Köşkte Fransız Parfümü ve Sevgisizlik Hakimdi. Küçük Elif’in Bildiği Tek Sıcak Eller, Evin Hizmetçisi Nuriye’ye Aitti. Bir Gün Kasadan Para Kayboldu, O Eller de Bir Daha Dönmedi. Yirmi Yıl Sonra Elif, Kucağında Oğluyla ve Boğazında Yanıp Duran Gerçekle Kapıda Duruyor… *** Hamur Ev Gibi Kokardı. Ama O Çocukluğunun Mermer Merdivenli, Kristal Avizeli Konağı Değil—Gerçek, Kendi Hayal Ettiği Ev. Geniş Mutfakta Taburede Oturup, Nuriye’nin Sıcacık, Suyla Kızarmış Ellerinin Hamuru Yoğurmasını İzlerken Kurduğu Ev. “Hamur Neden Canlı?” diye sormuştu beş yaşındaki Elif. “Nefes alıyor da ondan,” demişti Nuriye başını kaldırmadan. “Bak, nasıl kabarıyor? Cennete gideceği için seviniyor. Garip, değil mi? Ateşe gitmeyi kutlamak!” O zaman anlamamıştı Elif. Şimdi biliyordu… — Yirmi Yıl Sonra… Her Şeyini Kaybettikten Sonra, Kucağında Oğlu, Hafızasında Hamur Kokusu ve O Güvenli Ellerle, Elif Yıllar Önce Kovulan Hizmetçi Nuriye’yi Aramaya Geldi: “Nuriye… Ben Geldim. Eve Döndüm.” Çocukluğunda Kaybedilen Sıcaklık, Yıllar Sonra Bir Anadolu Köyünün Mütevazı Mutfak Masasında, Isleğiyle Yoğrulan O Hamur, O Eller, O Koşulsuz Sevgiyle Tekrar Bulunur. Bazen Eve Dönmek İçin Bütün Kaybolmak Gerekir. Ne Paranın, Ne Konağın, Ne Şatafatın, Sadece Bir Kadının Emeği ve Sevgi Dolu Ellerinin Yarattığı Gerçek Yuvanın Hikâyesi… Kalbin Hatırası Garip Bir Şeydir: Tarihleri, Yüzleri Unuturuz, Ama Annemin Poğaça Kokusunu Ölümümüze Kadar Unutmayız. Bazen Sadece Bir Hamur Kokusuyla Yeniden Kendini ve Evini Bulmak İçin Bütün Bir Hayat Gerekir…

Konağın içinde Fransız parfümleri ve sevgisizliğin ağır kokusu yankılanıyordu. Küçük Elif sadece bir çift sıcak eli tanıyordu hizmetçi Şerifenin ellerini. Ama bir gün kasadan para kayboldu ve o eller sonsuza kadar yok oldu. Aradan yirmi yıl geçti. Şimdi Elif, kucağında çocuğuyla kapıda duruyor ve boğazındaki gerçeğin acısı onu yakıyor…

***

Hamur kokusu evin içini sarıyordu.
Ama çocukluğunun mermere gömülmüş, devasa avizelerle süslü evinin değil. Gerçek evin. Salonunda büyük bir sobanın yanıp ışık saçtığı, Şerifenin ellerinin suya bulanıp kızardığı, geniş mutfağın içine yayılan o sıcaklığı hayal ettiği evin kokusu…

Hamur neden canlı, Şerife abla? diye sorardı beş yaşındaki Elif.
Nefes alıyor ya ondan, derdi Şerife, yoğurmaktan gözünü ayırmadan. Bak bak, nasıl kabarıyor! Sobaya girecek, onun için seviniyor bu. Garip, değil mi? Ateşe seviniyor.

O zaman anlamazdı Elif. Şimdi anlıyordu.
Kırık dökük bir köy yolunun kenarında durmuş, dört yaşındaki oğlu Mehmeti sıkıca sarıyor, etraflarındaki gri kış sessizliğine kulak veriyordu. Otobüs çekip gitmiş, onları ayazın ortasında bırakmıştı; şimdi etrafta sadece köyün gök gürültüsü gibi sessizliği vardı. Kar üstünde uzaktan gelen adımların gıcırtısı bile duyulacak kadar sessizdi.

Mehmet hiç ağlamıyordu. Son altı ayda neredeyse ağlamamayı öğrenmişti zaten. Sadece o kocaman, yaşının üstünde ciddi gözleriyle bakıyor; Elif her bakışta ürperiyordu. Tıpkı Burakın gözleri. Onun çenesinin çizgisi. Konuşmayan, içinde bir şeyler saklayan hali.

