Geç Kalmadan: Natalya bir elinde ilaç poşeti, diğerinde tıbbi dökümanlarla annesinin evinin kapısını kapatmaya çalışırken anahtarları düşürmemeye gayret ediyordu. Annesi inatla tabureye oturmamıştı, ayakta duramasa da. — Ben hallederim, — dedi annesi, poşete uzanarak. Natalya hafifçe, bir çocuğu ocaktan uzaklaştırır gibi omuzuyla engelledi. — Şimdi oturacaksın. Lütfen tartışma. Bu tonu kendinde sıkça yakalardı. Her şey darmadağın olurken en azından düzeni sıkı tutmak gerektiğinde çıkardı ortaya: belgelerin yeri, ilaç saatleri, kime ne zaman aranacak… Annesi bu tona kırılırdı ama ses etmezdi. Bu kez sessizlik daha ağırdı. Baba oturma odasında, pencere kenarında gömleğiyle, elinde kumanda, ama televizyonu kapalı, camın ötesine bakıyordu sanki. — Baba, — diye yaklaştı Natalya. — Doktorun yazdığı ilaçları getirdim. Bir de Tomografi için sevk var. Yarın sabah gidiyoruz. Babası başını usulca salladı, sanki evrak imzalıyor gibi dikkatliydi. — Gerek yok, — dedi, — ben giderim. — Sen tek başına mı gideceksin, — dedi annesi, sesini hemen yumuşatarak. — Ben de geliyorum. Natalya yine söylemek istedi annesinin hastaneye dayanamayacağını, tansiyonunu, yattığını ama belli etmediğini. Ama sustu. İçinde bir öfke kıpırdadı: Niye her şey yine onda, niye kimse olduğu gibi kabullenmiyor, gerekeni yapmıyor? Masaya evrakları yaydı, tarihleri kontrol etti, geçen hafta yapılan tahlilleri zımbaladı ve yine “sorumlu” rolüyle gelen yorgunluğu hissetti. Kırk yedi yaşındaydı, kendi ailesi, işi, oğlunun kredisi vardı, ama hep bir şey olunca ailenin başı o oluyordu, kimse seçmemiş olsa da. Telefon çaldı, Natalya poliklinik numarasını gördü. Mutfakta kapıyı çekerek açtı. — Natalya Hanım? — genç, resmî bir ses. — Ben onkoloji doktoruyum. Biyopsi sonuçlarına göre… “Biyopsi” kelimesini Natalya artık duymuştu, ama yine de her seferinde yabancı, kendilerine ait değilmiş gibi geliyordu. — …kanser ihtimali var. Acil ileri tetkik gerekli. Kolay değil biliyorum, ama zaman önemli. Natalya masanın köşesinden tutunmasa oturacaktı. Başında, istemediği görüntüler belirdi: koridorlar, serumlar, annesinin örtülü sırtı… Odadaki babasının öksürüğünü duydu ve o öksürük bir anda kanıt oldu. — Şüphe… — dedi tekrar. — Yani kesin değil ama… — Yüksek ihtimalden söz ediyoruz. Ertelemeyin, — dedi doktor. — Yarın erken saatte belgelerinizle gelin, kayıtsız alırım. Natalya teşekkür edip kapattı, birkaç saniye ocağa, kapalı gözle bakar gibi baktı, ne yapacağının tarifi orada var mı diye. Odaya dönünce annesi hemen sordu: — Ne oldu? Söyle. — Kanser şüphesi. Acil dediler. Annesi oturdu. Babasının yüzünde bir değişiklik olmadı, sadece kumandayı biraz daha sıkı tuttu. — Demek ki, — dedi babası sessizce. — Bu da oldu. Natalya, “Öyle deme”, “Daha belli değil” demek istedi ama söyleyemedi. Ailede pek çok şeyin, korkulan kelimeleri yüksek sesle söylememekle kırılgan dengeye tutunduğunu idrak etti. Şimdi kelime söylenmişti, duvarlar incelmişti. … Gecikmeden: Bir Türk Ailesinin Hastalıkla Sınavı, Kardeşlik ve Affetme Mücadelesi

Daha Her Şey Bitmeden

Gülseren bir elinde ilaç poşeti, diğer elinde rapor dosyası, cebinden anahtarları düşürmemeye uğraşarak annesinin evinin kapısını kapatmaya çalışıyordu. Anne kapıda dimdik duruyordu; tabureye oturmamakta direniyordu, oysa bacakları tir tir titriyordu.

