İki Adam Yakanıza Dolanmasın
Yeter artık! Seçimini yap: ya ben, ya kardeşin ve o başıboş kızlarınız! Ne yüz buldunuz iyice! Önce akrabanı başıma sardın, şimdi de tanımadığım kadınlar… Güzel hayat doğrusu, maşallah!
Elif odanın ortasında ayakta, öfkesinden titriyordu. Tiksintiyle uzattığı elinde, yeni bulduğu bir delil vardı: yabancı bir ince çorap. Az önce yatağın altından çıkarmış ve hemen anlamıştı; bu kesinlikle kendisinin değildi.
Baran ise özür dileyeceğine ya da en azından bir pişmanlık göstereceğine, sanki Elif eve bir adam getirmiş gibi suratını buruşturdu. Sinirli, koridora doğru kaçamak bakışlar atıyordu.
Elif, yeter sinirlenme. Her şeye takılıyorsun, pireyi deve yapıyorsun, dedi Baran sabırsızca. O bizim misafirimiz. Benim kardeşim, ayrıca senin de kayınbiraderin. Bir kere kız arkadaşını getirmiş, kıyamet mi kopuyor?
Elif kıyamet koparmıyordu. Hissettiği şey farklıydı; soğuk, yapış yapış bir tiksinti. Sanki en sevdiği ayakkabısıyla yanlışlıkla lağıma basmıştı.
Baranın gözleri bir destek ararcasına koşuşturuyordu. O son altı ayda evi işgal eden kardeşi Selim ise, bırak destek olmayı, yerinden bile kıpırdamamıştı.
Burası benim evim ve yabancı istemiyorum, dedi Elif kelimeleri zoraki yutarak. Sinirini zar zor kontrol ediyordu. Bu arada kardeşin de dahil. Sen kendi evini al, isteyen orada yaşasın; isterse fili getir. Benimkini ise terk etmesini rica ediyorum.
Baran bu kez gerçekten şaşırmıştı ama Elife göre şaşıracak bir şey yoktu. Olan, yaşananların doğal sonucuydu.
Yahu Baran, hadi gidelim, diyerek Selim salondan seslendi, uyuşuk bir umursamazlıkla. Daha uygun bir ev buluruz, kafamız rahat olur. Kadın yükten düştü mü, gerisi kolay biliyorsun.
Baran, emir almış gibi davranışlarına sertlik kattı. Dolabın kapağını hızla açıp spor çantasına eşyalarını saçma bir aceleyle tıkıştırmaya başladı: t-shirtler, pantolonlar, şarj aleti, iç çamaşırı…
Elif, bu yaptığını pişman olacaksın, dedi eşyalarını toplarken. Senden başka kim bakar yüzüne…
Kapıyı öyle bir çarptılar ki, vitrindeki bardaklar zangırdadı.
Elif, ansızın kulakları çınlatan bir sessizlikte tek başına kaldı. O çorap elinde, yatağa çöktü. Nasıl böyle olmuştu? Ne zaman babaannesinden kalan o iki odalı ev, bir misafirhaneye dönüşmüştü?
…Elif Baranla iki yıl önce tanışmıştı. Bambaşka karakterlerdi. Elif; içine kapanık, mahcup, insanlarla iletişimde zorlanan, Baran ise yerinde duramayan, konuşkan ve gürültülü. Öğrenci olmalarına rağmen Baran takside çalışıp Elife çikolatalar getiriyor, şiirler okuyordu; arada bir restorana bile götürüyordu. Elife göre, büyük bir romantizmdi bu.
Birlikte yaşama teklifi de şüpheli bir hızla geldi: Sadece iki ay sonra.
Sensiz bir dakika bile dayanamam, Elif, diye mırıldanmıştı Baran ona sarılırken. Sadece seninle uyanmak, seninle uyumak istiyorum.
O zaman bu sözlere erimişti Elif. Fakat henüz bir yıl dolmadan gerçeği fark etti: Baran, gürültü yaptığı için kaldığı evden atılmış, apar topar bir yere taşınmak zorunda kalmıştı. Elif yine de, “Herkesin başına gelebilir böyle şeyler,” demişti kendine.