Düşünme onu. Şimdi değil.

Anne, üşüyorum.
Biliyorum yavrum. Birazdan bir yer bulacağız.

Elif adresi bilmiyordu. Hatta Şerife hayatta mıydı, ondan bile emin değildi aradan yirmi yıl geçmişti, koca bir ömür. Hatırında kalan sadece şu cümleydi: Köy: Çamlıyayla, Kastamonu. Bir de hamur kokusu. Sırf yere bakarak başını okşayan, o tek çift eli hissetmenin huzuru.

Yol eğri büğrü çitlerin önünden geçiyordu. Bazı pencerelerde soluk sarı ışıklar yanıyordu az, ama gerçek. Elif, bacakları daha fazla taşımayınca, Mehmetin ağırlığıyla bitkin düşüp ilk evin önünde durdu. Kapıdan içeriye girdi. İki basamaklı ahşap bir merdiven, karla örtülmüş. Kapı eski, boyası kabuk kabuk olmuş. Elif usulca vurdu.

Sessizlik.
Sonra sürünen bir ayak sesi, demir sürgünün sesi. Ve o ses! Eskimiş, çatallı, yine de bir bakışta tanınan:

Kim o, böyle bir saatte?
Kapı açıldı.

Eşiğin önünde birbirine binmiş kazakları üstünde, basma gecelikli küçücük bir yaşlı kadın duruyordu. Yüzü bir fırın elması gibi buruş buruş. Ama gözleri… O gözler. Soluk, mavimsi, hâlâ canlı.

Şerife abla…
Kadın donup kaldı. Sonra elini, o emekle yoğrulmuş parmaklarından oluşan eli yavaşça uzattı ve Elifin yanağına dokundu.

Aman Allahım… Elifçik?

Elifin dizleri çözüldü. Bir kolunda oğlunu, diğer kolunda yirmi yılın yüküyle, söyleyecek söz bulamadan gözyaşlarına boğuldu.

Şerife hiç soru sormadı. Nereden geldin, neden geldin, ne oldu? demedi. Sadece, kapıdaki eski paltosunu Elifin omuzlarına attı ve Mehmeti usulca kucağına aldı Mehmet hareket etmedi bile, sadece baktı ve sımsıkı sarıldı.

İşte geldin yavrum, dedi şefkatle. Hadi içeri gir. Üşüdünüz…

***

Yirmi yıl…
Bir imparatorluk kurmaya, yıkmaya; anadilini unutmaktan ana-babayı gömmeye dek her şeye yeterdi. Aman, Elifin ailesi hâlâ yaşıyordu ama artık, kiralık evin eşyası kadar yabancıydılar.

Küçükken, evlerini dünyanın merkezi sanırdı dört kat mutluluktan ibaretti sanki. Şömineli salon, babasının sigara kokan katı çalışma odası, kadife perdeli annesinin odası, bir de aşağıda, nemli bodrumda, mutfak. Orası Şerifenin krallığıydı, Elifin sığınağı.

Elifciğim, burada durma, uyarırdı dadı ve mürebbiye. Yukarıda annene git.

Ama annesi yukarıda hep telefondaydı. Arkadaşlar, iş ortakları, sevgililer Elif bunun ne demek olduğunu bilmiyordu, ama bir yanlışlık hissediyordu hep. Annemin kahkahasının ardında bir eksiklik, babasının gelişiyle yüzündeki gölgenin değişmesi…

Ama mutfakta her şey yolundaydı. Şerife, onu yamuk yumuk hamur börekleri yapmayı öğretirdi. Hamurun kabarmasını, Şş, Elifçik, sessiz ol, yoksa kızar, sönüverir, diye beklerlerdi. Yukarıda sesler yükseldiğinde, Şerife onu dizine oturtup eski bir köy türküsü mırıldanırdı çoğu zaman sözleri olmayan, sadece sesin sıcaklığında kaybolan.

Şerife abla, sen benim annem misin? diye sormuştu altı yaşındayken bir gün.
O nasıl laf, hanımefendi. Ben hizmetçinizim sadece.
Ama ben seni annemden daha çok seviyorum…

Şerife bir süre susmuş, Elifin saçlarını okşamış, kısık, titreyen sesle şunları demişti:
Sevginin kuralı yoktur ki. Gelir, çöreklenir. Sen anneni de seviyorsun, başka türlü…

Elif seviyordu ama o anda, çocuk kalbiyle bildiği gerçekti bu annesini başka türlü… Anne güzeldi, önemliydi, ona elbiseler alır, Parise götürürdü. Ama Elif ateşler içinde hasta olunca yanında oturan hep Şerifeydi. Elini alnında gezdirerek sabahlara kadar başında beklerdi.