Ben hallederim, dedi annesi, poşete uzanırken.

Gülseren, onu hafifçe omuzuyla kenara itti, tıpkı bir çocuğu ocaktan uzaklaştırır gibi, nazik ama kararlı:

Otur şimdi, söz yok, dedi.

Kendisindeki bu tonu iyi biliyordu. Her şey dağılıyorken en azından evrakları, ilaç saatini ve aramaları topluca tutmak gerektiğinde çıkıyordu bu ton ortaya. Annesi bu tavrına kızardı ama susardı da; bugün o suskunluk daha ağırdı.

Odadaki babası pencere kenarında, evdeki eski gömleğiyle ve elinde televizyon kumandasıyla oturuyordu; ancak televizyon kapalıydı. Babasının bakışları sokakta değil, camın ardında sanki başka bir kanalı izliyordu.

Baba, dedi Gülseren yaklaşıp. Doktorun yazdığı ilaçları getirdim. Bu da tomografi için sevk, sabah birlikte gidiyoruz.

Babası başını usulca salladı, sanki resmi bir belgeye imza atar gibi.

Gerek yok kızım, dedi. Ben giderim.

Tabii ki sen gideceksin, diye annesi hemen atıldı; sonra kendi sesinden korkmuş gibi yumuşadı: Ben de seninle geleceğim.

Gülseren, annesinin beklemede uzun süre dayanamayacağını, tansiyonu çıkınca yine kimseye çaktırmadan uzanıp kalacağını biliyordu. Bir şey demedi ama içinde öfke kıpırdadı: Neden yine bana kaldı her şey, neden kimse olması gerektiği gibi davranamıyor?

Evrakları masanın üstüne serdi; tarihleri tekrar kontrol etti, geçen haftadan kalan tahlil sonuçlarını dosyaya zımbaladı. Sorumluluk sahibi misyonunun o tanıdık yorgunluğunu tekrar iliklerinde hissetti. Kırk yedi yaşındaydı, kendi ailesi, işi, oğlunun kredi borcu vardı ama ailede bir şeye ihtiyaç olunca, kimse ona yetki vermese de sorumluluk ona düşüyordu.

Telefonu çaldı; ekranda sağlık ocağının numarası yazıyordu. Mutfakta kapıyı hafifçe aralayarak cevap verdi.

Gülseren Hanım? genç, kibar bir ses. Ben Onkoloji Uzmanı. Biyopsi sonuçlarını aldık

Biyopsi kelimesine artık alışkın olsa da, hâlâ her seferinde yabancı ve sanki onların hayatından uzak geliyordu.

maalesef kötü huylu bir süreçten şüpheleniyoruz. Hemen ileri tetkikler gerekiyor. Zaman çok önemli

Bir anda hastane koridorları, serum şişeleri, yabancı yüzler, annesinin eşarbının ucuyla sırtı canlandı gözünde. O sırada babasının odadan gelen öksürüğü de sanki her şeye kanıttı.

Şüpheleniyorsunuz yani, kesinleşmedi ama

Yüksek bir olasılık söz konusu, dedi doktor. Ertelemeden sabah evraklarla birlikte gelin, sizi sıra bekletmeden alırım.

Gülseren telefonu kapattı, bir süre ocağa, kapalı ocak gözüne baktı. Sanki ne yapması gerektiği orada yazıyordu.

Odaya döndüğünde annesi yüzüne bakıyordu.