Başta ikisi, küçük dünyalarında huzurlu ve sade bir hayat sürdüler. Sabah Elif okula, akşam özel ders vermeye koşturup evin kaşını dolduruyordu. Baran da bir şekilde katkı sağlıyordu.
Ama iki yıl dolunca, üçüncü bir misafir evlerine daldı.
Baran, hani senin kardeşin üniversite sınavına girecekti. Çağırsak mı bir akşam, sonuçta kardeşin, demişti Elif bir gün.
O sırada Elif bilmiyordu ki, Selim geldikten sonra önce iki günde bir, sonra her gece ve en sonunda tamamen kalmaya başlayacaktı. Elif, misafirperver bir Türk kadını olarak sürekli sofra hazırlayıp, iki koca adama hizmet edecekti: bulaşık, çamaşır, yatak… Her şey tek başına Elife kalacaktı.
Üstelik Selim, gideceğim dediği üniversiteye de başvurmamıştı.
Selim, sen hani öğrenci olacaktın? Yurt çıkmadı mı? diye sordu Elif üç ay sonunda.
Ben kazanamadım, dedi Selim olağan bir yüz ifadesiyle. Seneye tekrar girerim.
O an Elifin içi karardı. Selimin ayrılmaya hiç niyeti yoktu. Neden gitsin ki? Bütün salon onun. Özene bezene yemek yapılıyor, temizlik, konfor… Onun tek görevi sabaha kadar uyumak, akşama kadar telefonda takılmak ve arada evden çıkmaktı.
Durum daha da kötüleşti; Baran, bir anda marketteki işinden istifa etti.
Müdür aklını oynatmış, dedi. Talepler sonsuz, maaş köle ücreti gibi. Taksiye geri dönerim, bu arada başka işler bakarım.
Ama iş aramalar uzadıkça uzadı. Taksiye haftada bir bile çıkmaz oldu. Artık Elifin evinde iki tane koca adam, bütün gün kanepede uzanıp yemekleri tüketiyordu. İkisi de Elifin sırtındaydı.
Ev bütçesi her ay daha da daralıyordu. Alınan yiyecek anında tükeniyordu. İki gün yetecek kadar yapılan köfte, akşamdan bitiyor, faturalar sürekli artıyor, Selim ve Baran ise durumu umursamıyordu.
Elif perişan hâlde eve gelip, mutfağı savaş alanı gibi buluyordu. Banyoda pis çamaşırlar yığılı, köşelerde toz topları…
Bir gün ilk defa itiraz etmeye kalkıştıysa da Baran onu ciddi ciddi kötü kalpli ilan etti:
Elif, ne abartıyorsun? Bir tabak çorbayı çok mu gördün kardeşime? Büyük şehirde tutunmaya çalışıyor, destek ol biraz. Sonuçta kadınsın, anlayışlı olman lazım.
Her seferinde Elifi açgözlü, huysuz olarak gösterip, susmasını sağladılar. Elif de gerginlikle, çekinerek tekrar ocağa geçti, tekrar tuvaleti temizledi, tekrar sustu… Herkesin zorlu zamanları olabileceğine inanarak, küçük huzuru bozmaktan korkarak.
Ama bir gün, işten dönüp sofrada üç kadeh ve ucuz bir şarap bulunca, içi cız etti. Hele yatak altında bulduğu çorap… Sabrı orada tükendi.
O gece, sessizlik son derece rahatsız ediciydi. Ne Selimin salon horultusu, ne Baranın mutfakta terlik sesi… O kadar alışmıştı ki, yokluğunda huzur bulamıyordu.
Ertesi sabah ise yalnızlığın korkusu yerini hafiflemeye bıraktı. Elif mutfağa girdi. Dün aldığı peynir yerindeydi. Meyve suyu pakedi doluydu. Kimse sütü şişesinden dikmemişti. Masada kırıntılar, bulaşık bıçak kalmamıştı. Sonunda evi yine Elifin, sadece ona ait olmuştu.
Yine de akşam olunca, hüzün ağır bastı. Elif, en yakın arkadaşı Sümeyyeye gitti. İçindekini dökmek istedi.