Sonra o akşam oldu.

***

Seksen bin lira, duymuştu Elif, aralık kapıdan. Kasada vardı, koyduğumu da biliyorum.

Belki harcadın, unuttun?
Burak!
Babasının sesi uzaktan, yorgun ve küskün:

Peki, kim girdi kasaya?

Şerife temizlik yaptı odada. Kodu biliyor, ben söylemiştim, görüyorsun.

Bir süre sessizlik. Elif koridorda, duvara yapışmış, içindeki bir şeylerin paramparça olduğunu hissediyordu.

Annesi hasta, dedi babası. Tedavi pahalı. Geçen ay avans istemişti.
Vermedim.
Neden?
Çünkü o bir hizmetçi, Burak. Her hizmetçi isteyene para versek, her anne, her baba için…
Sema.
Ne var Sema? Sen de görüyorsun işte. Paraya ihtiyacı vardı, kasaya erişimi vardı…

Emin değiliz.

Polise mi vereceksin? Rezalet mi çıksın? Herkes bizim evde hırsızlık oldu diye mi konuşsun?

Sessizlik. Elif gözlerini kapadı. Dokuz yaşındaydı; olanı anlayacak kadar büyük, ama değiştiremeyecek kadar küçüktü.

Sabah Şerife eşyalarını topladı.

Elif kapı aralığından izledi üzerinde ayıcık desenli pijaması, çıplak ayakları ile soğuk döşemenin üstünde dikiliyordu. Şerife, eski çantasında birkaç parça giysi, terlik ve başucunda hep duran Yusuf Peygamberin ikonunu özenle yerleştirdi.

Şerife abla…
Kadın döndü. Yüzü sakindi ama gözleri kıpkırmızı, şişmişti.

Elifçik. Uyumadın mı sen?
Gidiyor musun?
Gidiyorum, güzelim. Anam hastalandı.
Peki ya ben?

Şerife dizlerinin üstüne çöktü, göz göze geldiler. Onun kokusu hep hamur, hep ev gibiydi.
Büyüyeceksin Elifçik. Güzel bir insan olacaksın. Belki bir gün köyüme gelirsin, misafirim olursun. Çamlıyayla, unutma.
Çamlıyayla.
Aferin sana…

Alnından bir öpücük kondurdu çabucak, hırsız gibi sonra gitti.
Kapı kapandı, kilit döndü. Ve o hamur, o sıcak, o ev kokusu bir daha dönmemek üzere kayboldu.

***

Küçükçe bir köy evi.
Bir oda, köşede soba, üzeri muşambalı eski bir masa, perdelerin ardında iki yatak. Duvarda, eskiden yanından hiç ayırmadığı Yusuf Peygamber ikonası, zamandan kararmıştı.
Şerife koşturuyordu çaydanlığı ateşe koydu, mahzenden reçel getirdi, Mehmete yatak ayarladı:

Otur, kızım. Yerde hak aranmaz derler; ısın bakayım, sonra konuşuruz.

Elif oturamadı. Konakta büyümüş, servetten gelmiş birinin böyle yoksul, ıssız bir odada hissettiği şey bambaşkaydı. Huzur.
Yıllardır hissetmediği bir dinginlik sarmıştı içini, gerilmiş bir tel gibi olan her şey aniden gevşemişti.

Şerife abla, dedi ve sesi titredi, Beni affet.
Neyin affı kızım?
O zaman… seni savunamadığım için. Yirmi yıl sustuğum için. Her şey için…

Elif durakladı. Nasıl denirdi? Nereden başlanır?