Ne oldu, söyle, dedi annesi.

Onkolojiden şüpheleniliyor, hemen bakılması gerekiyormuş, dedi Gülseren. Sözleri kuru ve kısaydı.

Annesi yavaşça oturdu, babasının yüzünde bir değişiklik olmadı ama kumandayı öyle bir sıkmıştı ki parmak kemikleri beyazlamıştı.

Demek yaşadık bunu da, dedi babası kısık sesle.

Gülseren, öyle deme, daha kesinleşmedi diyemedi. Boğazı düğümlenmişti. Şimdiye kadar ailede hiçbir zaman korkutan kelimeleri yüksek sesle söylememişlerdi. Şimdi o kelime duyuldu ve duvarlar inceldi.

Akşam eve döndü ama yatamadı. Kocası uyuyordu, oğlu odasında biriyle mesajlaşıyordu. Gülseren ise mutfakta hangi evrak götürülecek, hangi tahliller yeniden verilecek, kim aranacak diye liste yapıyordu. Kardeşini aradı.

Serhat, dedi sesi titremeden. Babada şüphe var, sabah hastaneye gideceğiz.

Neyden şüphe, dedi Serhat, duymamış gibi.

Kanserden.

Uzun bir sessizlik oldu.

Yarın gelemem, dedi sonunda kardeşi. İşe gitmem lazım, vardiyam var.

Gözlerini kapadı Gülseren. Gerçekten işi olduğunu biliyordu, öyle kolayca çıkamazdı. Ama içindeki eski kırgınlık yine kabardı: Serhat hep yapamam diyordu, Gülseren ise nedense hep yapabiliyordu.

Serhat, işin değil bu konu, baba ile ilgili, dedi ve sesi titredi.

Akşam uğrarım, dedi kardeşi apar topar. Bilirsin

Biliyorum, diye kesti sözü Gülseren. Korkunca kaybolmayı iyi bilirsin.

Dediğine pişman oldu hemen. Kardeşi sustu, derin bir nefes aldı.

Yeter ama, dedi. Her şeyi kontrol ediyorsun, sonra gelip bana hesap soruyorsun.

Telefonu kapattıktan sonra göğsünde kocaman bir boşluk hissetti. Buzdolabının motoru çalışıyordu, dinlerken düşündü: Şimdi zamanı değil kim haklı, kim haksız diye kavga etmenin. Ama böyle anlarda bütün eski meseleler ortaya dökülüyordu.

Ertesi sabah üçü birlikte hastaneye gittiler. Gülseren direksiyondaydı, annesi yanında, babası arkada. Baba kıymetli bir şeymiş gibi dosyayı elinde sımsıkı tutuyordu.

Kayıtta başvuru belgelerini doldurdu, kimlik, SGK, sevk, hepsini çıkarıp gösterdi. Annesi yardım etmeye çalıştı ama soyadı ve tarihleri karıştırdı. Babası kenarda duruyor, koridordaki diğer insanlara, başı tüysüz adamlara, renkleri solmuş yüzlere bakıyor ve o bakışlarında acımadan çok tanışıklık vardı.

Gülseren Hanım, buyurun, diye çağırdı hemşire.

Doktor hızlı hızlı kağıtları çevirdi. El hareketlerinden durumun ciddiyetini anlamaya çalıştı Gülseren. Kelimeler sakindi ama “agresif”, “evre”, “kesinleştirmek lazım” gibi cümlelerin ucunda çengeller vardı. Babası dik oturuyordu.

Tahlillerin bir kısmını tekrarlayacağız, dedi doktor. Ayrıca yeniden biyopsi lazım. Numune yetersiz olabilir.

Kesin emin değil misiniz, diye sordu Gülseren.

Tıpta bir şey yüzde yüz denmez, sonuç almadan olmaz, dedi doktor. Yine de ciddiymiş gibi davranmak zorundayız.