Saf Elif… dedi Sümeyye, ona sıcacık bir tebessümle. Onlar çatır çatır senin üzerinden geçindiler. Hatta şimdi yeni bir kadın bulmuşlardır, belki de o geceki kız. Ya Selim getirdi, ya Baran eğlenmek istedi, ne fark eder? Sen ise iki adam besliyordun. O kızın “hediyesi” sayesinde kurtuldun bu işten. Yoksa ömür boyu o yükün altında kalırdın.
Elif eve dönünce, öyle bir temizlik yaptı ki… Sadece tozu, kiri silmek değil aslında; eski yaşamına da, kendisine de veda ediyordu. Unutulmuş çoraplar, sigara kutuları, eski hediyeler… Hepsini çöp poşetine doldurdu. Çarşafları yeniledi, her yeri çamaşır sularıyla temizledi ve ancak o zaman içi ferahladı.
Ay sonu geldiğinde, Elif hesapları yaptı ve şaşkınlıkla gördü ki, artık kenara para koyabiliyordu.
Bir buçuk yıl sonra…
Elif değişmişti. Özel bir kolejde iş bulmuş, “Hayır” demeyi öğrenmişti. Artık herkesin gönlünü hoş edeyim diye uğraşmıyordu. Hayatına Mert girdi sonra. Mühendis, Eliften beş yaş büyük; kendi evi vardı, gerçi krediyleydi ama olsun. Elif hemen evini paylaşmaya razı gelmedi. Altı ay boyunca Merti gözlemledi; ancak o zaman eve biriyle taşınmaya evet dedi. Sonunda Elifin evi merkeze yakın olduğundan, birlikte yaşama kararı aldılar. Mert, kendi evini kiraya verip kredisini hızlandıracaktı.
Her şey yolunda giderken, bir akşam Mert telefondan başını kaldırıp konu açtı:
Elif, annem aradı bugün… Bir sağlık kontrolü gerekiyor. Bizim köyde zor, İstanbulda bir-iki hafta kalması gerekecek. Karşı çıkar mısın?
Elifin içi bir anda buz kesildi. Zihninde Selimin pişkin horultusu, Baranın mutfağa geliş gidişleri, evinde misafir olmuş hissi… Kalbi sıkıştı.
Merte baktı, cevabını bekliyordu. Şimdi karar anıydı, susacak mıydı, aşkı için katlanacak mıydı, yine kendini hiçe mi sayacaktı?
Elif derin bir nefes aldı, kalp çarpıntısını bastırmaya çalıştı.
Mert, dedi olabildiğince sakin Anneni çok severim, gerçekten, ama… benim bir prensibim var. Evde misafir ağırlamam, ne senin ailenden ne benimkinden. Burası bizim yuvamız. Kimse gece kalmaz, sadece ikimiziz. Lütfen yanlış anlama, bu benim kırmızı çizgim.
Kısa bir sessizlik oldu. Elif, içinde bir savunmaya geçti, sanki hemen suçlanacak, kapı çarpılacak diye korktu. Savunmasını hazırlamıştı.
Ama Mert sadece kaşlarını kaldırdı ve sakin bir şekilde başını salladı.
Hiç sorun değil, deyip telefonuna döndü. Anlarım. Sonuçta başka bir ev var; en kötü kliniğe yakın bir yer bulurum, herkes rahat eder.
Elif gözlerine inanamadı, derin bir nefes aldı.
Gerçekten bana kızmadın mı?
Mert gülümsedi, telefonunu bir kenara bırakıp Elife sarıldı.
Niye kızayım? Duygularını dürüstçe anlatman çok normal. Her zaman başka bir yol ya da anlaşma bulunur.
Elif gülümsedi ve başını Mertin omzuna yasladı. Artık sadece hayır demeyi bilmiyordu; kendisi olmayı başarmış, saygı gören bir kadın olmuştu. Bundan böyle, onun evine ve kalbine sadece gerçekten değer veren, kapıdan girmeden önce ayakkabısını silmeyi bilen insanlar girebilirdi.
Hayat birilerine kol-kanat gererken kendi hayatınızı ıskalamamakla ilgiliydi. Başkalarını mutlu ederken kendinizi unutmamayı, kendi evinizde de kendi kurallarınızı koyabilmeyi unutmamak gerek.