Mehmet uyuyakalmıştı. Şerife karşısında, çay bardağını ellerinin arasında tutarak bekliyordu.
Ve Elif anlattı.
Şerife gittikten sonra evin tamamen başka biri olduğundan… Annesiyle babasının iki yıl sonra boşanıp babasının batık işleri yüzünden her şeylerini kaybettiklerinden. Annesinin Almanyada başka bir adamla yeni hayat kurduğunu, babasının bir sene sonra yalnızlık ve çaresizlikten öldüğünü, Elifin tek başına kaldığını…

Sonra Burak çıktı karşıma, dedi başını yere eğerek. İlkokuldan arkadaşımdı. Evimize gelirdi. Hatırlıyor musun? Zayıf, yaramaz bir çocuktu, hep çikolata çalardı kasenin içinden.
Şerife başını salladı.
Bilirim o çocukçuk.
Sanmıştım ki, sonunda… Benim ailem oldu. Gerçekten kendi ailem. Fakat… O bir kumarbazmış Şerife abla. Hem de her şeye kumar oynayan cinsten. Hiçbir şey hissettirmedi bana. Gerçek ortaya çıkınca çok geçti. Borçlar, alacaklılar, Mehmet de…

Sustukça sobalı odanın çıtırtısı duyuldu, lamba titredi.

Boşanmak istediğimi söyledim. O da itiraf edeceğim dedi. Kendisini affedeceğimi sandı. Dürüstlüğünü takdir edeceğimi düşündü…
Neyin itirafı kızım?

Elif gözlerini kaldırdı.
O parayı o çalmış. O zaman, kasadan. Kodun nasıl olduğunu öğrenmiş, misafirliğe geldiğinde. Kumar borçlarına yetmemiş, seni suçlu yaptılar.

Sessizlik.
Şerife başını kaldırmadı. Yüzü ok gibi keskin, elleri bardakta beyazlamıştı.
Affet, Şerife abla. Yeni öğrendim. Seni öyleca suçladıklarını anlamıyordum…

Dur, dedi Şerife, Hiçbir suçun yok.
Ama, senin annen… O hastaydı, tedaviye ihtiyacı vardı…
Annem bir yıl sonra rahmetli oldu. Allah rahmet eylesin. Ben mi? Bahçem var, bir keçi, iyi komşularım. Çok şeye ihtiyaç yok.

Ama seni… hırsız diye kovdular!
Biliyor musun, bazen yanlış yol insanı doğruya götürür. O gün çıkarılmasaydım annemi son bir yıl görmeden kaybedecektim. Yanında oldum. En kıymetli yıldı o.

Elif sustu. İçindeki utanç, acı, sevgi ve minnet birbirine karışmış, yüreği yanıyordu.

Kızdım mı? Şerife devam etti. Elbette kızdım. Çok gücüme gitti. Hele bir lokma hakkım olmadan… Ama sonra… Zaman geçti, içine dert gütmeyince insan yaşar. Ben yaşadım, bağışladım. Küsmeden, taşımadan…

Elifin ellerini kendi nasırlı ellerinin arasında aldı.

Bak geldin. Oğlunla geldin. Yalnızca bana, şu yaşlı kadına. Demek ki sevmiş, unutmamışsın. Ondan değerli ne var ki? Parayla alınamayacak tek şey bu.

Elifin gözyaşları şıpır şıpır döküldü, gizlice değil, çocukça, kendini kaybedercesine Şerifenin omzuna yaslanıp ağladı.

***

Sabah Elifi bir koku uyandırdı:
Hamur kokusu.
Yanında yayılan Mehmet mışıl mışıl uyuyordu. Perde arkasında Şerife bir şeyler karıştırıyor, gazete sesi, tepsi sesi geliyordu.

Şerife abla?
Kalk bakayım kızım, börekler soğuyacak.

Elif, rüyada gibi çıktı perdeden. Masanın üstünde eski bir gazetenin üzerinde o çocukluktan hatırladığı börekler… Kıvrık, el oyalı. O kadar ev kokuyordu ki burnu sızladı.

Biliyor musun, merkezde kütüphaneye yardımcı arıyorlar, dedi Şerife, çaydanlığı dökerken. Az maaş, ama masrafsız. Mehmeti anaokuluna veririz. Oranın yöneticisi Şadiye Hanım, iyi insandır. Gerisi gelir.

O kadar doğal ve sahici söylüyordu ki sanki tüm bu meseleler hiç yokmuş gibi.

Şerife abla, ben… Ben kimim ki? Onca yıl olmuş. Sen…

Ne ben?

Beni nasıl kabul ediyorsun? Sorgusuz, sualsiz?

Şerife ona baktı; ta çocukluğunda kalmış o sevgi dolu bakışla.

Hani bana demiştin, hamur neden yaşar diye?

Çünkü nefes alır…

Aferin. Sevgi de öyle işte. Nefes alır, yaşar. Kovamazsın, atamazsın. Bir kere yer tutarsa gitmez, ister yirmi, ister otuz yıl bekle…

Bir börek uzattı önüne, yumuşacık, sıcak, elmadan dolu.