Bu cümle “şüphelenmekten” daha sarsıcıydı. Zamana karşı yarış modu açılmıştı. Tüm hayat, planlar, yorgunluk gündemden düşmüştü.

Sonraki günler birbirine karıştı: Sabahlar telefonlar, kayıtlar, hastane yolları; gündüz beklemeler, imzalar, kağıt işleri; akşam annesinin mutfağında sadece program konuşuyormuş gibi yapan üç insan.

İzin alırım işten, dedi Gülseren ikinci akşam, çorba tabaklarına servis yaparken. İşler bir şekilde hallolur.

Gerek yok, dedi babası. Senin de kendi evin var.

Baba, dedi Gülseren, şimdi gurur zamanı değil.

Annesinin alt dudağı titriyordu. Hep güçlüydü annesi; 90larda babası işsiz kalınca, Gülseren boşanınca, Serhat çocukken sorun çıkarınca hiç ağlamamıştı. Sonra kimse ona “Sen nasılsın?” diye de sormamıştı.

İstemiyorum ki sizin demeye başladı annesi ama sustu.

Ne istemiyorsun, diye baktı Gülseren.

Sonra birbirinize kırılıp affetmemenizi istemiyorum, dedi annesi kaşığı sıkarak.

Birçok kırgınlığın aslında isim verilmeden bırakıldığını biliyordu Gülseren ama yine sustu.

O gece uyuyamadı. Kocasının nefesini dinledi, babasının yaşlandığını düşündü. Birden, küçükken babasının ona bisiklet sürmeyi öğrettiği günü hatırladı: seleyi tuttuğu sürece düşmekten korkmamıştı. Şimdi seleyi değil, tüm evi tutuyormuş gibi hissetti.

Üçüncü gün Serhat eve geldi sonunda. Elinde bir poşet meyveyle ve suçlu bir gülümsemeyle kapıdaydı.

Merhaba, dedi, ama Gülseren içinde aniden öfkelendi. Gülümsemek için fazla ciddiydi zaman.

Merhaba, dedi o da kuru kuru.

Mutfakta otururlarken annesi elma doğramaya başladı, babası sessizdi. Serhat işten, müşterilerden bahsederek ortamı yumuşatmaya çalıştı.

Serhat, dedi Gülseren dayanamayarak. Ne yaşandığının farkında mısın?

Farkındayım, dedi kardeşi bir anda sustu. Salak değilim.

O zaman neden dün gelmedin? Neden her zaman sana en uygun yolu seçiyorsun?

Serhat bir anda kireç gibi oldu.

Birinin para kazanması lazım, dedi. Senin her şeyin planlı, düzenli, ben öyle değilim

Ee? Sen de artık büyüdün Serhat. On dokuz yaşında değilsin.

Babası hafifçe elini kaldırdı.

Yeter, dedi kısık sesle.

Ama Gülseren kendini tutamadı. Babasına endişe, annesine-kardeşine yılların birikmiş öfkesi karışmıştı.

Zor zamanlarda hep yoktun, annem hastalandı, babam babam içki içtiği dönemleri hatırlıyorsun, yine yoktun. Ben kaldım.

Annesi bıçağı kesme tahtasına bıraktı.

Eskiyi açmayın artık, dedi. O zaman geçti gitti.

Geçmedi, dedi Gülseren. Sadece üstünü örttük.

Serhat yumruğuyla masaya vurdu.

Sanıyorsun ki burda kalmak kolay mıydı? Sen başrolü, kahramanlığı seversin, sonra da bundan insanlara kızarsın.

Bu sözler Gülserene çok dokundu, gerçek payı vardı. Hep ihtiyaç duyulan olmuştu. Bu ona hem ağır hem tatlı bir his veriyordu.

Nefret etmiyorum, dedi ama kendi de inanmadı.

Babası kalktı. Ağır ağır, sanki her hareketi bir karardı.

Benim hiç mi gözüm yok sanıyorsunuz? dedi. Paylaşıyorsunuz beni, sanki mal gibi. Oysa ben

Sözünü tamamlayamadı. Annesi ona yaklaşıp elini tuttu.

