geçer ve birkaç saniye uzaklara bakardı. Sonrasında, geceliğini çıkartır ve banyoya giderdi. Evliliğin başında, adam karısının vücuduna, ona has özgürlüğüne hayrandı. Hatta bazen, bu özgürlük biraz fazla cesur gelirdi. Ve hâlâ kadının fiziği taş gibi olmasına, çıplaklığını görünce içi sinirle dolardı. Bir keresinde süreci hızlandırsın diye hafiften iteklemeyi bile düşündü ama kendini zor tuttu, sadece kaba bir şekilde, Hadi biraz hızlı ol, sıkıldım artık! diye çıkıştı.

Kadın ise, hayatı ağırdan alırdı; çünkü eşi tarafından aldatıldığını, üstüne üstlük o kadını da gayet iyi bildiğini düşünüyor, bunca yıldır sabretmesine rağmen hak etmediği ilgisizliği sineye çekiyordu. Gençlik hevesleri geçmiş, yerini istemeden de olsa kabullenmeye bırakmıştı. Adamın hoyrat tavırlarına, ilgisizliğine, geçmişine dönmek isteyen çabalarına fazla takılmıyor, ama kendi hayatına da burnunu sokturmuyordu.

Bu, kadının bir yılıydı. Çünkü o, bir hastalığın pençesinde, her anı daha anlamlı yaşamanın, her dakikayı didik didik hissetmenin yolunu arıyordu. İlk tepki olarak herkesin içine döküp rahatlamak, acısını bölüştürmek istemişti. Ama en zorunu tek başına atlattıktan sonra, acısını içine gömmeye karar verdi. Günler azaldıkça, kadının içinde dingin, farkında bir bilgelik büyüyordu.

Kendine huzur bulduğu tek yer, köyün kütüphanesiydi. O kütüphaneye gidiş-geliş her gün, bir buçuk saat sürüyordu. Her gün, kitap rafları arasında, yaşlı kütüphanecinin Yaşam ve Ölüm Sırları diye etiketlediği koridorda kendine bir kitap bulur, cevap peşindeymiş gibi dalıp giderdi.

Adam, sevgilisine gitmişti o gün. Orada her şey canlı, sıcak ve sanki kendi evi gibiydi. Üç yıldır buluşuyorlardı ve kadın, onun için bir takıntı olmuştu. Kıskanıyor, kırıyor, kendisi de kırılıyordu… Onsuz nefes bile alamayacakmış gibi geliyordu. O gün, hayatında kesin bir karar aldı: Boşanacağım! Herkesi bu işkenceden kurtarayım, karımı sevmiyorum, sevmekten öte, artık katlanamıyorum. Burası benim yeni hayatım olmalı. Karısına eski duygularını hatırlamaya çalıştı, ama nafile. Sanki ilk günden beri hep sinir olmuştu ona. Cebinden eski bir karı fotoğrafı çıkardı, elinde lime lime edip bir daha geri dönüşü olmadığını kendi kendine ilan etti.

Buluştukları restoran, evlilik yıl dönümlerini kutladıkları, altı ay önce geldikleri yerdi. Kadın erkenden vardı; adam ise önce eve uğramış, boşanma kağıtlarını arıyordu. Sinirden çekmecelerin içini dışına çıkararak arıyordu belgeleri. Bir çekmecede koyu lacivert, ağzı bantlanmış bir dosya buldu. Daha önce hiç görmemişti. Yere çöktü, tek hamlede bandı söktü. İçinde her şeyi beklerdi, fotoğraf bile olsa şaşırmazdı; fakat sayfalarca tahlil sonucu, doktor raporu, sağlık kurumlarının kaşeleriyle doluydu. Hepsinin üzerinde karısının adı ve soyadı…

Şok dalgası vücudunda gezindi, içini çekince buz gibi oldu. “Hasta!” Hemen internete girip hastalığın adını yazdı, ekranda ürpertici bir cümle çıktı: “6 ile 18 ay arası ömür beklentisi.” Tarihlere bakınca, teşhisin üzerinden altı ay geçtiğini fark etti. Sonrasında ne yaptığını pek hatırlamıyor, aklında yankılanan tek cümle: 6-18 ay.

Kadın, restoranda onu kırk dakika bekledi. Telefonuna ulaşamadı, hesabı TL ile ödeyip çıktı. Dışarıda muazzam bir sonbahar günü vardı; güneş tam kararında parlıyor, iliklerine kadar ısıtıyordu insanı. Hayat ne güzel, yeryüzünde, güneşin, ormanın yanında olmak ne şahane, diye geçirdi içinden.

İlk defa hastalığını öğrendiğinden beri kendine acıma duygusu kalbinin en derinine indi. Gizini saklayacak gücü bulmuştu kendinde; kocasına, anne babasına, arkadaşlarına bir şey çaktırmamış, hayatlarını kolaylaştırmak için kendi acısından vazgeçmişti. Zaten, bu hayattan ona sadece bir avuç anı kalacaktı.

Sokakta yürürken insanların gözlerinde ilerideki günlere umutla bakan sevinç pırıltısını gördü. Herkes, Şimdi sonbahar, yakında kış, ama her kışın bir baharı vardır! duygusuyla ilerliyordu. O, bu bir daha o hissi yaşama şansına sahip değildi. İçindeki keder büyüdü, bir sel gibi ağlayarak boşaldı sokaklara…

Adam, evde çılgın gibi volta atıyordu. Hayatında ilk kez o kadar yoğun biçimde hayatın ne kadar kısa olduğunu hissetti. Karısının gençliğini, tanışıp aşık oldukları yılları hatırladı. O zamanlar çok seviyordu. Sanki o on beş yıl hiç yaşanmamıştı ve tüm ihtimaller yeni başlıyordu; umut, neşe, hayat…

Son günlerinde kadının etrafında dönüp, bambaşka bir adam olmuştu. Onun yanından bir an bile ayrılmamış, günlerini gecelerine katmıştı. Gittikçe daha fazla bağlanmış, onu kaybetmekten korkar olmuştu. Ona, Bir ay önce boşanmak isteyen ben değildim, deseler, inanmazdı.

Karısının her gece, onun uyuduğunu zannederken ağlayarak veda etmeye çalıştığını gördü. Kendi vadesinin bilincinde olmanın ne meşakkatli bir azap olduğunu anladı. Umutsuzluğa düşmemek için kadının her umuda tutunuşunu, en saçma hayallere bile sarılışını izledi.

Kadın, iki ay sonra hayatını kaybetti. Mezarlıktan eve kadar yol, onun gönderdiği çiçeklerle doluydu. Tabut toprağa inerken bir çocuk gibi ağladı, sanki bin yıl yaşlanmıştı…

Evde, kadının yastığının altından bir not buldu: Yılbaşında yazdığı bir dilek: Onunla, ömrümün sonuna kadar mutlu olmak. Derler ya, yeni yılda yazılan dilekler gerçek olurmuş. Demek ki doğruymuş, çünkü adam da o yıl şöyle yazmıştı: Özgür olmak.

Herkes, sandığı şeyin aslında tam olarak istediği şey olmadığını yaşayarak öğrendi…

Rate article
Lifequest
Karısını Sevmeyen Bir Adamın Hikayesi: 15 Yıllık Evlilik, Sırlarla Dolu Bir Sonbahar, Ve Hayatın Acı Gerçekleriyle Yüzleşmek – Birbirlerinden Uzaklaşan Kalpler, Sessizce Taşınan Hastalık, Unutulan Sevgi ve Türk Usulü Vedalaşma