Ye, kızım. Çok zayıflamışsın…

Elif ısırdı ve uzun zaman sonra ilk defa gülümsedi.

Dışarda gün ağarıyordu. Kar taneleri güneşin ilk ışıklarıyla parlıyordu. Dünya koca, adaletsiz dünya bir anlığına iyileşti sanki. Tıpkı Şerifenin börekleri gibi. O eller gibi. Satın alınmayan, satılmayan sevgi gibi.

Mehmet uykulu halde kalktı:

Anne, çok güzel kokuyor…

Şerife nine yaptı oğlum.

Niiine? söz yeniymiş gibi ağzında döndürdü. Sonra Şerifeye baktı. Kadıncağız sevgiyle gülümsedi, yüzündeki çizgiler iyice belirdi.

Nine, dedi Mehmete. Gel bakayım, birlikte yiyeceğiz.

Mehmet sessizce oturdu, yemeye başladı. Aylar sonra ilk kez güldü; Şerife ona hamurdan komik adamlar yapmayı gösterdiği için.

Elif baktı onlara oğluna, bir zamanlar anne bildiği kadına işte düşündü: Ev bu demek. Ne duvarlar, ne mermerler, ne avizeler. Sadece sıcak eller. Sadece hamur kokusu. Sadece o dünyada bulamadığın, karşılığı olmayan sevgi.

O sevgi ki parayla alınmaz. O sevgi ki hiçbir zaman kaybolmaz. Öylece var olur… Bir kalp atmaya devam ettikçe.

Garip bir şey kalbin hafızası. Tarihleri, yüzleri, koca yılları unuturuz ama annenin börek kokusunu ömrümüzce hatırlarız. Çünkü sevgi akılda değil, kalpte yaşar. Ne zamana, ne kırgınlığa yenilmez. Bazen her şeyi kaybedersin de evini, mevkiini, gururunu eve, o bekleyen ellere geri dönmenin yolunu yeniden bulursun.

Rate article
Lifequest
Köşkte Fransız Parfümü ve Sevgisizlik Hakimdi. Küçük Elif’in Bildiği Tek Sıcak Eller, Evin Hizmetçisi Nuriye’ye Aitti. Bir Gün Kasadan Para Kayboldu, O Eller de Bir Daha Dönmedi. Yirmi Yıl Sonra Elif, Kucağında Oğluyla ve Boğazında Yanıp Duran Gerçekle Kapıda Duruyor… *** Hamur Ev Gibi Kokardı. Ama O Çocukluğunun Mermer Merdivenli, Kristal Avizeli Konağı Değil—Gerçek, Kendi Hayal Ettiği Ev. Geniş Mutfakta Taburede Oturup, Nuriye’nin Sıcacık, Suyla Kızarmış Ellerinin Hamuru Yoğurmasını İzlerken Kurduğu Ev. “Hamur Neden Canlı?” diye sormuştu beş yaşındaki Elif. “Nefes alıyor da ondan,” demişti Nuriye başını kaldırmadan. “Bak, nasıl kabarıyor? Cennete gideceği için seviniyor. Garip, değil mi? Ateşe gitmeyi kutlamak!” O zaman anlamamıştı Elif. Şimdi biliyordu… — Yirmi Yıl Sonra… Her Şeyini Kaybettikten Sonra, Kucağında Oğlu, Hafızasında Hamur Kokusu ve O Güvenli Ellerle, Elif Yıllar Önce Kovulan Hizmetçi Nuriye’yi Aramaya Geldi: “Nuriye… Ben Geldim. Eve Döndüm.” Çocukluğunda Kaybedilen Sıcaklık, Yıllar Sonra Bir Anadolu Köyünün Mütevazı Mutfak Masasında, Isleğiyle Yoğrulan O Hamur, O Eller, O Koşulsuz Sevgiyle Tekrar Bulunur. Bazen Eve Dönmek İçin Bütün Kaybolmak Gerekir. Ne Paranın, Ne Konağın, Ne Şatafatın, Sadece Bir Kadının Emeği ve Sevgi Dolu Ellerinin Yarattığı Gerçek Yuvanın Hikâyesi… Kalbin Hatırası Garip Bir Şeydir: Tarihleri, Yüzleri Unuturuz, Ama Annemin Poğaça Kokusunu Ölümümüze Kadar Unutmayız. Bazen Sadece Bir Hamur Kokusuyla Yeniden Kendini ve Evini Bulmak İçin Bütün Bir Hayat Gerekir…