Söyleme, dedi annesi usulca.

Gülseren ilk defa babasını baba olarak değil, hastane koridorunda teşhis bekleyen, korkusunu gizleyen bir adam olarak gördü. Utandı.

Masanın üstündeki telefon titredi. Laboratuvardan arıyorlardı.

Efendim? dedi Gülseren.

Gülseren Hanım, dedi yorgun bir ses. Laboratuvar görevlisiyim. Tahlillerde barkod hatası olmuş. Şu anda inceliyoruz ama babanızın sonuçları karışmış olabilir.

Bir an anlayamadı. Hata ve karıştı kafasında oturmadı.

Nasıl yani, dedi. Ne demek karıştı?

Barkodlar eşleşmedi, yarın sabahtan tekrar tahlil alınacak, ücretsiz tabii. Biyopsi de yeniden bakılacak, kusura bakmayın.

Kapattı ve bir süre ekrana bakakaldı.

Ne oldu? dedi Serhat.

Sonuçlar karışmış, dediler, dedi Başını kaldırdı; evde çıt çıkmıyordu.

Yani? dedi Serhat. Yani aslında olmayabilir mi?

Başını yavaşça salladı Gülseren. Garip bir boşluk hissetti. Sanki acil alarm birden durmuştu ve sessizlikte, birbirlerine ne söylediklerini o an duydu.

Sabah tekrar laboratuvara gittiler. Gülseren, annesi ve babasını arabayla getirdi, Serhat otobüsle gelip kapıda buluştu. Kimse havadan sudan konuşmadı, espiri yapmadı. Sırada beklediler, hemşirenin isimleri okumasını dinlediler.

Baba kan verirken sessizce oturdu. Gülseren damara giren iğneye, tüpe dolan koyu kana baktı; bunun bir film değil, gerçek hayatları olduğunu, bir barkod hatasıyla bir haftalarının tepetaklak olabileceğini düşündü.

Sonuçlar iki gün sonra çıkacaktı. Bu sefer panik yoktu, sadece tuhaf bir sessizlik vardı. Anne daha çok oyalanıyor, sürekli ne isterlerse soruyor, çay yapıp duruyordu. Baba daha da içine kapanmıştı. Serhat ise kısaca Nasıllar? diye arıyordu, Gülseren de aynı kısalıkta cevaplıyordu.

Birbirlerinden bir özür beklediklerinin ama kimsenin dile getirmediğinin farkındaydı. Çünkü neden, hangi laf için ilk özürü isteyeceklerini bilemiyorlardı.

Sonunda hastaneden aradılar; dokular tekrar incelenmiş, kötü huylu bir süreç doğrulanmamıştı. Gülseren, İstanbul trafiğinde, Mecidiyeköyde sıkışmışken telefondaydı. Doktor önce ilk sonucun eksik numune ve barkod hatasıyla ilgisi olduğunu, şimdi altı ayda bir kontrolle izleme alınacağını söylüyordu.

Yani kanser yok? diye sordu sesi çatallanınca.

Şu an için kanser göstergesi yok, ama kontrol şart, dedi doktor.

Telefonu kapattı; direksiyona tutunup bir süre öyle kaldı. Arabalar korna çalıyordu, kimisi sollamaya çalışıyordu. Gülserenin yanaklarından yaşlar kendiliğinden aktı. Neşeden, sevinçten değil, günlerdir taşıdığı yük aniden indiği için.

Akşam ailecek toplandılar. Gülseren fırından hazır börek aldı; elleri titredigi için evde pişirecek hali yoktu. Serhat çiçekle geldi annesine. Baba, koltuğunda uzun yoldan dönenler gibi gözlerini evdekilere dikmiş oturuyordu.

Şimdi rahatça nefes alın, dedi Serhat gülümsemeye çalışarak.

Nefes almak kolay, dedi baba. Peki geri nasıl çekilir insan kendine?

Gülseren ona baktı. Sözlerinde sitem yoktu, sadece yorgunluk.

Baba, dedi, ben

Kelimeler düğümlendi. Eğer şimdi açıklamaya kalkarsa, yine ben elimden geleni yaptım, çok stresliydim diyecek ve aynı döngüye gireceklerdi. Farklı bir söz söylemeli, gerçekten hissettiğini.

Korktum, dedi sonunda. O yüzden yine herkese emirler yağdırdım, Serhata da patladım. Özür dilerim.

Serhat yere baktı.

Ben de, dedi. Ben de korktum. Kaçarak çalışmaya gömdüm kendimi. Pardon.

Annesi sessizce burnunu çekti, ama ağlamadı. Babasının elini tuttu yanına oturup.

Ben de, dedi annesi, sizin kötü olmayacağınızı düşündüm hep. Sırf kavga etmeyin diye, bir de kendim korkmayayım diye. Ama böyle yapınca siz de, ben de daha da uzak kaldık.

Baba annesinin elini sıktı.

İyi olmanıza gerek yok, dedi. Sadece yakında olun, hatta gerekirse susun. Yeter ki sebepler yüzünden birbirinizi kaybetmeyin.

Gülseren başını salladı. Çok derinlerde acı vardı çünkü o geçen günlerin hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağını biliyordu. Kaybolmak, her şeyi ben hallederim gibi laflar kolayca silinmezdi. Ama yine de bir adım atılmıştı: Artık gizleme değil, bir şeyleri konuşma ihtimali vardı.

Şöyle yapalım, dedi Gülseren. Bundan sonra bütün kararları tek başıma vermeyeceğim. Yardım etmek, yük almak istiyorsanız, siz de katılacaksınız. Serhat, babanın kontrollerinde haftada bir yanında olabilir misin, laf olsun diye sormuyorum; söz ver.

Serhat yutkundu, sonra başıyla onayladı.

Olurum. Çarşamba günleri tatilim, geleceğim.

Ben de, dedi annesi, her şeye yetişiyorum numarası yapmayacağım. Yorgunsam ya da hastaysam söyleyeceğim; sonra da kimseye patlamayacağım.

Babası baktı, minik bir tebessüm etti.

Kontrole de birlikte geliriz, dedi. Sonra yine bu yanlış anlamalar olmaz.

Ortama hafif bir huzur yayıldı; duyulmamış bir umut gibi. Ne kahkaha, ne bayram; daha çok bir ihtimal.

Yemekten sonra Gülseren annesine sofrayı toplamaya yardım etti. Tabaklar, su şırıltısı; peçeteyle ellerini sildi, kapıda durdu.

Anne, dedi usulca. Gerçekten başta olmak istemiyorum; sadece, eğer bırakırsam her şeyin dağılacağından çekiniyorum.

Annesi uzun uzun baktı ona.

Azıcık bırakmayı dene, dedi. Her şeyi bir anda değil. Biz de öğreniyoruz.

Başını salladı Gülseren. Koridora çıkıp paltosunu giydi, mutfağın ışığını kontrol etti, kapıyı kapattı. Merdiven boşluğunda bir an durdu, içerideki sessizliğe kulak verdi. Ne bağırış, ne tartışma; sadece konuşan sesler geliyordu.

Aşağıya inip arabasına binerken düşündü: Daha vakit varken bir gecelik bir telefon değilmiş. Aslında, korkudan iyice uzaklaşmadan konuşabilme, birbirine tutunma fırsatıymış. Ve bu fırsat artık kelimelerle değil, çarşamba günleri, ziyaretlerle, kısa ama içten itiraflarla tekrar tekrar sınanacakmış. Hakikaten de sadece çözüm değil, bağ kurmakmış önemli olan.

Rate article
Lifequest
Geç Kalmadan: Natalya bir elinde ilaç poşeti, diğerinde tıbbi dökümanlarla annesinin evinin kapısını kapatmaya çalışırken anahtarları düşürmemeye gayret ediyordu. Annesi inatla tabureye oturmamıştı, ayakta duramasa da. — Ben hallederim, — dedi annesi, poşete uzanarak. Natalya hafifçe, bir çocuğu ocaktan uzaklaştırır gibi omuzuyla engelledi. — Şimdi oturacaksın. Lütfen tartışma. Bu tonu kendinde sıkça yakalardı. Her şey darmadağın olurken en azından düzeni sıkı tutmak gerektiğinde çıkardı ortaya: belgelerin yeri, ilaç saatleri, kime ne zaman aranacak… Annesi bu tona kırılırdı ama ses etmezdi. Bu kez sessizlik daha ağırdı. Baba oturma odasında, pencere kenarında gömleğiyle, elinde kumanda, ama televizyonu kapalı, camın ötesine bakıyordu sanki. — Baba, — diye yaklaştı Natalya. — Doktorun yazdığı ilaçları getirdim. Bir de Tomografi için sevk var. Yarın sabah gidiyoruz. Babası başını usulca salladı, sanki evrak imzalıyor gibi dikkatliydi. — Gerek yok, — dedi, — ben giderim. — Sen tek başına mı gideceksin, — dedi annesi, sesini hemen yumuşatarak. — Ben de geliyorum. Natalya yine söylemek istedi annesinin hastaneye dayanamayacağını, tansiyonunu, yattığını ama belli etmediğini. Ama sustu. İçinde bir öfke kıpırdadı: Niye her şey yine onda, niye kimse olduğu gibi kabullenmiyor, gerekeni yapmıyor? Masaya evrakları yaydı, tarihleri kontrol etti, geçen hafta yapılan tahlilleri zımbaladı ve yine “sorumlu” rolüyle gelen yorgunluğu hissetti. Kırk yedi yaşındaydı, kendi ailesi, işi, oğlunun kredisi vardı, ama hep bir şey olunca ailenin başı o oluyordu, kimse seçmemiş olsa da. Telefon çaldı, Natalya poliklinik numarasını gördü. Mutfakta kapıyı çekerek açtı. — Natalya Hanım? — genç, resmî bir ses. — Ben onkoloji doktoruyum. Biyopsi sonuçlarına göre… “Biyopsi” kelimesini Natalya artık duymuştu, ama yine de her seferinde yabancı, kendilerine ait değilmiş gibi geliyordu. — …kanser ihtimali var. Acil ileri tetkik gerekli. Kolay değil biliyorum, ama zaman önemli. Natalya masanın köşesinden tutunmasa oturacaktı. Başında, istemediği görüntüler belirdi: koridorlar, serumlar, annesinin örtülü sırtı… Odadaki babasının öksürüğünü duydu ve o öksürük bir anda kanıt oldu. — Şüphe… — dedi tekrar. — Yani kesin değil ama… — Yüksek ihtimalden söz ediyoruz. Ertelemeyin, — dedi doktor. — Yarın erken saatte belgelerinizle gelin, kayıtsız alırım. Natalya teşekkür edip kapattı, birkaç saniye ocağa, kapalı gözle bakar gibi baktı, ne yapacağının tarifi orada var mı diye. Odaya dönünce annesi hemen sordu: — Ne oldu? Söyle. — Kanser şüphesi. Acil dediler. Annesi oturdu. Babasının yüzünde bir değişiklik olmadı, sadece kumandayı biraz daha sıkı tuttu. — Demek ki, — dedi babası sessizce. — Bu da oldu. Natalya, “Öyle deme”, “Daha belli değil” demek istedi ama söyleyemedi. Ailede pek çok şeyin, korkulan kelimeleri yüksek sesle söylememekle kırılgan dengeye tutunduğunu idrak etti. Şimdi kelime söylenmişti, duvarlar incelmişti. … Gecikmeden: Bir Türk Ailesinin Hastalıkla Sınavı, Kardeşlik ve Affetme Mücadelesi